Üvey Annesi Onu Korkulan Yörük Beyine Ceza Olarak Verdi – Ama O Gözlerindeki Yaşları Görünce…

CEZA DİYE VERDİLER, YUVA DİYE KALDI
Muş Yaylasında Sevda Aras’ın Hikâyesi (1878)
Bölüm 1 — Gümüşpınar’da Bitmeyen Kış
Muş’un çorak topraklarında yaz, bir mevsimden çok bir sınav gibiydi. Güneş, insanın tenine değil sanki kaderine vururdu; dağlar, yaşananları görür ama hiç konuşmazdı. Gümüşpınar köyü de böyle bir yerdi: herkes birbirini tanır, sırlar daha doğarken yaşlanır, bir fısıltı bir günde hüküm olurdu.
Sevda Aras on dokuz yaşındaydı. Yüzünde hâlâ çocukluktan kalma bir yumuşaklık, gözlerinde hâlâ “belki iyilik vardır” diye direnen bir ışık vardı. Açık kestane saçları dalga dalga sırtına düşer, yeşil gözleri konuşmadan bile içindekini ele verirdi. O gözler, yıllarca kendini saklamayı öğrenmişti; ama iyiliği saklamak kolay değildi.
Sevda yedi yaşında annesini kaybetmişti. Köyün yarısını biçen bir salgın, evin içinden sıcaklığı çekip almış; sonra geriye sadece işleri ve sessizliği bırakmıştı. Babası Sabri Aras, çalışkan bir adamdı ama rüzgârı arkasına aldığında bile eğilen türdendi. İki yıl sonra Rukiye Karaca ile evlenmişti.
Rukiye, çocuksuz bir duldu. İnce yapılıydı; söğüt dalı gibi, ama söğüt gibi eğilip suya bakmazdı—eğilip insanların zayıf yerini kollardı. Kara gözleri hesapla parıldar, dudakları nadiren gülümserdi. Evin eşiğinden içeri girdiği ilk gün Sevda’ya baktığında, Sevda bir çocuk olduğu hâlde, o bakışın ömürlük olacağını anlamıştı: “Sen bu evin fazlasısın.”
On bir yıl boyunca Sevda, kayıtsızlıktan hesaplı zulme uzanan bir muameleyle yaşadı. Üvey anne her gün aynı cümleyi başka bir zehirle tekrarlardı:
“Rahmetli annen gibi tembelsin.”
Oysa gerçek başkaydı. Sevda şafak sökmeden kalkar, gece yarısından sonra yorgunluktan dizleri titreyene kadar çalışırdı. Mısır öğütür, çayda çamaşır yıkar, tavuklara bakar, evi pırıl pırıl tutardı. Ama Rukiye’nin gözünde hiçbir şey “yeterli” değildi; çünkü mesele temizlik ya da iş değildi. Mesele, Sevda’nın varlığıydı. Sevda, Sabri’nin geçmişinden kalan canlı bir hatıraydı—Rukiye’nin asla sahip olamayacağı bir “yerin” kanıtı.
Köyde insanlar Sevda’nın çalışkanlığını bilirdi ama bilmek, korumak demek değildi. Kimse bir evin içindeki yangına su taşımaz; dışarıdan dumanı izleyip “yazık” derdi. Sevda da “yazık” sözcüğünün insanı kurtarmadığını küçük yaşta öğrenmişti.
Yine de, hayatın en acı tarafı şuydu: Sevda’nın kalbi hâlâ iyiliğe inanıyordu. Rukiye buna en çok kızardı.
Bölüm 2 — Cevdet’in Hediyeleri, Rukiye’nin Zehri
Köye Cevdet Yılmaz geldiğinde Sevda’nın hayatı ilk kez bir başka renge çarptı.
Cevdet otuz iki yaşında, Erzurum’dan gelen varlıklı bir tüccardı. Hayvan alır satardı; pazarlık ederken gülümser, konuşurken insana kendini önemli hissettirirdi. Ela gözleri vardı; o gözler bazı köy kızlarının aklını çelmişti bile. Ama Cevdet’in Sevda’ya bakışı farklıydı—en azından Sevda öyle sanmıştı.
İlk karşılaşmaları köy meydanında oldu. Sevda sebze tezgâhına bakarken Cevdet ona “selamünaleyküm” deyip bir şey sormuştu—basit bir soru. Sevda cevap verirken, Cevdet gerçekten dinlemişti. Dinlenmek, Sevda’nın evinde yoktu. Bu yüzden o basit selam, Sevda’nın içinde yıllardır uyuyan bir duyguyu uyandırdı: “Belki ben de bir insanım.”
Sonraki gelişlerinde Cevdet küçük hediyeler getirdi. Bir kurdele, pekmezli bir şeker, bazen bir mendil. Hediyelerin kendisi değil, hediyenin ardındaki niyet Sevda’yı yumuşattı. Çünkü Rukiye’nin yanında herkes Sevda’yı ya işçi görür ya da yük.
Rukiye o görüşmelerde sofada oturur, gözlerini hiç kaçırmadan izlerdi. Sonra Sevda yalnız kaldığında zehrini damlatırdı:
“Topraklarınız var diye geliyor. Senin gibi sıradan kıza böyle adam bakmaz.”
Sevda o sözlere inanmak istemedi. Çünkü insan bazen bir şeye değil, o şeyin temsil ettiği kurtuluşa bağlanır. Cevdet, Sevda için sadece bir adam değildi; bir ihtimaldi: “Bu evden çıkış.”
Altı aylık saygılı bir kur döneminden sonra Cevdet, Sabri’ye gidip kızı istedi. Sabri, kızının geleceğini güvenceye alacak bir kapı bulduğunu sandı ve sevinçle kabul etti. Düğün üç ay sonraydı. Çeyiz hazırlanacak, köy çağrılacak, Sevda gelinliği işleyecekti.
Sevda geceleri sandığın başına oturup ipliği iğneye geçirirken, bir anlığına bile olsa Rukiye’nin yüzünü unutabiliyordu. Gelinliğin her dikişinde kendine yeni bir hayat biçiyordu. Erzurum’da bir ev, bir ocak, belki çocuklar… Belki birinin “Sevda” deyişi, hakaret değil sevgi olurdu.
Ama Rukiye’nin içi o günlerde daha da karardı. Sevda’nın mutlu olma ihtimali, Rukiye’nin kontrolünü kaybetmesi demekti. On bir yıl boyunca “fazlalık” dediği kız, birdenbire “gelin” olup başka bir hayata gidecekti. Rukiye bunu kaldıramadı.
Bazı insanlar kötülüğü aniden seçmez. Kötülük, onların içinde zaten vardır; sadece doğru fırsatı bekler. Rukiye’nin fırsatı da köyün en zayıf yerinden gelecekti: dedikodudan ve Sabri’nin zayıf karakterinden.
Bölüm 3 — Yalanın Belgeleri, Utancın Zinciri
Rukiye, Sabri’nin kulağına fısıltıyla başladı. Düğün hazırlıklarının ortasında, bir gece Sabri rakıyı fazla kaçırdığında:
“Sevda daha genç… Ya pişman olursa? Ya o adam kötü çıkarsa?”
Sabri o an mırıldandı geçti. Ama Rukiye pes etmedi. Haftalarca, her gün başka bir “endişe” gibi sunduğu kuşkularla Sabri’nin zihnini zehirledi.
“Demirci’nin oğluyla çok yakın konuşurken gördüm…”
“Köyde konuşuyorlar Sabri…”
“Şu kız göründüğü kadar masum olmayabilir…”
Sabri’nin baba sevgisi güçlü olsaydı, bu sözler kapıya çarpıp geri dönerdi. Ama Sabri, rüzgâr nereye eserse oraya dönen bir kapı gibiydi. Üstelik köyün dili de rüzgârı güçlendiriyordu. Bir yalan, iki ağızda “ihtimal” olur; on ağızda “kesin”e dönüşür.
Sonra Rukiye, yalanına bir kılıf buldu: sahte belgeler.
Bir gün Sabri, eve sarhoş değilse bile öfkeli döndü. Sevda işlemeyi bıraktı; babasının yüzündeki gerginlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
“Cevdet… nişanlıymış,” dedi Sabri. “Erzurum’da iki yıldır sözlüsü varmış.”
Sevda’nın içinden bir şey düştü. Kalp bazen kırılmaz; yerinden sökülür.
“Hayır,” diye fısıldadı. “O beni seviyor.”
Rukiye, o an sahte bir şefkat maskesi taktı. Maskenin altındaki yüz ise daha da zalimdi:
“Ah kızım… Erkekler istediklerini almak için çok şey söyler.”
Ve sahte belgeleri çıkardı. Kağıtlar, mühür taklidi, uydurma isimler… Yalan, ilk kez “görünür” olmuştu. Sevda gözyaşları içinde titrerken bile, aklı o kadar karışmıştı ki; gerçek ile uydurma birbirine girmişti.
Sevda Cevdet’i görmek istedi. Cevdet gerçekten iki hafta sonra köye döndü—düğün ayrıntılarını tamamlamak için. Sevda bunu bilmeden odasında kapalı kaldı. Rukiye, Cevdet’i yolda yakalayıp soğuk bir cümleyle gönderdi:
“Üvey kızım sizinle evlenmek istemedi. Lütfen bir daha gelmeyin.”
Cevdet şaşkın kaldı. Sevda’yı görmek için ısrar etti. Rukiye bu kez Sabri’yi devreye soktu: “Kendi iyiliği için,” dedi. “Görürse umutlanır, sonra daha çok yanar.”
Sabri, kendini “kızını koruyan baba” sanarak kapıyı kapalı tuttu. Sevda içeride bağırdı, ağladı, yalvardı—ama ses duvarlara çarpıp geri döndü. Cevdet üç gün denedi, başaramadı, kalbi kırık gitti. Sevda ise, onun gittiğini bile doğru düzgün göremedi. Sadece o evin içinde, hayalleriyle birlikte kilitli kaldı.
Böylece Rukiye, köyün diliyle Sabri’nin korkusunu birleştirip Sevda’yı utançla zincirledi. Son hamleyi yapmak için artık uygun zamanı bekliyordu.
Ve o hamle, köyün en korktuğu isimle gelecekti.
Bölüm 4 — “Yörük Beyi” Adı, Bir Ceza Planı
Yörüklerin dağlardan inip erzak aradığı olurdu. Köy halkı bu göçebe topluluklardan korkardı: baskın hikâyeleri, kan davası söylentileri, kaçırmalar… Doğruyla yalan birbirine karışır, korku büyürdü.
Ama bir isim vardı ki, korku onunla daha da koyulaşırdı: Tahir.
Tahir otuz beş yaşında, dul, sekiz yaşındaki Narin’in babasıydı. Karısı Aysel, üç yıl önce bir baskında öldürülmüştü. O günden beri Tahir’in acısı, içeride büyüyen bir öfkeye dönüşmüştü. Uzun boylu, geniş omuzlu; yüzünde eski bir yara izi, omuzlarına dökülen simsiyah saçlar… En çok da gözleri konuşulurdu: koyu ela, insanın içini gören gözler.
Rukiye pazarda bu hikâyeleri dinledi. Sonra o karanlık zihninde, kendi kötülüğüne bile şaşıracak bir plan kurdu: Sevda’yı “barış hediyesi” diye Yörük beyine verecek, böylece hem köyün “namus” dediği şeyi temizleyecek, hem Sevda’yı hayat boyu mahvedecek, hem de kontrol hissini geri alacaktı.
Planın anahtarı, Tahir’in kardeşi Celildi. Celil daha sakindi; köylülerle ihtiyaç olduğunda aracılık ederdi. Rukiye onu bir gün meydan boşalınca yakaladı ve yalanını en parlak şekilde söyledi:
“Abeyin Tahir’i tanıyorum. Karısını kaybettiğini biliyorum. Üvey kızım genç ve güçlü… evinde hizmet eder, kızına bakar. Barış için jest olur.”
Celil önce şüpheyle baktı. “Abi zorla kimseyi tutmaz,” dedi. “Biz öyle insanlar değiliz.”
Rukiye hemen “köle” kelimesini yumuşak bir kılıfa soktu:
“Köle olmayacak. Geçici. Hem kızın anasız… Sen de bilirsin, bir kadının eli gerekir.”
Celil, Tahir’in yalnızlığını ve Narin’in zorluğunu biliyordu. Tahir böyle bir şeyi doğrudan kabul etmezdi; ama Narin’in ihtiyacı gerçeği vardı. Celil bu teklifi “düşünmeye” aldı. Rukiye için “düşünmek” bile yeterdi.
Çünkü Rukiye’nin asıl işi, Sabri’yi ikna etmekti. Üç gün sonra, akşam yemeğinde, Rukiye cümleyi bıraktı:
“Ailemizin adını temizlemek için bir çözüm düşündüm… Yörükler yetim kızına bakacak birini arıyor.”
Sevda başını kaldırdı; sırtından soğuk bir ürperti geçti.
“Ne demek bu?” dedi.
Sabri anlamazdan geldi, ama gözlerindeki tereddüt, Rukiye’nin günlerdir ektiği tohumun yeşerdiğini gösteriyordu.
“Sevda onlarla gitsin,” dedi Rukiye. “Barış için fedakârlık olur. Bir yıl… belki iki. Sonra döner.”
Sevda sandalyeyi devirircesine ayağa kalktı.
“Gitmeyeceğim! Beni hayvan gibi veremezsiniz! Cevdet beni seviyor, bunların hepsi yalan!”
Sabri masaya yumruk vurdu. O yumruk, sevginin değil; utancın yumruğuydu.
“Dediğimi yapacaksın. Bu aileye yeterince utanç getirdin.”
Sevda o an anladı: Babası artık onun babası değildi. Babası, Rukiye’nin yalanını “gerçek” yapan bir araç olmuştu.
Ertesi sabah şafakta Celil iki adamla geldi. Sevda’ya birkaç eşya almaya izin verdiler: yedek elbise, yün şal, annesinin soluk bir fotoğrafı. Rukiye kapıda zaferini saklamadan izledi. Sabri kızının gözlerine bakamadı.
Sevda ata bindirilirken, geriye dönüp eve son kez baktı. Kapı kapanırken Rukiye’nin gülümsemesini gördü ve o gülümsemenin dili şuydu: “Ben kazandım.”
Sevda ise içinden şu cümleyi duydu: “Ben satıldım.”
Bölüm 5 — İki Günlük Yol: Toz, Susuzluk ve Sessiz Merhamet
Yörük obasına yolculuk iki gün sürdü ama Sevda’ya bir ömür gibi geldi.
Sevda, Celil’in arkasına bindirilmişti. Elleri adamın beline bağlıydı—zalimlikten değil, kayalık arazide düşmesin diye. Yine de Sevda için o bağ, her şeyin sembolüydü: Kendi hayatı üzerinde söz hakkı yoktu.
Yaylanın güneşi acımasızdı. Dudakları çatladı, yüzü yandı, gözyaşı tozla karışıp yanaklarında çizgiler bıraktı. Celil ara ara matarasıyla su verdi. Sertti, konuşmazdı ama bir kez bile kötü davranmadı. Diğer iki adam da Sevda’ya yük gibi bakıyordu; sanki bir çuval erzak daha taşıyorlardı.
İlk gece açık gökyüzünün altında kamp kurdular. Sevda bir diken çalısına bağlandı; kaba bir ritüel gibi—sanki her gece yaptıkları bir şey. Adamlar kurutulmuş et ve mısır ekmeği yedi, Sevda’ya da pay verdiler. Sevda boğazındaki düğüm yüzünden zor yuttu. Sonra uyudu; rüyasında babası onu tekrar tekrar yabancı ellere veriyordu.
İkinci gün akşamüstü, vadinin içine gizlenmiş obaya vardılar. Kara çadırlar yarım ay gibi dizilmişti. Kadınlar ve çocuklar yeni geleni merak ve güvensizlikle izledi. Bazı erkekler sert bakışlar attı.
Sevda atından indiğinde bacakları zor tuttu. Ama sendeleyerek yürürken içinde bir parça gurur da taşıdı: “Ben hayvan değilim.”
Ve o an, çadırlardan birinden Tahir çıktı.
Bölüm 6 — Tahir’in Gözleri: Korkunun Altındaki Hüzün
Sevda, Tahir’i görünce kalbi sıkıştı. Hikâyeler doğru gibiydi: uzun boy, geniş omuz, yüzünde yara izi, simsiyah saç… Ama Sevda’yı asıl vuran şey, o meşhur gözler oldu.
O gözler korkudan çok hüzün taşıyordu. İnsan bazen birinin acısını görünce kendi korkusunu unutabilir. Sevda bir an bunu yaşadı.
Tahir, Celil’e döndü. Sesi derin, uzak bir gök gürültüsü gibi:
“Neden bir köylü getirdin buraya?”
Celil temkinle cevap verdi:
“Narin’e yardım edebilir abey. Kız anasız… zor.”
Tahir’in çenesi gerildi.
“Bunu istemedim. Köylülerin sadakasına ihtiyacım yok.”
Tam o sırada küçük bir kız çadırdan fırladı: Narin. Sekiz yaşındaydı; babasının kopyası gibi koyu gözlere sahipti. Saçları dağınık, ayakları çıplaktı; yanaklarında toprak, dizlerinde çizikler vardı.
Sevda’ya durup baktı. Çocukların filtresiz merakıyla.
“Bu kim baba?”
Celil eğilip gülümsedi:
“Köyden biri kızım. Sana yardım edecek.”
Narin kaşlarını çattı.
“Dadıya ihtiyacım yok. Kendime bakarım.”
Sevda o sert cümlenin arkasını gördü: Anneliğin yokluğunu, güvenin yokluğunu, “zayıf görünürsem kaybederim” korkusunu.
O an yaşlı bir kadın yaklaştı. Bastonuna yaslanıyordu; gri gözleri yılların bilgeliğiyle Sevda’yı tarttı. Tahir’e dönüp sakin ama kararlı konuştu:
“Bu kızı geri göndermek ayıp olur. Barış için gelmiş. Kapıdan kovulmaz. Hem Narin’e ana şefkati lazım.”
Tahir ninesine saygıyla baktı; sonunda Sevda’ya döndü. Gözleri onu baştan aşağı inceledi; sanki “kim olduğunu” okumaya çalışıyordu.
“Gelmeni istemedim,” dedi. “Seni burada istemiyorum. Ama kızımın ihtiyacı var. Kalacaksın. Narin’e bakacaksın. Ona bir kızın bilmesi gerekenleri öğreteceksin.”
Bir an durdu; sesindeki sertlik, bir babanın korkusuyla keskinleşti:
“Kaçmaya kalkarsan… ihanet edersen… merhamet bekleme. Anlıyor musun?”
Sevda boğazı kuruyken başını salladı.
“Anlıyorum,” dedi. Sonra istemeden, içindeki acı taşınca ekledi: “Kaçacak yerim yok. Ailem beni… sattı.”
Bu cümle Tahir’in gözlerinde kısa bir değişim yarattı. Sanki bir tanıma parıltısı. İhaneti bilirdi. İnsan bazen kendine yapılmış bir şeyi başkasında görünce, sertliğinin altından bir şey sızdırır.
Ama Tahir hemen toparlandı. Zayıflık göstermeyi göze alamayan biri gibi konuştu:
“Naile sana yer gösterecek.”
Ve Sevda, obanın içine doğru yürürken, bir cezanın mı içine girdiğini yoksa bilmeden yeni bir hayata mı adım attığını henüz bilmiyordu.
Bölüm 7 — Narin’in Kolu ve Sevda’nın “Eli”
İlk günler ağırdı. Naile, Sevda’ya kuralları gösterdi. Az konuşurdu, zalim değildi ama “acımak” da bilmezdi. Sevda’ya bekar kadınların çadırında bir köşe verdiler: geyik derisi, sert battaniye, duman ve ot kokusu.
İşler şafaktan önce başlıyor, güneş dağın ardına düşene kadar sürüyordu. Su taşımak, mısır öğütmek, deri tabaklamak… Sevda’nın elleri kısa sürede yeni nasırlar edindi. Üvey annesinin evindeki iş, burada başka bir biçim aldı: daha sert, daha çıplak, daha yorucu.
Ama Sevda’yı en çok yoran iş değildi. Narin’di.
Narin onu görmezden geliyordu. Sevda yaklaşınca kaçıyor, bazen keskin sözlerle itiyordu. Sevda her defasında geri çekildi; çünkü zorla sevgi olmazdı. Sevda bunu Rukiye’nin evinde öğrenmişti: Zorla verilen şey “sevgi” değildir.
Bir hafta sonra, dere kıyısında çamaşır yıkarken obadan çığlıklar duyuldu. Sevda koştu. Kalabalık bir şeyi çevrelemişti. Aradan geçince Narin’i yerde gördü: gözyaşları kirli yanaklarından akıyor, kolunu tuhaf bir açıyla tutuyordu. Ağaçtan düşmüştü.
Kadınlar aralarında mırıldanıyor ama kimse yaklaşmıyordu. Bu kültürde çocukların güçlü olması beklenirdi; acıyı şikayet etmeden taşıması…
Narin dudaklarını ısırıyor, ağlamamaya çalışıyordu. Sevda o an kendi çocukluğunu gördü: “Ağlama, yoksa daha çok kızarlar.”
Sevda izin istemeden diz çöktü.
Narin, meydan okur gibi baktı.
“Yardım istemiyorum.”
Sevda yumuşak ama kararlı konuştu:
“Biliyorum. Ama yine de edeceğim.”
Sevda, annesinden öğrendiği gibi kolu muayene etti. Bu bir çıkıktı. Hızlı müdahale edilirse düzelirdi. Sevda Narin’in gözlerine baktı:
“Bir an acıyacak. Sonra geçecek. Cesur olabilir misin?”
Narin başını salladı. Gururu kırık ama ışığı sönmemişti.
Sevda hızlı ve kesin bir hareketle çıkığı yerine oturttu. Narin çığlık attı; sonra acı künt bir zonklamaya dönünce nefes aldı. Kalabalıktan onay mırıltıları yükseldi.
Sevda kendi şalından bir askı yaptı, kolu sabitledi.
“Birkaç gün dikkat edeceksin,” dedi. “Şişerse ya da çok acırsa bana söylersin.”
Narin, ilk kez Sevda’ya farklı baktı. Bu “tam güven” değildi, ama “mutlak reddin” kırılmasıydı.
O sırada Tahir kalabalığı yarıp geldi. Yüzü endişeden gerilmişti.
“N’oldu kızım?”
Narin düşüşünü anlattı. Sevda’nın müdahalesini duyunca Tahir’in gözleri Sevda’ya döndü. Karmaşık bir ifade… Sonunda üç kelime çıktı:
“Allah razı olsun.”
Sevda için o üç kelime, obaya geldiğinden beri duyduğu ilk gerçek cümleydi.
Tahir Narin’i kucağına aldığında Sevda, sert adamın altında saklı babayı gördü: Kızını taşırken elleri yumuşaktı; sanki kırılacak bir şey taşıyordu.
O gece Naile, kazanı karıştırırken Sevda’ya sessizce konuştu:
“Bugün iyi iş çıkardın. Narin… bizim gözümüz.”
Sevda, yavaş yavaş bu obanın sadece korkudan ibaret olmadığını anlamaya başladı. Herkes bir şey kaybetmişti. Kayıplar, insanı ya taş yapar ya da derinleştirirdi.
Bölüm 8 — Türbe Yolunda Bir Teklif, Bir Seçim
Aylar geçti. Sevda’nın teni bronzlaştı, elleri nasırlandı, gözleri yaylanın diline alıştı. En büyük değişim ise kalbinde oldu.
Narin artık Sevda’yı arıyordu. Önce bahanelerle: “Saçımı ör,” “Şu çizik çok acıyor,” “Şu otu bana anlat.” Sonra bir gün Narin, Sevda’ya “köylü kadın” demeyi bıraktı. Adıyla seslendi:
“Sevda.”
Bu ad, Sevda’nın içinde sıcak bir yer açtı. Çünkü ilk kez biri, adını bir yük gibi değil, bir bağ gibi söylüyordu.
Altı ayın sonunda Narin koşarak geldi:
“Sevda abla! Yarın Kara Dede türbesine gideceğiz. Bizimle gelir misin?”
Bu, Tahir’in Sevda’yı “görev” dışında ilk kez hayata dahil edişiydi. Sevda o daveti duyunca, içeride bir şeyin yer değiştirdiğini hissetti.
Ertesi gün türbeye yolculuk yarım gün sürdü. Tahir önde gidiyor, Narin’i önüne almış, ona dağları ve dedelerinin hikâyelerini anlatıyordu. Sevda arkadan onları izlerken içi karmaşık duygularla doldu: hayranlık, hüzün, şükran.
Türbe, çınar ağaçlarının gölgesinde küçük, beyaz badanalı bir yapıydı. Yörükler nesiller boyu burada dua ederdi.
Vardıklarında Tahir, Narin’i indirdi. Sonra ilk kez Sevda’ya el uzattı. Temas kısa sürdü ama Sevda’nın içinden bir kıvılcım geçti. Tahir’in gözleri Sevda’nın gözlerinde bir an durdu; sanki ikisi de aynı şeyi aynı anda duydu: “Biz değişiyoruz.”
Narin ağaçların arasında koşup uzaklaşınca, taş sedirin üstünde yalnız kaldılar.
Tahir, uzun bir sessizlikten sonra konuştu:
“Aysel öldüğünde… kimsenin kalbime yaklaşmasına izin vermeyeceğime yemin ettim.”
Sevda nefesini tuttu.
“Sen geldin,” dedi Tahir. “İstemeden. Beklemeden. Ve evime huzur geri getirdin.”
Sevda’nın gözleri doldu.
Tahir elini kaldırdı; sözünü kesmemesini ister gibi:
“Aylarca Narin’e sabırla bakışını gördüm. Şikayet etmeyişini… geleneklerimize saygını… kızımı nasıl değiştirdiğini gördüm.”
Sonra Sevda’ya döndü; koyu ela gözleri bu kez sert değil, yumuşaktı.
“Sana nikâh kıymak istiyorum, Sevda. Eğer sen de istersen… kızımın annesi olmanı istiyorum.”
Sevda, kendine bile itiraf etmekten korktuğu şeyi o an anladı: O da artık burada iyileşmişti. Bu oba, ona “yer” vermişti. Narin, ona anneliğin sadece kanla değil kalple olduğunu öğretmişti. Tahir, sevginin sözden çok eylem olduğunu göstermişti.
Sevda titreyen bir sesle, ama kararlı söyledi:
“Evet.”
O an Narin çınarların arkasından fırladı. Meğer dinlemişti. Kollarını açıp koştu:
“Bu… Sevda abla gerçekten annem mi olacak demek?”
Sevda Narin’i kucakladı.
“Evet kızım,” dedi. “Allah şahittir. Seni öz kızım gibi seveceğim.”
Tahir gökyüzüne baktı; sesinde bir dua vardı:
“İnşallah Aysel… sözümü tuttum.”
Bölüm 9 — Düğün ve Sonra Gelen Ziyaretçi
Üç hafta sonra dolunaylı bir gecede nikâh kıyıldı. Oba günlerce hazırlanmıştı. Kadınlar Sevda’ya lacivert kadife bir elbise dikmiş, gümüş işlemelerle süslemişti. Naile saçlarını örmüş, örgülere küçük beyaz çiçekler iliştirmişti. Narin bütün gün Sevda’nın yanından ayrılmadı; gözleri gururla parlıyordu.
İmam dua etti; şahitler başlarını eğdi; oba alkışlarla doldu. Davul çaldı, zurna öttü, ateşin etrafında halay döndü. Sevda bir rüyanın içinde gibiydi: birkaç ay önce buraya korkuyla getirilmişti; şimdi sevgiyle kabul ediliyordu.
Günler haftaları kovaladı. Narin her sabah “Günaydın anne” diye uyandırdı, her gece “İyi geceler anne” diye uyudu. Sevda Narin’e okuma yazma öğretmeye başladı. Tahir de yumuşadı; gülmeye, şakalaşmaya başladı. Sevda, onun acısının içinde nasıl ayakta kaldığını daha iyi anladı.
Ve sonra—nikâhtan iki ay sonra—oba ufkunda bir atlı belirdi. Beyaz bir mendil sallıyordu: barış işareti.
Adam içeri alındığında Sevda’nın kalbi duracak gibi oldu.
Cevdet Yılmaz.
Toz içindeydi, yorgundu, aylarca yollarda olduğu belliydi. Sevda’yı görünce dondu.
“Sevda…” diye fısıldadı. “Buldum seni.”
Sevda ayağa kalktı; korku değil, geçmişle yüzleşmenin ağırlığı vardı içinde.
Cevdet’in sesi titriyordu:
“Aylardır arıyorum. Köye döndüğümde… üvey annen itiraf etti. Her şey yalanmış. Başka nişanlım yokmuş. Belgeler sahteymiş. Seni mahvetmek için yapmış. Seni kurtarmaya geldim. Benimle gel. Evlenelim.”
O sözler Sevda’nın eski yarasını kanattı. Ama Sevda artık eski Sevda değildi.
Tam o sırada Narin koşarak geldi, Sevda’ya sarıldı:
“Anne! Baba geliyor!”
Cevdet’in yüzü soldu.
“Anne mi dedi?”
Sevda Narin’in saçını okşadı:
“Kızım, git babana haber ver. Misafirimiz var.”
Narin gitti. Sevda Cevdet’e döndü.
“Otur,” dedi. “Konuşalım.”
Çadırın gölgesinde Sevda her şeyi anlattı: obaya gelişini, Narin’in kolunu, Tahir’in acısını, nikâhı… Sonunda cümleyi net koydu:
“Ben artık Tahir’in karısıyım. Narin’in annesiyim. Bu benim ailem.”
Cevdet’in gözleri doldu; sesi kederle çatladı:
“Ama ben seni seviyorum.”
Sevda ona şefkatle baktı. İlk aşkını inkâr etmedi—ama ona geri dönmek zorunda da değildi.
“Sen ilk aşkımdın,” dedi. “Ama artık kurtarılmaya ihtiyacım yok. Burada evimi buldum. Amacımı buldum. Ben… iyileştim.”
O sırada Tahir geldi. Atından indi, sakin adımlarla yaklaştı. Sevda’nın omzuna elini koydu—sahiplenmek için değil, destek olmak için.
Tahir Cevdet’e baktı; sesi soğuk değil, ölçülüydü:
“Yol yapmışsın. Misafirimiz ol. Ye, iç, dinlen. Sabah yoluna devam edersin.”
Cevdet şaşırdı. Kavga beklemişti. Oysa Tahir, gücünü bağırarak değil, sakin durarak gösteriyordu.
O gece Cevdet misafir çadırında kaldı. Sabah olurken Sevda’nın yanına geldi.
“Mutlu ol,” dedi. “Hak ediyorsun.”
Sevda başını salladı.
“Sen de mutlu ol, Cevdet Bey. Allah sana da nasip etsin.”
Cevdet uzaklaştı. Sevda onu ufukta kaybolana kadar izledi. Bir damla gözyaşı aktı—pişmanlıktan değil, vedadan.
Tahir yanına geldi.
“İyi misin?”
Sevda gülümsedi.
“İyiyim. Şimdi gerçekten özgürüm.”
Narin aralarına girip Sevda’nın elini tuttu:
“Anne… kimse seni bizden alamaz, değil mi?”
Sevda kızını kucakladı.
“Hayır,” dedi. “Sonsuza kadar.”
Bölüm 10 — Yıllar Sonra: Ceza Gibi Başlayan Hediye
Yıllar geçti. Narin büyüdü; annesinden öğrendiği şifalı otlarla obanın çare kadını oldu. Sevda ve Tahir’in iki çocukları daha oldu: Yusuf ve Aysel. Tahir kızına ilk eşinin adını vererek geçmişi inkâr etmeden, onu bir dua gibi kalplerinde taşıdı.
Sevda, Rukiye’nin ne olduğunu sormadı. Sabri’nin vicdan azabıyla hastalanıp öldüğünü duydu; gidip görmedi. Bunu intikamdan değil, huzurdan yaptı. Çünkü bazı kapılar kapanmalıydı ki insan yeni kapıda durabilsin.
Torunları dizlerinde oynarken Sevda bazen uzaklara bakar, hayretle düşünürdü: Bir gün “ceza” diye satılmıştı; sonra o ceza, ona hayatının en gerçek yuvasını vermişti.
Ve Narin, yıllar sonra kendi çocuklarına hep şunu söylerdi:
“Annem bize ceza olarak verildi. Biz onu hediye gibi aldık. Çünkü gerçek yuva doğduğun yer değil; seni kabul ettikleri yerdir. Gerçek aile kan bağı değil, gönül bağıdır.”
Muş’un dağları yine sessizdi. Ama artık o sessizliğin içinde, bir kadının kırık ruhunun onarıldığı; bir çocuğun “anne” diyebildiği; bir adamın acısının kine dönüşmediği bir hikâye yaşıyordu.
Bazen en güzel sonlar, en acı başlangıçlardan doğardı. Sevda’nın hikâyesi de bunun kanıtıydı.