Dilenci kız milyardere, “Annemin bu yüzüğü var,” dedi… ta ki…

Mavi Safirin Vaadi
Bölüm 1: Sessizliğin Satıldığı Yer
Madrid’in en pahalı restoranlarından biriydi burası; öyle bir yer ki tek bir tabak, bazı insanların bir aylık maaşından fazlasına gelirdi. Kapıdaki görevlinin bakışı bile fiyata dahildi sanki: ölçülü, soğuk, kusursuz. İçerideki sessizlik de öyleydi; gerçek bir sessizlik değil, paranın satın aldığı türden, herkesin birbirini rahatsız etmemek için değil, “buraya ait görünmek” için susmayı seçtiği bir sessizlik.
Elena Valverde o akşam yine her zamanki gibiydi: saçları kusursuz, giysisi kusursuz, yüzü “kontrol” kelimesini hatırlatacak kadar sakin. Sağ elinde, hiç çıkarmadığı yüzük vardı: beyaz altın ve platinden yapılmış, ortasında küçük ama göz alıcı bir mavi safir taşıyan bir yüzük. Yıllardır onunla birlikteydi; toplantılarda, cenazelerde, hastane koridorlarında bile.
Masasında oğlu Daniel vardı. Daniel de annesi gibi düzgün bir adam olmuştu: ölçülü konuşur, ölçülü güler, ölçülü kızardı. Ama Elena’nın kendisinde bile olmayan bir şey vardı onda: bir tür içten içe kırgınlık. Ne zaman aile konuşulsa, o kırgınlık bir gölge gibi masaya otururdu.
Elena, yeni bir yatırımın detaylarını anlatıyordu. Rakamlar, riskler, hisseler, uzun vadeli planlar… Daniel dinliyor gibi yapıyor, ama gözleri camdan dışarı kayıyordu. Elena cümlesinin ortasında restoranın havasının değiştiğini fark etti. Önce bir bakış; sonra fısıltılar; sonra kapı tarafında bir hareket.
İki güvenlik görevlisi hızlı adımlarla içeri giren birini durdurmaya çalışıyordu.
Bir kız çocuğu.
Çok küçük, çok zayıf, çok kirli. Elbiseleri soğuktan yıpranmış, saçları dağınık, yüzünde “buraya ait değilim” bilgisi vardı. Yine de yürüyordu. Masaların arasından geçerken tabaklara değil, insanlara değil… sanki bir şeyi arıyordu. Gözleri bir yerlerde sabitlenmiş gibiydi.
Elena’nın masasına geldiğinde durdu.
Daniel refleksle doğruldu. Güvenlik görevlileri bir adım daha attı. Elena’nın dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.
Kız çocuğu Elena’nın yüzüğüne baktı. Gözleri büyüdü. Sanki imkânsız bir şey görmüş gibi.
Ve yalnızca tek bir cümle söyledi:
“Annemde bunun aynısı var.”
Dünyanın bütün sesleri bir anda çekildi. Çatalın porselene çarpıp düşmesi bile, uzaktan gelen bir yankı gibi duyuldu. Elena’nın boğazında hava düğümlendi; kalbi, kontrol edemediği bir hızla atmaya başladı.
Çünkü bu yüzük… sıradan bir takı değildi.
Bu yüzük tekti.
Ve ona ait olan diğer yüzük, Elena’nın büyük kızı Laura’nın kaybolduğu gün kaybolmuştu.
On üç yıl önce.
Elena’nın gözleri kız çocuğunun yüzüne kilitlendi. O an, güç dediğiniz şeyin ne kadar zavallı olduğunu anladı. Para, bağlantılar, otorite… Hepsi, geçmişin ansızın gelip kapıyı çalması karşısında birer oyuncaktan farksızdı.
Elena sesini toparlamaya çalışarak sordu:
“Bunu… nereden biliyorsun?”
Kız çocuğu tedirgin bir şekilde güvenlik görevlilerine baktı. Sonra Elena’ya dönüp fısıldadı:
“Annem hep takıyor. ‘Kaybedersem ben de kaybolurum’ der.”
Elena’nın dizlerinin bağı çözüldü.
Daniel araya girdi:
“Anne, saçmalık. Sadece bir çocuk.”
Ama Elena için artık “sadece” diye bir şey kalmamıştı.
Elena eliyle güvenlik görevlilerine işaret etti.
“Dokunmayın.”
Sonra kız çocuğuna eğildi; sesini yumuşatarak:
“Adın ne senin?”
“Valentina.”
O isim Elena’nın göğsüne bir taş gibi düştü. Valentina… kalp gibi bir isim. Ya da bir kader gibi.
“Annen nerede, Valentina?”
Kız çocuğu dudağını ısırdı, gözleri doldu.
“Hastaydı. Evde.”
Elena’nın içinde bir şey çatladı. Yine de kendini topladı. Bu çocuk yalan söylüyor olabilirdi. Ama yüzüğün hikâyesini bilmezdi. O söz… o cümle… bir yerden gerçek kokuyordu.
Valentina, yırtık cebinden katlanmış, defalarca açılıp kapanmaktan köşeleri yıpranmış bir fotoğraf çıkardı.
“Annem bunu verdi. ‘Kimseye gösterme’ dedi. Ama senin yüzüğünü görünce… göstermezsem olmaz sandım.”
Elena fotoğrafı titreyen elleriyle aldı. Önce arkasına baktı. Yazı vardı. Solmuş ama okunuyordu.
“Her şey güvenli olduğunda döneceğim. Söz veriyorum. — Laura”
Elena’nın gözlerinden yaşlar kendiliğinden aktı. Nefesi kesildi. Fotoğrafı çevirdi.
Ve orada, yıllardır hafızasında canlı tutmaya çalıştığı yüz, yaşanmışlığın çizgileriyle daha yorgun ama tartışmasız şekilde aynıydı:
Laura.
Yanında da küçük bir kız; Valentina.
Elena dizlerinin üzerine çöktü. Restoranın bakışları, fısıltıları, utanç ihtimali… Hepsi silinmişti.
Elena, Valentina’ya baktı; sesi neredeyse bir dua gibiydi:
“Sen… benim torunumsun.”
Valentina geri çekilmek istedi ama Elena onu nazikçe kollarının arasına aldı. Bir şeyi çok sert tutarsa kaybolacakmış gibi… titreyerek.
Daniel’in yüzü kireç gibi oldu.
“Anne… bu gerçek mi?”
Elena başını kaldırdı. İlk kez bir iş insanı değil, bir anne gibi konuştu:
“Onu bulacağız. Şimdi.”
Ve o an, Elena Valverde’in hayatında yıllardır süren donmuş zaman tekrar akmaya başladı.
Bölüm 2: On Üç Yıllık Boşluk
O gece Elena’nın zihni, restoranın lüks ışıklarından kopup geçmişin karanlığına düştü. On üç yıl… bazı günler bir ömür kadar uzun, bazı günler bir göz kırpışı kadar kısaydı. Ama Laura’nın kaybolduğu gün, her zaman aynı keskinlikle oradaydı.
Laura, o gün Elena’nın ofisine gelmişti. Elena bir birleşme anlaşmasının ortasındaydı; telefonlar, toplantılar, e-postalar… Madrid’i bir satranç tahtası gibi görmeye alışmıştı. Her hamle hesaplı, her risk ölçülü.
Laura kapıda durmuştu. Kolları göğsünde çapraz, sesi titrek ama kararlı:
“Anne, konuşmamız lazım.”
Elena başını kaldırmadan:
“Şimdi olmaz, canım. Sonra.”
Laura bir adım atmıştı.
“Bu önemli. Bekleyemez.”
Elena o an bir toplantıya geç kalıyordu. Ve Elena, kontrol edebildiği şeyleri seçmeye alışkındı.
“Sonra, Laura. Söz.”
Laura bakışlarını yere indirmiş, belli belirsiz başını sallamış ve çıkmıştı.
Elena onu son görüşüydü.
Ertesi sabah Laura’nın odası boştu. Yatak bozulmamıştı. Telefon kapalıydı. İlk başta Elena “ergen kaçışı” sandı. Ama saatler geçti. Günler geçti. Polis geldi. Sorular, listeler, olasılıklar… Hepsi bir duvara çarpıp düştü.
Laura sanki buhar olmuştu.
Elena, polisin ötesine geçti. Özel dedektifler tuttu. Yurtdışına uzanan bağlantılar kullandı. Resmî olmayan insanları devreye soktu. Kimi zaman “belki” diye başlayan ipuçlarına milyonlar harcadı.
Hiçbir şey.
Ama bir ayrıntı, Elena’nın içine bir çivi gibi saplandı:
Laura kaybolduğu gün yüzüğünü takıyordu.
Elena’nın eşinin yaptırdığı iki yüzük… biri Elena’ya, biri Laura’ya. “Aynı halkada aynı vaadi taşıyın,” demişti adam. “Korunmak bazen metal değil, hatırlamaktır.”
Laura yüzüğünü severdi. “Bu beni güvende hissettiriyor,” derdi. “Sanki babam hâlâ burada.”
O yüzük bulunmamıştı.
Elena yıllarca şu düşünceye tutundu:
“Yüzük ortaya çıkmadıysa, Laura hayattadır.”
Umudun işkenceye dönüştüğü türden bir düşünceydi bu. Çünkü ölüm bir sonuçtu; kayboluş ise sonsuz bir soru işareti.
Daniel o yıllarda büyüdü. Kız kardeşinin adı evde yasaklı bir kelimeye dönüştü. Aile yemeklerinde iş konuşuldu; “Laura” konuşulmadı. Çünkü konuşmak acıyı çağırıyordu. Elena, acıyı çağırmayı zayıflık sayıyordu.
Yıllar geçti. Elena’nın imparatorluğu büyüdü. Ama evin içi küçüldü. Kahkahalar azaldı. Paylaşılan anlar kısaldı. Her şey “sonra”ya ertelendi. Tıpkı Laura’ya dediği gibi.
Ve şimdi, o ertelenmiş cümle on üç yıl sonra bir çocuğun ağzından Elena’ya dönmüştü.
“Annemde bunun aynısı var.”
Elena, o sözün ağırlığıyla arabaya bindiğinde, artık geçmişin karşısına bir iş kadını gibi çıkamayacağını biliyordu. Bu, pazarlık edilecek bir anlaşma değildi.
Bu, bir annenin borcuydu.
Bölüm 3: Şehrin Işığı Sönünce
Restorandan çıkışları bir kaçış gibi oldu. Elena, Valentina’yı üşümemesi için kendi paltosuna sardı. Kız çocuğu kumaşa tutundu; sanki kumaş değil de bir can simidiydi.
Elena kısık sesle sordu:
“Bir yerin acıyor mu?”
Valentina başını salladı.
“Hayır… sadece korkuyorum.”
Elena yutkundu.
“Ben de.”
Daniel ikinci araçtaydı; yanında iki güvenlik görevlisi. Araba hareket ederken Daniel, Elena’ya mesaj üstüne mesaj atıyordu:
Bu bir tuzak olabilir.
Polise haber verelim.
Anne dikkatli ol.
Elena hepsini görmezden geldi. Bu kez “dikkatli olmak” ile “geç kalmak” arasında seçim yapacaktı. Ve ona pahalıya patlayan, daha önce yaptığı seçimdi zaten.
Madrid’in şık caddeleri geride kaldıkça, şehrin başka bir yüzü ortaya çıktı. Binalar daraldı. Duvarlar kirliydi. Sokağın kokusu değişti: nem, kızarmış yağ, rutubet, eski kumaş.
Elena, Valentina’ya bakarak sordu:
“Burada mı yaşıyorsunuz?”
Valentina, bunu normal bir soruymuş gibi cevapladı:
“Evet. Sakin… kimseye tuhaf bakmazsan.”
Elena’nın içi acıdı. Bir çocuğun “sakinlik” tanımı “hayatta kalma kuralları”na bağlı olmamalıydı.
Eski bir apartmanın önünde durdular. Kapısı metaldi; paslıydı; açılırken canı yanıyormuş gibi gıcırdıyordu.
Valentina önden çıktı.
“Üçüncü kat. 302.”
Elena merdivenlere adım attığında kalbi kaburgalarına çarpıyordu. Her basamak bir soruydu:
Ya o değilse? Ya her şey yanlışsa? Ya yine geç kaldıysam?
Koridor karanlıktı. Zayıf bir ampul titriyordu. Valentina kapının önünde durdu, hafifçe tıklattı.
“Anne… ben geldim.”
Bir süre sessizlik.
Sonra içeriden sürünen adımlar. Kapı aralandı.
Elena, o aralıktan gördüğü yüzle yere çakılmış gibi oldu.
Laura.
Saçları uzamıştı, cildi solgundu, gözlerinin altı morarmıştı. Ama yüzün hatları, bakışın şekli… tartışmasız aynıydı.
Laura’nın ağzı açıldı ama ses çıkmadı. Sanki bir hayalet görmüştü. Gözleri Elena’nın yüzüğüne kaydı; sonra Elena’nın gözlerine.
“Anne…?” dedi fısıltıyla.
Elena’nın sesi kırıldı:
“Benim. Ben geldim.”
Laura bir adım geri çekildi. Eli duvara uzandı. Yüzündeki renk çekildi. Dizleri boşaldı.
Laura yere yığılırken Elena kapıyı itip onu kollarına aldı. Kızının bedeni fazla hafifti. Bu hafiflik, Elena’nın içindeki tüm taşları daha da ağırlaştırdı.
Valentina ağlamaya başladı:
“Anne!”
Daniel kapıda belirdiğinde, olduğu yerde dondu. Kız kardeşini görmek… on üç yılın bir anda yüzüne çarpmasıydı. Yaklaşmaya cesaret edemedi.
Elena bağırdı:
“Doktor çağırın!”
Güvenlik görevlilerinden biri telefonu çıkardı. Ama Laura gözlerini araladı, yavaşça nefes aldı. Elena’nın yüzünü buldu.
“Geldin mi gerçekten?” dedi.
Elena cevap veremedi. Sadece sarıldı. Sarılışı bir özür, bir yalvarış, bir “ben buradayım” cümlesiydi.
Laura başını Elena’nın omzuna yasladı. Yüzüğündeki mavi safir, yoksulluğun loşluğunda bile parladı. Elena onu gördü ve düşündü:
Bu taşlar… yıllardır birer işaret fişeği gibi yanmış. Ama ben doğru yere bakmayı bilmiyormuşum.
Bölüm 4: Laura’nın Sırrı
Laura kendine geldiğinde Elena ona su verdi. Daniel hâlâ kapının yakınındaydı; sanki adım atarsa zeminin çökeceğinden korkuyordu.
Elena, sesi titreyerek:
“Nasıl… nasıl bulduk seni?” dedi.
Valentina’nın fotoğrafı masadaydı. Elena işaret etti.
“Valentina sayesinde. Yüzüğümü gördü.”
Laura’nın gözleri Valentina’ya kaydı. Kızını gördüğünde yüzündeki yorgunluk bir anlığına yumuşadı. Sonra Elena’ya baktı.
“Bu yüzük… beni hayatta tuttu,” dedi. “Onu hiç çıkarmadım.”
Elena’nın boğazı yandı.
“Bizi neden aramadın?” dedi Daniel aniden. Sesi öfke ile acı arasında sıkışmıştı. “Seni yıllarca aradık.”
Laura gözlerini kapadı. Bir nefes aldı, sanki uzun zamandır söylemediği bir cümleyi ilk kez kuracaktı.
“Çünkü dönemezdim,” dedi. “Dönersem sizi tehlikeye atardım.”
Elena, keskin bir korkuyla:
“Kim? Ne tehlikesi?”
Laura konuşmaya başladı. Her kelime, uzun yıllar taşınmış bir yükün çıkarılışı gibiydi.
“On üç yıl önce… biriyle tanıştım. Bana kendimi… görünür hissettirdi. Evde görünmezdim ben. Senin yanında… hep bir toplantı, hep bir hedef, hep ‘sonra’ vardı. O adam bunu biliyordu.”
Elena’nın yüzü gerildi; suçluluk, her cümlenin altından fışkırıyordu.
Laura devam etti:
“Başta masum sandım. Sonra fark ettim… şirketle ilgili şeyler soruyordu. Senin anlaşmalarını, planlarını… beni kullandı.”
Daniel bir adım attı.
“Kimdi o?”
Laura, adını söylemek istemez gibi yutkundu.
“Bir grubun parçasıydı,” dedi. “Senin şirketinden bilgi almak istiyorlardı. Beni tuzağa düşürdüler. Sonra da… tehdit ettiler.”
Elena’nın içi buz kesti.
“Beni mi tehdit ettiler?”
Laura başını salladı.
“Seni, Daniel’i… herkesi. ‘Konuşursan anneni bitiririz. Kardeşini yok ederiz’ dediler. Ben… ben de kaçtım.”
Elena’nın sesi fısıltıya döndü:
“Bize söyleyebilirdin.”
Laura acı bir gülümseme ile baktı.
“Söylemeye geldim zaten,” dedi. “O gün ofisine girdim. ‘Konuşmamız lazım’ dedim. Sen ‘şimdi olmaz’ dedin. Sonra… sonra her şey hızlandı.”
Elena’nın gözlerinden yaş aktı. “Sonra” kelimesi, Elena’nın hayatında ilk kez bu kadar ağırlaştı.
Laura devam etti:
“Kaybolmak… benim seçimimdi. Kendimi sildim ki size dokunamasınlar. Dönmek istemedim sanma. Her gece düşündüm. Ama her gece… ‘ya onları da getirirsem’ diye korktum.”
Elena’nın içindeki iş kadını refleksi devreye girmeye çalıştı:
“Şimdi seni buradan çıkarırım. Hastane, koruma, yeni bir ev, her şey—”
Laura elini kaldırdı.
“Hayır,” dedi. Sesi sakin ama sertti. “Beni bir proje gibi çözme. Ben çözülmek istemiyorum.”
Elena durdu.
Laura gözlerini Elena’ya dikti:
“Ben… senin burada olmanı istiyorum. Sadece burada. Beni dinlemeni. Valentina’yı tanımanı. Ben konuşurken saatine bakmamanı. Beni… yine yanında olup da terk etmemen.”
Elena, farkında olmadan bileğine baktığını fark etti. Saat. Program. Toplantı. O alışkanlık, bir zehir gibi içindeydi.
Elena saatini çıkardı. Masaya koydu. Telefonunu sessize aldı. Çantasını bir kenara bıraktı.
Ve Laura’nın karşısına oturdu.
“Kalacağım,” dedi. “Bu kez gerçekten.”
O gece Elena, o dar apartmanda, yerde bir battaniyenin üzerinde yattı. Sokak sesi uyandırdı onu birkaç kez. Ama şikâyet etmedi. Çünkü o sesler, yıllardır ilk kez doğru yerde olduğunu söylüyordu.
Bölüm 5: Valentina’nın Dünyası
Sabah olduğunda Valentina sessizce kalktı. Annesinin yanına baktı; Laura uyuyordu. Sonra Elena’yı yerde, ince bir battaniyenin altında gördü.
Bir süre sadece baktı. O küçücük yüzünde bir soru vardı; sanki dünyanın bütün deneyimleri ona “insanlar gider” demişti.
Valentina, fısıltıyla:
“Sen… gidecek misin?” diye sordu.
Elena doğruldu. Yorgundu ama gözleri açıktı; gerçek bir uyanıklık.
Elena diz çöktü, Valentina’nın hizasına indi.
“Hayır,” dedi. “Gitmeyeceğim.”
Valentina’nın dudakları titredi.
“İnsanlar hep söz verir.”
Elena’nın içi sızladı. Çocuğun cümleleri bile büyüktü; çünkü çocukluğu küçük gelmişti ona.
Elena, yavaşça Valentina’nın elini tuttu.
“Ben… geç kaldım,” dedi. “Bunu biliyorum. Ama artık geç kalmayacağım. Söz.”
Valentina Elena’ya uzun uzun baktı. Sonra başını Elena’nın omzuna koydu. Ne tam bir sarılma, ne tam bir uzak durma… “belki” kadar bir yakınlık.
O gün Elena, Valentina’nın dünyasını gördü: köşesi yırtılmış defterler, eski kalemler, küçük bir plastik oyuncak bebek, iki tabak, bir tencere. Ama asıl gördüğü şey, o evin içinde dolaşan sürekli tetikte olma haliydi. Valentina sessiz yürüyordu. Kapıya her bakışında, “biri gelir mi?” endişesi vardı.
Daniel öğleden sonra tekrar geldi. Kapıdan içeri girdiğinde Valentina ona baktı, çekinerek.
Daniel, boğazını temizledi.
“Ben… Daniel,” dedi. “Senin… dayın oluyorum.”
Valentina gözlerini kırpıştırdı.
“Dayı ne yapar?”
Daniel şaşırdı. Sonra istemsizce gülümsedi.
“Bazen saçma şakalar yapar,” dedi. “Bazen de… yanında durur. Kimseye bir şey belli etmeden.”
Valentina’nın ağzı hafifçe kıvrıldı. Küçük bir gülüş. Daniel o gülüşü görünce bir an nefessiz kaldı; çünkü o gülüşte Laura’yı gördü. Kaybolan yılların içinde saklanmış bir benzerlik.
Elena bunu izlerken içinden şunu geçirdi:
Hayat bana geri vermiyor. Hayat bana ikinci bir şans uzatıyor.
Bölüm 6: Geçmişin Gölgeleri
Elena bir süre Laura’yı o evde bırakmadı. Hastaneye götürmek istediğinde Laura direnmedi ama şart koştu:
“Benim hızımda.”
Elena ilk kez “hız” kelimesini kendine karşı kullanmak zorunda kaldı. Yıllarca her şeyi hızla yapmıştı: anlaşmalar, büyümeler, krizler… Ama iyileşme hızlı bir şey değildi. Güven hızlı kurulmazdı. Affetmek, rapor formatında yazılmazdı.
Elena, avukatlarıyla konuştu, güvenliği ayarladı, ama bunları Laura’nın önünde bir zafer gibi sunmadı. Sessizce yaptı. Çünkü Laura’nın istediği şey “çözülmek” değil, “görülmek”ti.
Bir akşam Laura, elinde çay bardağıyla pencere kenarına oturdu. Elena karşısındaydı. Valentina uyumuştu. Daniel de salonda sessizce telefonuyla uğraşıyor gibi yapıyordu; aslında konuşulanları duyuyordu.
Laura, uzun bir sessizlikten sonra:
“Beni bulduğunuza sevindim,” dedi. “Ama korkuyorum da.”
Elena yumuşak bir sesle:
“Neden?”
Laura gözlerini Elena’ya çevirdi.
“Çünkü geri dönmek… sadece ev adresi değiştirmek değil,” dedi. “Ben on üç yıl boyunca başka biri oldum. Sen de… başka biri oldun. Biz… birbirimizi tanımıyoruz artık.”
Elena bunu inkâr edebilirdi. “Hayır, ben seni bilirim, sen benim kızımsın” diyebilirdi. Ama bu da eski Elena olurdu; gerçeği kendi konforuna göre düzeltmeye çalışan Elena.
Bu kez farklı yaptı.
“Evet,” dedi. “Bilmiyorum. Seni… kaçırdım.”
Laura’nın gözleri doldu. Elena devam etti:
“Ama öğrenmek istiyorum. Şimdi. Ne kadar sürerse sürsün.”
Laura, o cümlenin gerçekliğini tartmak ister gibi baktı. Sonra elini uzattı; Elena’nın elini tuttu. İki yüzük yan yana geldi. İki mavi safir, aynı ışığı tuttu.
Daniel araya girdi; sesi kırık:
“Bize bunu yapan adam… hâlâ var mı?”
Laura, başını eğdi.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ben kaçtım. O gruptan koptum. Ama… bazen birinin beni izlediğini hissettim. Belki paranoyaydı. Belki değildi.”
Elena o anda, on üç yıl önceki aramalarını hatırladı. Bazı ipuçları, birden “anlamsız” olmaktan çıktı. Bazı duvarlar… aslında bilerek örülmüş olabilirdi.
Ama Elena korkusunu dışarı vurmadı. Laura’nın yanında korkusunu bir silah gibi kullanmak istemiyordu.
Sadece şunu söyledi:
“Artık yalnız değilsin.”
Ve ilk kez bu cümle, bir slogan gibi değil, bir hayat düzeni gibi durdu.
Bölüm 7: Eve Dönüş, Yeni Bir Ev
Günler haftalara döndü. Elena, Laura’yı ve Valentina’yı kendi evine hemen taşımadı. “Eve dönmek” denen şeyin, geçmişi üst üste koymak olmadığını anlamıştı. Önce Laura’nın belgeleri düzenlendi, sağlık kontrolleri yapıldı, Valentina okula yazdırıldı.
Valentina ilk okul gününde Elena’nın elini çok sıkı tuttu.
“Beni bırakacak mısın?”
Elena diz çöktü.
“Ben seni bırakmayacağım,” dedi. “Ama sen sınıfına gireceksin. Çünkü senin hayatın da büyüyecek.”
Valentina gözlerini kırpıştırdı.
“Büyümek… korkutucu.”
Elena başını salladı.
“Bazen. Ama birlikte korkarsak daha az acıtır.”
Valentina kapıdan içeri girdiğinde Elena, yıllardır hissetmediği bir tür gurur hissetti. Bu gurur, şirketin büyümesinden gelen gurur değildi. Bu, bir çocuğun adım atabilmesinden doğan gururdu.
Daniel de değişmeye başladı. Başta uzak duruyordu. Sonra hafta sonları uğramaya başladı. Valentina’ya çizim defteri aldı. Laura’ya “ister misin?” diye sorarak yardım etmeyi öğrendi. Elena ise bütün bu değişimleri izlerken şunu fark etti:
Daniel’in soğukluğu, karakter değil; bir savunmaydı. Laura’nın kayboluşu, onun içinde de bir şeyleri dondurmuştu. Şimdi o buz çözülüyordu.
Bir gün parkta üçü yan yana otururken Valentina bileklik yapıyordu. İplerden, küçük boncuklardan. Elena’nın yüzüğüne baktı.
“Annemde de aynısı var,” dedi gururla. “İkisi de mavi.”
Elena bir an durdu. O cümle, ilk söylendiğinde dünyayı yıkmıştı. Şimdi aynı cümle… dünyayı kuruyordu.
Elena, gözleri dolarak güldü.
Laura da Elena’nın eline baktı.
“Ben yıllarca bunun koruma olduğunu sandım,” dedi. “Meğer bu… bir sözmüş.”
Elena, yüzüğündeki safire bakarak cevapladı:
“Evet,” dedi. “Ve sözler… tutulursa gerçek olur.”
Valentina, iki kadının arasına sokuldu.
“Ben de söz verebilir miyim?” diye sordu.
Laura gülümsedi.
“Elbette.”
Valentina ciddi bir yüzle:
“Ben büyüyünce… kimseyi kaybetmeyeceğim,” dedi.
Elena o anda, kalbinin tam ortasında bir sızı hissetti. Ama sızı artık ceza değildi. Bir hatırlatmaydı. Bir uyarı. Bir yol haritası.
Elena, Valentina’nın saçlarını okşadı.
“Kaybetmemek için,” dedi, “bazen önce kalmayı öğrenmek gerekir.”
Bölüm 8: Kalanların Hikâyesi
Elena, şirketine geri döndü. Ama aynı Elena olarak değil. Toplantılar yine vardı. Rakamlar yine vardı. Riskler yine vardı. Fakat Elena artık şunu biliyordu:
Dünyayı kontrol etmek, sevdiklerini korumaz.
Sevdiklerini koruyan şey, yanında durabilmektir.
Laura, yavaş yavaş kendine geldi. Zaman zaman kabuslarla uyandı. Bazen bir kapı sesiyle irkildi. Ama Elena artık “bunu çözeriz” demek yerine “buradayım” diyordu. Ve o cümle, her defasında yeni bir tuğla koyuyordu güven duvarına.
Daniel bir akşam Elena’ya sessizce sordu:
“Anne… Laura gelmeden önce sen… mutlu muydun?”
Elena uzun süre cevap vermedi. Sonra dürüstçe:
“Başarılıydım,” dedi. “Ama mutlu… değildim.”
Daniel başını salladı.
“Ben de,” dedi.
O cümle, evin içinde yıllardır dolaşan soğukluğu bir anda görünür yaptı. Elena, Daniel’in omzuna elini koydu.
“Bunu da öğreneceğiz,” dedi. “Mutlu olmayı.”
O gece, Elena yatmadan önce yüzüğünü çıkarmadı. Hiç çıkarmamıştı zaten. Ama ilk kez yüzüğe “kayıp” diye bakmadı. “Dönüş” diye baktı. “Söz” diye baktı.
On üç yıl önce Laura kaybolmuştu. Ama asıl kaybolan, Elena’nın anneliğinin içindeki “şimdi”ydi. Hep sonra demişti. Şimdi ise “şimdi” diyordu.
Ve bazen, hayat insanı cezalandırmak için değil, eğitmek için bekletirdi.
Bir restoranda, lüksün içinde, kirli bir kız çocuğu çıkagelir… bir yüzüğü işaret eder… tek bir cümle söyler… ve geçmişin kapısı yeniden açılırdı.
Elena Valverde, o kapıdan bu kez kaçmadı.
İçeri girdi.
Kaldı.
Ve mavi safirin vaadi, nihayet gerçek oldu.