Zengin Kadın Ona ‘Düşkün’ Dedi ve Kasabadan Kovdurdu—3 Yıl Sonra Aynı Kadın Onun Kapısına Geldi…”

Toprak Kokusu – Zeynep’in Hikâyesi
Kasabanın üstüne akşam çöktüğünde tütün tarlalarından hafif bir nem kokusu yükselirdi. Gökyüzü bakır rengine dönerken, kerpiç evlerin birinde Zeynep annesinin yanında tütün diziyordu. 19 yaşındaydı; elleri nasırlı, bakışları sakindi. Pencereden süzülen son ışık odayı ikiye bölüyordu. Zeynep karanlık taraftaydı. Anası Hayriye başını kaldırmadan konuştu: “Çarşıda görmüşler seni. Ağanın oğluyla konuşmuşsun.” Zeynep sadece selam verdiğini söyledi. Hayriye ise “Selam da verme,” dedi. Zeynep cevap vermedi ama içinden “Selam vermek bile yasak mı bu dünyada?” diye geçirdi.
O gece yatağında tavana baktı. Tavanın rutubetli lekesi bir yüz gibi duruyordu; Cemal’in mi, kendi mi bilemedi. “Neden fakir doğdum?” diye düşündü, cevap gelmedi.
Tahir Ağanın oğlu Cemal, 3 aydır her pazarda Zeynep’in tezgahına uğruyordu. İlk hafta oyalara, ikinci hafta Zeynep’e baktı. Üçüncü hafta bir şey almadan gitti. Dördüncü hafta “Bu oyanın adı ne?” diye sordu. “Sevda çiçeği,” dedi Zeynep. “Seven kız yapar.” Cemal iki oya aldı, parmakları Zeynep’in eline değdi. Zeynep elini çekemedi. O gece uyuyamadı.
Kasabada dedikodu rüzgardan hızlı yürürdü. Bir hafta içinde Zeynep’in adı kirlenmişti. Duydu ama sustu. Çünkü bu kasabada kadının sesi ancak ağlamak için çıkardı. O gece yastığına yüzünü gömdü, ağlamadı ama içi yandı.
Bir akşamüstü Cemal çeşme başında bekliyordu. Zeynep konuşmak istemedi. “Senin baban ağa, benimki ırgat. Senin evin konak, benimki kerpiç. Seninle konuşursam bana bir şey olmaz; ben konuşursam beni öldürürler,” dedi. Cemal arkasından seslendi ama Zeynep dönmedi. O gece rüyasında Cemal vardı, elini tutuyordu, sonra bırakıyordu. Zeynep düşüyordu, düştüğü yer karanlıktı.
İki hafta sonra kapı çalındı. Tahir Ağanın karısı Neriman Hanım geldi, yanında kocası. “Kızını topla. Oğlumun peşine düşmüş. Biz oğlumuzu sizin gibi düşkünlere vermeyiz,” dedi. Zeynep mutfaktan çıktı, “Ben kimsenin peşine düşmedim,” dedi. Neriman Hanım, “Bağırma bana kız. Baban ırgat, anan hizmetçi. Sen kimsin ki ağanın oğluna bakıyorsun?” dedi. Tahir ağa sessizce kapıdan çıktı. Ev buz gibi oldu.
O gece babası Hasan eve sarhoş geldi. Zeynep’e baktı, tek kelime etmedi ama o bakış bin tokattan ağırdı. Zeynep avluda oturdu, böcek sesleri bile susmuştu. “Beni kimse dinlemiyor,” diye düşündü. “Suçsuzum ama kimse inanmıyor. Belki de suçlu olmak için suç işlemek gerekmiyor; fakir olmak yetiyor.”
Üç gün sonra babası Hasan, “Yarın İstanbul’a gidiyorsun,” dedi. Bir fabrika ayarlanmıştı. “Biliyorum bir şey yapmadın ama dedikodu başladı mı gerçeğin önemi kalmıyor,” dedi. “Git, hem kendin hem bizim için kurtul.”
Zeynep sabah güneş doğmadan kapıda durdu. Annesi sarıldı, babası mutfakta başı eğikti, kızına bakamıyordu. Zeynep döndü, yürüdü, otobüs durağına kadar arkasına bakmadı. Otobüs kasabadan çıkınca gözlerini kapadı. Geride ne bıraktığını bilmiyordu; ileride ne olacağını da.
İstanbul bir canavardı. Terminalde Tahir Ağanın ayarladığı adam bekliyordu. Fabrika şehrin kenarındaydı, yanında işçi yurdu. Zeynep’e üst ranza verdiler. İlk gece uyuyamadı. Sabah altıda kalkıyor, gece ona kadar çalışıyordu. Parmakları iğneden deliniyordu. Bir gün usta başı, “Dikkatini ver kız, hata yaparsan maaşından keserim,” dedi. Zeynep başını eğdi. O gece yaralarına baktı, “Annem olsa sarardı,” dedi. Ayakları şişti, kimseye söylemedi, gece herkes uyuduktan sonra soğuk suya bastı.
İlk yıl kasabayı, Cemal’i, hatta annesini bile az düşünüyordu; çünkü düşünmek acıtıyordu. Makine başında gözleri boşluğa dalıyordu. Yurtta Emine ile arkadaş oldu. Emine, “Bu memlekette kadının her şeyi yasak,” dedi. Zeynep rüyasında kasabayı gördü, Cemal’i gördü ama dokunamıyordu; görünmez bir duvar vardı.
İki yıl geçti. Zeynep artık en iyi dikişçilerden biriydi. Maaşı arttı, yurttan çıktı, Emine ile küçük bir daire tuttu. Maaşının yarısını kasabaya gönderiyordu, annesi her ay mektup yazıyordu, babası hiç yazmadı.
Üçüncü yılın başında mektup geldi, babasının el yazısıydı. “Kızım Zeynep, seni gönderdim, biliyorum seni kırdım. O gün seni savunamadım. Dedikodulara karşı duramadım. Korkak oldum. Baba olarak seni korumalıydım, koruyamadım. Şimdi hastayım. Hakkını helal et kızım. Baban olarak değil, sana haksızlık etmiş bir adam olarak istiyorum bunu. Baban Hasan.”
Zeynep mektubu göğsüne bastırdı, uzun süre ağladı. “Baba,” diye fısıldadı. O gece karar verdi, dönecekti.
Zeynep 3 yıl sonra kasabaya döndü. Her şey aynıydı ama bir şeyler farklıydı; değişen kendisiydi. Annesi kapıda bekliyordu, sarıldılar. Babası yataktaydı, zayıflamıştı. “Hakkını helal et kızım,” dedi. “Çoktan helal ettim baba. Sen beni sevdiğin için gönderdin, biliyorum.” Hasan ağladı, Zeynep elini bırakmadı.
Kasaba Zeynep’in döndüğünü konuştu. İlk gün kimse gelmedi, ikinci gün bakkalın karısı uğradı, üçüncü gün muhtarın gelini. “Evlenmek şart mı?” dedi Zeynep, kadınlar cevap veremedi.
Bir hafta sonra çarşıya indi. Kendini göstermek istiyordu. Neriman Hanım’la karşılaştı. “Demek döndün,” dedi Neriman Hanım. Zeynep, “3 yıl önce bana düşkün dediniz. Haksızdınız. Ben ne o zaman düşkündüm ne şimdi. Sadece fakirdim. Fakirlik suç değil,” dedi. Döndü, yürüdü.
Günler geçti. Zeynep kasabada dolaşıyor, babasına bakıyor, annesine yardım ediyordu. Cemal’i bir kez uzaktan gördü. Yaklaşmadı. İki hafta sonra Cemal evin yakınında bekliyordu. “Seni hiç unutmadım,” dedi. “Evlendim, bir yıl sonra boşandım. Hala seni düşünüyorum.” Zeynep uzun süre baktı. “Ama ben artık o kız değilim. Annem geldi, beni aşağıladı. Babam gönderdi. Sen ne yaptın? Sustun. Sevmek bazen yetmiyor Cemal. Cesaret de gerekiyor. Sen cesur olamadın.” Cemal cevap veremedi. Zeynep eve girdi, kapıyı kapattı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Bitmiş bir şeye ağlanmazdı.
Babası iki hafta sonra öldü. Zeynep yanındaydı, elini bırakmadı. Vedalaşmışlardı. Barışmışlardı. Geriye pişmanlık kalmamıştı.
Cenazeden sonra Zeynep bir karar verdi. “Anne, İstanbul’a dönmüyorum.” Kasabanın girişindeki eski kasabın dükkanını kiraladı. Temizledi, boyadı, dikiş makineleri getirdi. Kapıya “Zeynep Terzi” tabelasını astı. İlk hafta kimse gelmedi. İkinci hafta genç bir gelin geldi. Entari diktirdi. Haftalar geçti. Zeynep’in dükkanına gelinler, kadınlar, yaşlılar gelmeye başladı. Herkes bir şey anlatıyordu. Zeynep dinliyordu, çay ikram ediyordu. Kasaba yavaş yavaş Zeynep’i kabul ediyordu.
Bir gün Neriman Hanım geldi, oğluna gömlek diktirmek istedi. “Dikişin iyiymiş,” dedi. Zeynep arkasından baktı. Bu özür müydü, kabul müydü? Fark etmezdi. Zeynep artık kimsenin onayına ihtiyaç duymuyordu.
Aylar geçti. Emine İstanbul’dan mektup yazdı, “Burada bir dükkan açıyorum, ortak olmak ister misin?” Zeynep gülümsedi. Cevabını biliyordu. Burada kalacaktı. Kendi kasabasında, kendi dükkanında, kendi ayakları üstünde.
Bir akşam Zeynep dükkanı kapattı, kapının önündeki taş basamağa oturdu. Güneş batıyordu, tütün tarlalarından akşam rüzgarı geliyordu. Derin bir nefes aldı. 3 yıl önce bu kasabadan aşağılanarak gönderilmişti. Şimdi aynı kasabada, kendi dükkanının önünde, kendi adıyla oturuyordu. Hiçbir şey mükemmel değildi. Babası yoktu, Cemal yoktu, yaralar hâlâ vardı. Ama Zeynep buradaydı. Ayaktaydı, dik duruyordu.
Gözlerini kapattı. İçine çektiği havada toprak kokusu vardı ve o anladı: Bazı yaralar kapanmaz. İnsan sadece onlarla ayakta kalmayı öğrenir.
Bu hikaye, aşağılanan ama yılmayan, sürülen ama dönen, susan ama konuşması gerektiğinde konuşan tüm Anadolu kadınlarına ithaf edilmiştir.