Kısırlık Yüzünden Satıldı, Oduncu Sahiplendi

TOPRAĞIN VE RUHUN ÇİÇEKLENİŞİ: MABEL’İN HİKAYESİ
Bölüm 1: Tozlu Meydanın Utancı
Bahar rüzgarı, Cross Hollow kasabasının pazar meydanına gübre, duman ve taze biçilmiş ot kokusu taşıyordu. Ancak 22 yaşındaki Mabel için bu koku, ciğerlerini yakan bir zehirden farksızdı. Meydanın ortasında, tozun içinde sendelerken dizlerindeki acıyı hissetmiyordu; asıl acı, kalbinin derinliklerine saplanan o keskin utançtı.
Babası Barns, bir zamanlar saygın bir sığır tüccarıyken, şimdi kumar borçları ve alkolün pençesinde hırçınlaşmış, ruhu kararmış bir adamdı. Mabel’i kolundan tutup kalabalığın önüne ittiğinde gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu. “Bakın ahali!” diye kükredi Barns. “Bir sığırın yarı fiyatına! Yemek yapar, dikiş diker, ağzını açmaz. Tek kusuru içi; kurumuş bir ağaç gibi, meyve vermiyor. Ama geri kalan her işe yarar!”
Mabel’in yanakları yanıyordu. Zihninde, gelinliğinin üzerinden yırtılarak alındığı o karanlık gece canlandı. İki yıl boyunca eski kocasının evinde her gece dua etmiş, ebenin verdiği her acı otu yutmuş, her çareye başvurmuştu. Ama rahminden bir hayat filizlenmemişti. Kocası, “çatlak bir kap” dediği Mabel’i, daha genç ve “beş oğlan doğuracağım” diye vaatler veren bir kızın geldiği gün kapı dışarı etmişti. Şimdi ise kendi babası onu bir mal gibi pazarlıyordu.
Kalabalıkta bir sessizlik oldu. Erkekler arsızca sırıtırken, kadınlar fısıldaşıyordu. Çocuklar ise annelerinin önlüklerinin arkasına saklanmış, bu tuhaf sahneyi izliyordu. “Kimse yok mu?” diye bağırdı Barns tekrar. “22 yaşında, dişleri sağlam, sadece… bozuk işte!”
Tam o sırada kalabalık ikiye ayrıldı. Ağır ve kararlı adımlarla bir adam öne çıktı. Uzun boylu, geniş omuzlu, elleri işten dolayı nasırlıydı. Gömleği reçine ve talaş lekeleriyle doluydu. Şapkasının gölgesi yüzünü saklıyordu ama çenesi güçlü ve sabitti. Bu, kasabanın uzağında yaşayan oduncu Silas’tı. Silas hiç konuşmadı. Paltosunun içinden eski bir deri kese çıkardı ve masanın üzerine fırlattı. Paraların şıngırtısı alaycı gülüşleri anında kesti.
Barns paraları iştahla sayarken sırıttı: “Geri iadesi yok oduncu, emin misin?” Silas, Mabel’e bir an olsun bakmadı. Sadece Barns’a dönüp buz gibi bir sesle, “Artık yargılanmayacak,” dedi. “Söylediğin tek şey bu olsun.”
Mabel, Silas’ın peşinden tozlu yola koyulurken, arkasında bıraktığı tek şey annesinin hatırasını taşıyan küçük bir madalyon ve bir çift eski ayakkabıydı. Yeni bir hapishaneye mi gidiyordu yoksa bu bir kurtuluş muydu? Bilmiyordu. Sadece Silas’ın katır arabasına bindiğinde, ona uzatılan suyun tadının teneke ve sessizlik gibi olduğunu hatırlıyordu.
Bölüm 2: Dört Küçük Vahşi ve Çam Kokulu Kulübe
Yol boyunca hiç konuşmadılar. Bozkır, ucu bucağı görünmeyen bir gökyüzünün altında uzanıp gidiyordu. Mabel ara sıra yan gözle Silas’a bakıyordu. Yüzü yıpranmıştı ama yaşlı değildi; belki otuzlarındaydı. Başparmağındaki derin bir kıymık izi ve parmak boğumlarındaki nasırlar, onun hayatının ne kadar zor geçtiğinin kanıtıydı.
“Neden?” diye fısıldadı Mabel sonunda, rüzgar sesini bastırmasın diye. “Neden beni aldın?” Silas dizginleri tutarken bakışlarını yoldan ayırmadı. “Dört çocuk,” dedi düz bir sesle. “Anneleri yok. Kibar yollarla bir tane bulacak zamanım da yok. Sadece acımasız olmayan birine ihtiyacım vardı. Bu yeterli.”
Vardıkları kulübe, çam ve kavak ağaçlarının arasına gizlenmiş, sanki topraktan kendiliğinden bitmiş gibi duran mütevazı bir yapıydı. Sundurması sarkıyor, çatısı hayvan derileriyle yamalanmış görünüyordu. Kapısı yoktu; sadece ağır bir battaniye girişi kapatıyordu. İçerisi eski ekmek, çam reçinesi ve çocuk çorapları kokuyordu.
Dört çocuk, birer yavru köpek gibi vahşi ve şüpheci gözlerle Mabel’i süzdüler. En büyüğü Josaya, kısılan gözleriyle onu test ediyordu. Ortancalar gürültücüydü, kız olan Hannah babasının paçasına yapışmıştı. En küçükleri Benji ise henüz yürümeye yeni başlıyordu. Silas çocuklara, “Bu bayan Mabel,” dedi. “Bizimle kalacak.”
Mabel için ilk günler bir imtihandı. Odun sobasında su kaynatırken elleri titriyor, ekmeği kabarmayınca sessizce ağlıyordu. Bir öğleden sonra, bir tencere yahniyi yere düşürdüğünde korkuyla büzüldü. Eski evinde olsa bu bir tokatla sonuçlanırdı. Ama Silas sadece içeri girdi, tencereye baktı ve “Yahni,” dedi. “Döküldü. Yenisini yaparız.” Öfke yoktu. Hayal kırıklığı yoktu.
O gece Mabel, çocuklara bir ninni mırıldanmaya çalıştı. Sesi sönmekte olan bir mumun fitili gibi titriyordu. Ama Hannah’ın elini tutmasıyla, kalbindeki o taşlaşmış kederin ilk kez hafiflediğini hissetti.
Bölüm 3: Ateşle Gelen Bağ
Bir gece yarısı, dondurucu bir fırtına kulübeyi sarsarken Hannah ateşe yakalandı. Kızın sayıklamaları ve titremeleri Silas’ı çaresiz bırakmıştı. Odun kesmeyi, kurtlarla boğuşmayı bilirdi ama bir çocuğun sönen ferini geri getirmeyi bilmiyordu.
Mabel hemen harekete geçti. Söğüt kabuğu kaynattı, nane yapraklarını ezdi. Kızın alnına serin bezler koydu ve gece boyunca kulağına masallar fısıldadı. Şafak söktüğünde Hannah gözlerini açıp krep istediğinde, Silas kapı eşiğinde durmuş, Mabel’e sanki kutsal bir varlığa bakıyormuş gibi bakıyordu.
O sabah masada bir not vardı: Teşekkür ederim. İmzasızdı ama Mabel için bir aşk mektubundan daha değerliydi. O gün en küçük çocuk Benji, ona doğru emekleyip “Ma-bel” dediğinde, Mabel haftalardır ilk kez içtenlikle gülümsedi. Artık o “kurumuş ağaç” değildi; o, bu çocukların gölgesi, sığınağı ve can suyuydu.
Bölüm 4: Kasabanın Fısıltıları ve Çelikten Bir İrade
Baharın gelişiyle birlikte Silas, Mabel’den kasabaya gelmesini istedi. Mabel kasabaya gitmekten korkuyordu; Cross Hollow’un hafızası acımasızdı. Genel mağazada sıra beklerken, o zehirli sesi duydu. Eski kayınvalidesi ve yanındaki yeni gelin oradaydı.
“Bakın hele, kısır hayalet geri gelmiş,” dedi yaşlı kadın, yelpazesini sallayarak. “Güzel ama lanetli. Bize bir yavru bile veremedi.” Yeni gelin, hamileymiş gibi karnını tutarak alay etti: “Ben vereceğim. Sağlıklı bir erkek çocuk! Onun gibi çatlak bir kavanoz olmayacağım.”
Mabel’in boğazı düğümlendi, gözleri doldu. Tam arkasını dönüp kaçacakken Silas’ın büyük, sıcak eli omzuna kondu. Silas, iki kadına da buz gibi bir ifadeyle baktı. “Kızımı sadece o uyutabiliyor,” dedi Silas, sesi pazar yerindeki herkesin duyabileceği kadar gür ve emindi. “Evimizi sadece o bir yuva gibi hissettiriyor. Güzelliği de, bereketi de budur.”
Silas, Mabel’i nazikçe uzaklaştırırken kasaba halkı şaşkınlık içindeydi. Mabel araba yolculuğu boyunca ağladı ama bu kez mutluluktan. Hayatında ilk kez biri onun için ayağa kalkmıştı. Onu savunmuştu. Silas, parayı masaya bıraktığı gün onu sadece satın almamıştı; onu onurlandırmıştı.
Bölüm 5: Sahte Bereketin Çöküşü
Aylar geçti. Kasabada fısıltılar yön değiştirdi. O çok övünen, “bereketli” yeni gelin hala hamile kalamamıştı. Kurnazlığı onu tehlikeli bir yola sürükledi; sahte bir hamilelik planladı. Ancak yalanın kokusu çabuk yayıldı. Kocası gerçeği öğrendiğinde onu evden attı.
Mabel bir gün un alırken eski kocasıyla karşılaştı. Adam çökmüş, yaşlanmıştı. “Mabel,” dedi sesi titreyerek. “Yanılmışım. Tek sadık olan sendin. Geri gel.” Mabel ona baktı. Kalbinde ne nefret ne de sevgi kalmıştı; sadece derin bir acıma vardı. “Benim dört çocuğum var,” dedi Mabel gururla. “Beni olduğum gibi seven, benden bir şey talep etmeyen bir adamım var. Senin sarayında porselen bir kupa olmaktansa, Silas’ın kulübesinde kül süpürmeyi tercih ederim.”
Silas, uzaktan onları izliyordu. Mabel yanına geldiğinde Silas’ın gözlerinde minnettarlık vardı. O gün birbirlerini bir kez daha seçtiler; zorunluluktan değil, kalpten gelen bir arzuyla.
Bölüm 6: Gece Gelen Tehdit ve Silas’ın Yumruğu
Bir akşam vakti, Silas ormanda odun keserken, kasabanın ayyaşı Ced, mülklerinin sınırında belirdi. Mabel kuyuya su almaya çıkmıştı. “Vay vay,” dedi Ced, viski kokan nefesiyle. “Silas’ın pazardan aldığı küçük kısır katır burada. Seni ne kadar ucuza kapattı öyle değil mi?”
Mabel geri çekilmeye çalıştı ama Ced bileğini sıkıca yakaladı. “Hadi, bize de biraz gülümse.” Daha Mabel çığlık atamadan, ahırın arkasından bir gölge fırladı. Silas oradaydı. Kelimeler yoktu, uyarı yoktu. Silas’ın yumruğu Ced’in çenesine indiğinde, adam ıslak bir tuval gibi yere serildi.
Silas, titreyen Mabel’e döndü. “İyi misin?” diye sordu, sesi vahşi ama bakışları yumuşaktı. “Özür dilerim,” diye fısıldadı Mabel. “Kimse sana dokunamaz,” dedi Silas. O gece Mabel, Silas’ın kanayan parmak boğumlarını temizlerken, ikisi de aralarındaki bağın artık bir “iş anlaşması” olmadığını biliyordu. Bu aşktı; sessiz, nasırlı ve sarsılmaz bir aşk.
Bölüm 7: Anne Demenin Ağırlığı
En küçük oğul Klep, odun yığınının yanında bacağını kestiğinde kulübe feryatlarla sarsıldı. Mabel ve Silas, çocuğu mutfak masasına yatırıp yarayı temizlemeye çalışırken her yer kana bulanmıştı. Klep acıdan ağlarken Mabel’in gözlerine baktı ve “Ağlama anne,” dedi. “Bisküvilerin çok güzel.”
O kelime, “Anne”, kulübenin havasında asılı kaldı. Silas’ın diğer çocukları da yaklaşmıştı. “Sen artık bizim annemiz misin?” diye sordular. Mabel konuşamadı, sadece başını salladı. O an, rahminden gelmeyen bu canların, ruhunun en derin parçaları olduğunu anladı. Doğumdan değil, emekten ve sevgiden doğan bir annelikti bu.
O gece Silas sundurmada Mabel’e döndü. “Sana bir çıkış yolu verdiğimi düşünmüştüm,” dedi Silas. “Gitmek istersen seni tutamam. Borcun bitti.” Mabel, Silas’ın nasırlı elini tuttu. “Beni gerçekten gördükten sonra tekrar seçilmek ne demek biliyor musun Silas? Ben hiçbir yere gitmiyorum. Çünkü burası benim evim.”
Bölüm 8: Büyük Kuraklık ve Mucize Bahçesi
Yıllar sonra, bölgeye büyük bir kuraklık çöktü. Nehirler kurudu, ekinler soldu. Herkes ümidini kesmişken Mabel pes etmedi. Şafak vakti kalkıp en derin kuyudan su taşıdı. Elleri parçalanana kadar toprağı kazdı. Toprağa ninniler söyledi, dualar etti.
Herkes “boşuna uğraşıyor” derken, Mabel’in bahçesinde tek bir domates filizlendi. Kırmızı ve inatçı bir domates. O gece o tek domatesi altı kişi paylaştılar; bereketi tadındaydı. Silas, Mabel’in ellerindeki kabarcıkları öptü. “Güzel bir şey yetiştirmek için asla yağmura ihtiyacın olmadı Mabel. Senin kalbinin suyu yeterliydi.”
Bölüm 9: Satılık Değil
Zaman geçti, çocuklar büyüdü. Kasabaya tren yolu yapmak isteyen hükümet adamları geldi. “Bu tepeyi satın alacağız,” dediler. “Size çok para veririz.” Silas ve Mabel, bahçelerine baktılar; çocuklarının oyun oynadığı, kayıplarının gömüldüğü o kutsal toprağa. “Hayır,” dedi Silas. “Bu toprak satılık değil. Burada birinin kalmasına izin verildi ve o kişi burayı cennete çevirdi.”
Yolun kenarına bir tabela çaktılar: “SATILIK DEĞİL. BURADA SEVGİ BÜYÜYOR.”
Bölüm 10: Sonsuzlukta Çiçek Açmak
Mabel öldüğünde, onu rüzgar çanlarını astığı o büyük meşe ağacının altına gömdüler. Silas, mezar taşına kendi elleriyle şunu kazıdı: “Burada, kendisine asla verilmeyen her şey büyüdü; ve yine de, dünyaya her şeyi verdi.”
Kısa bir süre sonra Silas da onun yanına gitti. Bugün bile, o tepeden geçen yolcular, demir yolunun gürültüsüne rağmen meşe ağacının altındaki o huzuru hissederler. Mabel’in bahçesi hala çiçek açar. İnsanlar anlatır: Bir zamanlar bir kadın satılmıştı ama o, sevgisiyle tüm dünyayı satın alacak kadar zengin bir ruh haline gelmişti.
Çünkü bazen en güzel çiçekler, herkesin “kurumuş” dediği topraklarda, sadece birinin ona “inanmasıyla” açardı.