Her şeyi oyun sanıyordum |Duygusal hikayeler
.
.
Benim adım Zeynep. Şu an 20 yaşındayım ama içimde hâlâ o sekiz yaşındaki küçük kızın sesi yankılanıyor. O küçük kız ki, sessizce ağlayan, kimseye anlatamayan, dünyası bir anda kararan… O küçük kızın yaşadıkları, benim hayatımın en karanlık sayfaları oldu.
Biz dört kişilik bir aileyiz; annem, babam, ben ve abim. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir evdi bizimki. Akşam yemeklerinde televizyon açıktı, sofrada çok konuşulmazdı. Babam sessiz, annem ise yorgun bir kadındı. Ben yine de ailemi severdim. Ta ki güvenin ne demek olduğunu unuttuğum güne kadar.
Abim benden beş yaş büyüktü. Mahallede herkes onu severdi. Okulda başarılıydı, annem hep onu överdi. “Bak abini örnek al,” derdi bana. Ben de alırdım. O ne dese yapardım. Oynayalım dediğinde oynar, sustuğunda susardım.
Bir gün annem pazara gitmişti, babam işteydi. Abim odama geldi ve “Sana yeni bir oyun öğreteceğim,” dedi. Çocuk aklımla heyecanlandım. Oyun sevmez mi çocuklar? Ama bu oyun farklıydı. Başta anlamadım. Ne olduğunu çözemeden bitti. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum ama abim “Bu ikimizin sırrı,” deyince bir şey diyemedim.
Sonra bu oyunlar tekrar etmeye başladı. Her yalnız kaldığımızda ve ben yavaş yavaş içimde bir tuhaflık hissetmeye başladım. Gittikçe daha çok korkmaya, utanmaya başladım. O zamanlar bunun adını koyamıyordum ama içimde bir şeyler kırılıyordu.
Bazen bana çikolata getirirdi. “Bak seni seviyorum,” derdi. Kafam karışırdı. Hem beni seviyordu hem de bu oyunları oynuyordu. Sevgi buysa ben sevilmek istemiyordum ama sustum.

Bir gün cesaretimi topladım, anneme söyleyecektim. Ama abim gece yatağıma gelip kulağıma fısıldadı: “Söylersen seni kimse sevmez. Hem beni de hapse atarlar. Ailemizi yıkarsın.” Bu sözler beynime kazındı. Ben sustum. Geceleri başımı yorganın altına gömüp ağladım. Sabahları aynaya kendime bakamadım. Ne olmuştu bana? Neydi bu oyun? Neden kimse anlamıyordu?
Zamanla kendimi suçlamaya başladım. Belki ben abimi yanlış anlamıştım. Belki büyütüyordum her şeyi. Ama kalbimin bir köşesi hep fısıldıyordu: “Zeynep, bu doğru değil.” Ve ben o fısıltıyı yıllarca bastırdım, içime attım. Çünkü o evde konuşmak yoktu.
Görünmeyen yaralarla yaşamayı öğrendim ama hiçbir yara sonsuza kadar gizli kalmaz. Benim hikayem işte böyle başladı. Bir oyunla ve o gün çocukluğumu kaybettim.
Yıllar geçtikçe içimde taşıdığım sessizlik büyüyordu. On yaşındaydım, sonra on iki, sonra on beş. Her yaşımda biraz daha fazla fark ettim yaşadıklarımın ne kadar korkunç olduğunu. Artık o oyun sandığım şeylerin oyun olmadığını çok net biliyordum.
Ama o yıllarda öğrendiğim en büyük şey şuydu: Sessizlik bazen çığlık atmaktan bile daha çok can yakar.
Abim artık adını bile söylemek istemiyorum. Beni küçücük bir çocuğun taşıyamayacağı bir yükle baş başa bıraktı. İlk başta beni kandırmıştı. Oyun diyerek başladı her şey. Güya sırlarımız olacaktı. Ben de bir çocuğun saflığıyla inandım.
Ama sonra işler değişti. Onun gözlerinde gördüğüm şey bir abinin bakışı değildi. Ve bunu fark ettiğimde her şey için çok geçti.
Ergenliğe girmemle birlikte bedenimdeki değişimlerin yanında ruhumda da depremler yaşanıyordu. O bana dokundukça ben kendimden iğrenmeye başladım. Aynaya her baktığımda gördüğüm kızdan nefret ettim. Belki ben sebep oldum dedim. Belki yanlış bir şey yaptım.
Korkunç olan neydi biliyor musunuz? Kendi suçum gibi hissetmek.
Her gece yastığıma başımı koyduğumda dualar ettim. “Allah’ım ne olur beni al yanına.” Ama sabahlar geldi. Ben hep kaldım. Her gün yeni bir işkenceydi.
Ailemin haberi var mıydı bilmiyorum. Belki göz yumdular, belki görmek istemediler. Çünkü abim hep dışarıda övgüyle anlatılan akıllı, efendi çocuktu. Ben ise içine kapanık, sessiz bir kızdım. Kim bana inanırdı ki?
On beş yaşımdaydım. İlk kez cesaretimi topladım. Ama annem ne diyeceğimi anlayınca beni döverek susturdu. Bana inanmadı. Abime iftira attığımı düşündü.
Abim beni tehdit etmeye başlamıştı o yıllarda. “Eğer birine söylersen seni kimse istemez. Tüm mahalle seninle alay eder. Teyzem bile seni kapıdan içeri almaz.” Ve ben inandım. Çünkü çocukken bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp da yalan söylediğini anlamak zordur.
Korku öyle bir şey ki zamanla seni sen olmaktan çıkarıyor. Her gün biraz daha silindim. Okuldaki arkadaşlarım artık beni neşesiz buluyordu. Artık konuşmuyordum, gülmüyordum. Derslerime odaklanamıyordum.
İçimde büyüyen bir karanlık vardı ve kimse bunu fark etmiyordu.
Derken bir gün regl olmadım. O zaman on sekiz yaşındaydım. Bir hafta geçti, sonra bir ay. Ne olduğunu anlayamıyordum. Yorgundum, midem bulanıyordu, korkudan yerimde duramıyordum.
İnternette biraz araştırma yapınca gebelik testi yapmaya karar verdim ve testin sonucu pozitif çıktı.
Hamileydim.
O an dünya başıma yıkıldı. Artık geri dönüş yoktu. Sustuklarım değil, söylediklerim olay olacaktı. Ama bir can taşıyordum.
İşte o an içimdeki çığlık gerçek sese dönüştü. Artık susamazdım. Çünkü sadece kendimi değil, o çocuğu da korumam gerekiyordu.
Ama hala bilmiyordum. Gerçekleri söyledikten sonra başıma gelecek olanlar sessizlikten bile daha acı olacaktı.
O testin sonucunu gördüğüm an dizlerimin bağı çözüldü. Banyoda elimde iki çizgili testle yere yığıldım. Kafamdan binlerce soru geçiyordu ama içimde tek bir his baskındı: Korku.
Hamileydim. Ve babası abimdi.
Bunu nasıl anlatabilirdim? Kime anlatabilirdim? İnsanlar ne düşünürdü? Ailem, mahalle, okul… Hepsinin tek bir cevabı olurdu: Ben suçluydum.
İçimde ne fırtınalar koptuğunu, ne kadar sustuğumu, kaç kere gece boyunca ağladığımı kimse sormazdı. Sadece “Nasıl olur da kendi abisinden hamile kalır?” derlerdi.
Ama artık susamazdım. Midemdeki bulantılar artıyor, bedenim değişiyordu. Okulda bayıldım bir gün. Rehber öğretmenim Zeynep, “Ciddi bir şey mi var?” diye sorduğunda artık dayanamadım.
Gözyaşlarım kendiliğinden aktı. Boğuk sesimle “Ben hamileyim,” diyebildim sadece.
Onun yüzündeki şaşkınlığı unutamıyorum. “Kaç yaşındasın sen, Zeynep?” dedi. Sanki bilmiyormuş gibi.
Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Hastaneye götürüldüm. Yaşım, hamilelik, soruşturma… Ve en sonunda bana çocuğun babasının kim olduğu soruldu.
Sustum önce çünkü hala korkuyordum. Ama sonra öğretmenim sessizce elimi tuttu.
“Zeynep, seni koruyabilmem için bilmem gerekiyor. Artık korkma,” dedi.
Ve ben ilk defa kendimi biraz güvende hissettim.
“Abim,” dedim. Çocuğun babası onun.
O anki sessizliği tarif edemem. Sanki dünya durdu. Kadının gözleri doldu ama bana gözyaşlarını göstermemeye çalıştı. Beni korumaya çalışıyordu. İlk kez biri gerçekten yanımdaydı.
Olay aileme bildirildi. Eve döndüğümde annemin gözleri çakmak çakmaktı.
“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi bana. “Utanmıyor musun böyle bir iftirayı kardeşine atmaya?”
Babam hiç konuşmadı. Sadece baktı. Sanki artık ben onun kızı değildim.
Abim hiçbir şey olmamış gibi odasında oturuyordu. Hatta bana göz kırptı.
Delirecek gibi oldum. O an bağırmak istedim. İşte bu adam beni yıllarca mahvetti.
Ama annem beni susturdu: “Bizi rezil ettin,” dedi.
Evde herkes susmuştu ama sanki ben bağırıyordum. Gerçekleri haykırdıkça daha çok suçlu oldum.
Mahalleye haber yayıldığında herkes beni konuşuyordu. “Kesin kız isteklidir. Bu zamanda çocuklar çok bozuldu zaten,” dediler.
“İftira olabilir mi?” Kimse kocaman sessizliğimin arkasındaki çığlığı duymadı.
Okuldan uzaklaştırıldım. Hastaneye gidişim bile fısıltılarla izlendi. Herkesin gözü üzerimdeydi ama kimsenin eli omzumda değildi.
Sadece bir kişi vardı: Teyzem, annemin kız kardeşi.
Yıllardır görüşmezdik ama haberi duyunca beni aradı.
“Zeynep, ben sana inanıyorum,” dedi. “Hazırsan seni yanıma alayım.”
O an ne kadar ağladığımı hatırlamıyorum.
Birinin bana inanması, beni suçlamaması, bana bir yer açması… İşte ilk kez yeniden insan gibi hissettim.
Teyzemin yanına taşındım. Karnım büyüyordu. Her sabah onun yaptığı çayı içerken içimden “İyi ki varsın,” diyordum.
Ama geceleri yine de ağlıyordum. Çünkü içimdeki bu yük sadece fiziksel değildi. Bu çocuk beni yıllarca susturan bir geçmişin iziydi.
Ama bir yandan da o çocuğun suçu yoktu. Belki de bu dünyada sevgiyle büyütülürse bir umut ışığı olabilirdi.
Teyzemin evine taşındığımda karnım yeni yeni belirginleşiyordu. Dışarı çıktığımızda insanlar hâlâ fısıldaşıyor, arkamdan bakıyordu. Ama artık her bakışa cevap verecek halim yoktu.
Teyzem beni hiçbir zaman sorgulamadı. “Neden sustun? Nasıl oldu?” demedi. Sadece sarıldı.
Her sabah bana çay koydu, her akşam başımı okşadı. Ben de ilk kez birinin yanında tam anlamıyla ağladım. Çığlık atmadan sessizce döktüm içimi.
Geceleri karnıma dokunup konuşmaya başladım.
“Senin suçun yok,” dedim. “Senin annen ben olacağım. Seni koruyacağım. Bize ne yaparlarsa yapsınlar, ben seni bırakmam.”
Aylar geçti. Doğum yaklaşırken hastaneye gitmem gerekiyordu ama çok korkuyordum. Beni yine suçlayacaklar mı diye.
Teyzem elimden tuttu: “Zeynep, sen artık sadece bir kurban değilsin. Sen bir annesin. Bir savaşçısın.”
Bu sözler beni ayağa kaldırdı.
Doğum günü geldiğinde sancılar başladı. Her yerim titriyordu. Teyzem ambulans çağırdı.
Yolda bir hemşire, “Yaşın kaç tatlım?” diye sordu. Gözlerim doldu.
“17,” dedim.
Bir an durdu. Sonra elimi sıktı. O küçücük temas bile o an bana çok şey ifade etti.
Doğum çok zor geçti. Sanki bedenim yıllarca içime bastırdığım acıları şimdi çıkarıyordu. Her sancıda sadece fiziki değil ruhum da parçalanıyordu.
Ama sonunda o ağlayış duyuldu. Minicik, pembe yanaklı bir kız.
Gözleri kapalıydı ama sesi öyle güçlüydü ki, o an ağlamaya başladım. Hayır, acıdan değil, umuttan.
Kucağıma verdiklerinde önce bakmaya korktum. Ya yüzü abime benziyorsa? Ama sonra gözlerini açtı.
O gözlerde ne abim vardı, ne annem, ne babam. Sadece ben vardım.
O benim bir parçamdı. Benim kalbimden, benim ruhumdan doğmuştu.
Adını Elif koydum.
Taburcu olduktan sonra Elif’i geceleri emzirirken ona masallar anlatıyordum. Gerçekleri unutturacak kadar güzel yalanlar.
Çünkü o hak ettiği masumiyeti yaşamalıydı.
Kendime söz verdim. Ne olursa olsun bu çocuğun önünde dimdik duracağım.
Eğitimime dışarıdan devam etmeye başladım. Teyzem destek oldu. Geceleri ders çalıştım, gündüzleri Elif’le ilgilendim.
Yoruldum. Evet. Bazen pes etmek istedim. Ama her sabah Elif’in yüzüme gülümsemesi bana yeniden nefes aldırdı.
Yıllarca susturulan kız gitmişti artık. Yerine, geçmişi ne kadar karanlık olursa olsun ışığını içinde bulan genç bir anne vardı.
Ve ben o ışıkla artık yalnızca kendim için değil, Elif için de var olmaya karar verdim.
Elif büyürken ben de büyüdüm aslında. Her anne değişiyle biraz daha güçlendi. Her gülümsemesinde biraz daha iyileştim.
Artık sadece hayatta kalmaya çalışan bir kız değildim. Yaşamak isteyen bir kadındım.
Kendim için, Elif için. Hatta geçmişte sesi çıkmamıştı Zeynepler için.
Teyzem bize hem anne hem baba oldu. Kendi çocukları gibi sahiplendi bizi.
Elif’in ilk doğum günü pastasını birlikte yaptık. İlk adımını birlikte alkışladık.
Yıllar geçti. Artık Elif anaokuluna gidiyordu. Ben ise liseyi dışarıdan bitirmiş, sonra anaokulu öğretmenliği bölümünü tamamlamıştım.
Bir kreşte işe başlamıştım. Çocuklarla ilgilenmek, onları korumak bana kendimi tamamlanmış hissettiriyordu.
Belki de içimdeki çocuk hâlâ sarılmak istiyordu. Ben başkalarına sarılarak kendimi iyileştiriyordum.
Bir gün kreşte bir adamla tanıştım. Sınıf annelerinden birinin kuzeniydi. Adı Emre’ydi.
Sessiz, nazik, dikkatliydi. Ben onun yanında susmadan durabiliyordum.
Ve bu benim için çok yeniydi. Çünkü yıllarca sessizlik içinde boğulmuştum.
Aylarca arkadaş kaldık. Sonra bir gün birlikte kahve içerken bana baktı ve “Sen çok güçlü bir kadınsın, Zeynep,” dedi.
Dona kaldım. Hiç kimse bana böyle bir cümle kurmamıştı.
Güzel ya da acınacak biri değil, güçlü.
İlk kez geçmişimi anlatırken utanmadım. Her detayı bilmesine rağmen elimi bırakmadı.
Ve biz evlendik.
Kapanışta tek bir cümle söylemek istiyorum: Beni susturdular ama içimdeki ışığı asla söndüremediler.