“O sesi duydun mu?” Saklı nehirde imkânsız görev – tek bir “TIN” gecenin sonu oldu
.
.
SAKLI NEHİR
Yüzbaşı Kaya’nın sesi sazlıkların arasındaki durgun suyun üzerinde keskin bir bıçak gibi yankılandığında, Ali omuzlarına kadar gömüldüğü çamurlu nehirde olduğu yerde donup kaldı. Az önce yanındaki askere fısıldadığı o anlamsız şaka, burada, bu sessizliğin içinde ölümcül bir hata gibi ağırlaşmıştı. Kaya tek bir hamlede yanına geldi, buz gibi parmakları Ali’nin çenesini kavrayarak başını yukarı kaldırdı. “Bak bana asker,” dedi alçak ama tehditkâr bir sesle. “Bu su, bu çamur, bu sazlıklar senin oyun alanın değil. Ya mezarın olur, ya da seni hayatta tutan tek şey.” Ali utançtan gözlerini kaçırmak istedi ama Kaya’nın bakışları buna izin vermedi. “Bunlara saygı duymazsan,” diye devam etti yüzbaşı, “emin ol onlar da sana acımaz.” Ardından hiçbir şey söylemeden suya daldı ve bir yılan balığı gibi sessizce kayboldu.

Ali olduğu yerde kaldı. Nehir artık ona cansız bir eğitim alanı gibi görünmüyordu; dinleyen, izleyen ve hatayı bekleyen canlı bir varlık gibiydi. SAT timinin geçici üssü, mangrov kökleri ve çamura saplanmış kazıklar üzerine kurulmuş birkaç ahşap barakadan ibaretti. Nem her şeyin içine işlemişti, üniformalar asla tam kurumuyor, sivrisineklerin vızıltısı insanın zihnini kemiriyordu. Başkaları için burası cehennemdi, ama onlar için görünmezliğin kendisiydi.
Eğitim sonrası askerler teçhizatlarını temizlerken ortam biraz yumuşadı. Murat, kırklı yaşlarında, yüzünde yorgun ama güven veren bir ifadeyle Ali’nin omzuna dokundu ve gülümseyerek, “Kafaya takma evlat,” dedi. “Kaya’dan fırça yemeyen yoktur. Ateşte sınanmayan çelik, kılıç olmaz.” Ali karşılık verdi ama içindeki huzursuzluk dağılmadı. Gözleri, üssün kenarındaki küçük barakaya, Asubay Demir’in atölyesine kaydı. Demir, patlayıcı düzenekleri önünde sessizce çalışıyordu. Az konuşur, neredeyse hiç gülmezdi ama onun sessizliği, timdeki herkes için mutlak bir güven demekti. Çünkü Demir hata yapmazdı; yaparsa bedelini herkes öderdi.
Ali nehir kenarına oturdu, bulanık sudaki yansımasına baktı. Buraya gelme sebebi kibir değildi. Şehit düşen babasına verdiği sözdü. Ama yeterince iyi olamama korkusu, onu sabırsız ve aceleci yapıyordu. O gece içinden sessiz bir yemin geçti.
Ertesi gün ana karargahtan gelen haberci askerin nefesi kesilmişti. “Acil görev,” dedi. “Komutanlık çağırıyor.” O üç kelime, üssün üzerine ağır bir sessizlik gibi çöktü. Komuta barakasında eski bir deniz haritası masaya serildi, ardından siyah beyaz bir hava fotoğrafı bırakıldı. Bu sıradan bir gemi değildi; çelikten yapılmış yüzen bir şehirdi. Düşman uçak gemisi Kolossus. Komutan, bunun düşmanın gücü ve kibrinin sembolü olduğunu söyledi ve ardından görevlerini açıkladı: onu nehrin dibinde paslı bir enkaza çevirmek.
Kimse konuşmadı. Görev neredeyse intihardı. Yüzbaşı Kaya haritaya eğildi, akıntıları ve gelgitleri inceledi, sonra sakin bir sesle zayıf nokta olup olmadığını sordu. Komutan gülümsedi. “Var,” dedi. “Kibirleri.” Kaya ayağa kalktı ve tim adına görevi kabul etti.
Hazırlık günleri sessizlik içinde geçti. Demir, el yapımı limpet mayınlarını büyük bir titizlikle hazırladı. Ali’ye bakarak, “Güç mayında değil,” dedi. “Onu nereye koyduğunda.” Ali o an anladı; kahramanlık pervasızlık değil, kusursuz bir dikkatti.
Operasyon gecesi nehir zifiri karanlıktı. Ay yoktu, sadece birkaç soluk yıldız. Tim sessizce suya daldı. Ali için her dalış, karadaki dünyadan kopuş demekti. Bir noktada devriye botu çok yakına geldi, askerlerin sesleri suyun içinden bile duyuluyordu. Ali kaçma isteğini bastırdı ve hareketsiz kaldı. O an, gerçekten bir SAT komandosu olduğunu hissetti.
Uçak gemisi karşılarına çıktığında bir dağ gibi yükseliyordu. Devasa, sessiz ve ürkütücüydü. Ali’nin içine kısa bir anlık korku düştü ama Kaya’dan gelen hafif bir ip sinyali onu kendine getirdi. Gemi gövdesinin altında Demir çalışırken Ali ışık tuttu. İlk mayın yerleştirildi, ardından ikincisi. Bir anda Ali’nin elindeki metal alet kaydı ve gövdeye çarptı. Ses nehirde yankılandı. Projektör ışığı üzerlerine indi, ama kimse onları fark etmedi. O an Ali’nin içindeki acemilik öldü.
Mayınlar tamamlandıktan sonra geri çekildiler. Saklandıkları küçük adacıktan beklediler. Önce boğuk patlamalar duyuldu, sonra cehennem koptu. Alevler gökyüzünü yardı, Kolossus kendi cephanesiyle parçalanıyordu. Kaya’nın yüzünde sevinç yoktu, sadece görev bilinci vardı. Geri çekilme emri verdi.
Kaçış, sızmadan daha zordu. Devriye botları ve helikopterler nehrin her yerini tarıyordu. Ali kolundan yaralandı. Bir çıkmazda sıkıştıklarında Demir, son patlayıcıyı çıkardı. Ali onun koluna yapıştı ama Demir sakin bir gülümsemeyle, “Git,” dedi. “Yaşa ve anlat.” Ardından ileri atıldı. Silah sesleri ve patlama nehirde yankılandı.
Gün doğarken Saklı Nehir yine sessizdi. Ama Ali için hiçbir şey eskisi gibi değildi. O nehirden çıktığında artık bir çaylak değildi; bedeli kanla ödenmiş bir sessizliği taşıyan bir askerdı. Ve bir gün, bu hikâyeyi anlatacaktı.