12 Yıl Aileme Gerçek İşimi Söylemedim… Mahkemede Her Şey Ortaya Çıktı!

12 Yıl Aileme Gerçek İşimi Söylemedim… Mahkemede Her Şey Ortaya Çıktı!

.
.

12 Yıl Aileme Gerçek İşimi Söylemedim… Mahkemede Her Şey Ortaya Çıktı!

Ben, Yüzbaşı Elif Karadağ. Ama ailem hâlâ beni bilgisayarcı Elif diye tanıtıyor. Otuz dört yaşındayım ve son on iki yıldır Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en gizli birimlerinden birinde, Siber Savunma ve İstihbarat Dairesi’nde görev yapıyorum. Günlerim, terör örgütlerinin şifrelenmiş iletişimlerini çözmek, düşman istihbarat servislerinin siber saldırılarını püskürtmek ve ulusal güvenliği tehdit eden dijital tehditleri etkisiz hale getirmekle geçiyor. NATO tatbikatlarında Türkiye’yi temsil ediyorum. Brüksel’deki toplantılarda, Pentagon’daki brifinglerdeki tek Türk kadın subay genellikle benim. Ama ailem için ben sadece evde oturup klavyeye tıklayan biriyim.

Çocukluğum, abim Murat’ın gölgesinde geçti. Murat, ailemin göz bebeğiydi; yakışıklı, karizmatik bir avukattı. Her pazar öğle yemeğinde annem, onun mahkemedeki zaferlerini överken babam gurur içinde başını sallardı. “Oğlum gerçek bir savaşçı,” derdi babam. Mahkeme salonları, onun savaş alanıydı. Ben üniversiteyi bitirdiğimde, bilgisayar mühendisliği diplomamla eve geldiğimde, babam sadece omuz silkmekle yetindi. “Güzel kızım,” demişti. Annem ise “Ama bu bilgisayar işi gerçek bir kariyer mi? Evlenme yaşın geliyor, bir yere kadar okumak yeter,” demişti.

On sekiz yaşımda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Siber Savunma Programına seçildim. Yüzlerce başvuru arasından sadece beş kişi kabul edilmişti. Benim aldığım puan, programa katılan tüm adaylar arasında en yüksek puandı. Sabah altıda başlayan eğitimler, gece yarısına kadar süren kodlama seansları, fiziksel dayanıklılık testleri… İki yıl boyunca neredeyse ailemi görmedim. İlk rütbemi aldığımda, üniformamla eve gitmiştim. Göğsümdeki madalyalar, omzumdaki apoletler… Yirmi yaşında, teğmen rütbesine terfi etmiş, özel bir birimin en genç üyesi olmuştum. Annem üniformama bakarak, “Ne kadar da şirin görünüyorsun,” demişti. Murat kahkaha atmıştı, “Elif’in askeri oyunları devam ediyor, ne zaman gerçek bir iş bulacaksın kardeşim?” O gece odamda ağlamıştım. Gözyaşlarım, göğsümdeki NATO Mükemmellik Madalyası’nın üzerine damlamıştı.

Yıllar geçti, rütbem yükseldi, görevlerim daha kritik hale geldi. Suriye sınırındaki operasyonlarda terörist ağların iletişim altyapısını çökertmiştim. Bir yaz sabahı, dört saat içinde üç farklı kıtadaki düşman ajanlarının kimliklerini tespit etmiş, istihbarat raporumu NATO Genel Sekreterine bizzat sunmuştum. Belçika’da, Almanya’da, Amerika’da takdir belgeleri almıştım. Ama ailem hâlâ “Elif masa başında çalışıyor” diyordu.

Otuz yaşıma geldiğimde bir operasyon sırasında yaralanmıştım. Ankara’daki bir güvenlik açığını kapatmaya çalışırken, bombalı bir saldırının tam ortasında kalmıştım. Sırtıma şarapnel parçaları saplanmış, üç ay hastanede yatmıştım. Fizik tedavi, ameliyatlar, aylarca süren rehabilitasyon… Sırtımda kalıcı izler kalmıştı ve soğuk havalarda omurgam hâlâ acıyordu. Murat, beni hastanede ziyaret ettiğinde, yatak başında durmuş hafifçe gülümsemişti: “Senin işin bu kadar tehlikeli olamazdı Elif, demişti. Abartma biraz, bilgisayar başında oturan biri nasıl yaralanabilir ki?”

Doktorum, yanımda duruyordu. Albay Mehmet Sönmez, askeri hastane başhekimi, Murat’ın sözlerini duyduğunda yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Genç adam,” demişti, sesinde bastırılmış bir öfke. “Bu subay, ülkemizi korurken bu yaraları aldı. Biraz saygı.” “Boş verin komutanım,” demiştim yumuşak bir sesle. “Aile meselesi.” Albay Sönmez çıktıktan sonra, Murat hafifçe güldü: “Sen de çok ciddiye alıyorsun bu askeri olayları Elif, herkes seni önemli biri sanıyor. Komik.”

Geçen ay babam öldü, kalp krizi… Ani, acısız. Cenazesi kalabalıktı. Babam, emekli bir öğretmendi, sevilen biriydi. Törende üniformalı olarak cenazeye katılan tek aile ferdindim. Askeri cenaze protokolü, benim rütbem nedeniyle devreye girmişti. Tabut, Türk bayrağıyla örtülmüş, onur muhafızları eşlik etmişti. Ama tören bittiğinde, Murat yanıma geldi: “Elif, bu üniformalı gösteriler ne?” dedi alçak sesle. “Babam sıradan bir vatandaştı, senin bu askeri oyunların burada yeri yok.” Protokol gereği dedim. “Protokol falan dinlemek istemiyorum,” dedi sert bir şekilde. “Sen kendini çok önemli görüyorsun, ama gerçek şu ki sen sadece devlet dairesinde çalışan birisin, maaşlı memur. Ben mahkemede gerçek savaşlar veriyorum, gerçek düşmanlarla yüzleşiyorum, senin yaptığın işe cesaret denmez.”

O gün bir şey içimde kırıldı. Ama yüzümde hiçbir şey belli etmedim. On iki yıllık askeri eğitim, duygularımı derinlere gömmeyi öğretmişti bana. Babamın vasiyeti açıldığında her şey değişti. Murat’ın yüzündeki ifadeyi asla unutmayacağım. Babamın vasiyeti ölümünden üç hafta sonra açıldı. Noterin bürosu Nişantaşı’ndaydı, eski bir apartman dairesinin içindeydi. Tavan süslemeleri, kristal avize, ağır kadife perdeler… Mekân geçmişin ihtişamını taşıyordu ama bir toz kokusu vardı havada. Eskimiş ahşap ve nemli kağıt kokusu.


Vasiyet ve Değişen Hayatlar

Murat, babamın vasiyetinde şaşkınlıkla karşılaştı. Emlaklar, banka hesapları, bir takım kişisel eşyalar… Babam, yazlık evi İzmir Çeşme’deki deniz kenarındaki küçük evini, Kadıköy’deki daireyi ise Murat’a bırakıyordu. Murat, elini masaya vurarak, “Bekleyin, bu bir hata olmalı!” dedi. Noter, sakin bir şekilde, “Vasiyetname, merhum tarafından sağlığında hazırlanmış ve noter huzurunda onaylanmış,” dedi.

Murat, öfkeyle bana döndü, “Bu adil değil! Ben yıllarca emek verdim, Babamın göz bebeği ben oldum, sen sadece bir bilgisayar başında oturdun! Nasıl olur da bu daire bana kalmaz?” Yavaşça, “Bunu kabul edemem Murat,” dedim. “Bana kalması gereken şey, bir sebebe dayalıdır.”

Gözlerindeki öfke parıldıyordu, ama ben kalbimdeki öfkeyi dışa vurmamıştım. Babamın vasiyetini saygı ile kabul ettim. Murat’ın tüm çıkarlarına karşı, doğru bildiğim yolda ilerleyeceğimi biliyordum.


Sonunda Gerçekler Ortaya Çıktı

Babanın vasiyeti, her şeyin değişmesine sebep oldu. Murat, bankalardan borç almış ve Kadıköy’deki daireyi almak için türlü yollar aramıştı. Gerçekler, yavaş yavaş ortaya çıkarken, o an her şeyin son bulduğunu hissettim.

Murat’ın bankalardan aldığı borçlar ve Kadıköy’deki daireyi almak için yaptığı manevi baskıların yanı sıra, aslında ailemizin uzun yıllardır içimde bastırdığım bir gerçeği de ortaya çıkarmış oldum. Babamın vasiyetinde yer alan o satırlarda, bana bırakılan tek mülk olan Kadıköy’deki dairenin ardında çok derin bir anlam vardı. Babam, son yıllarında akıl sağlığını kaybetmiş bir adam değildi, aksine son günlerine kadar kendisiyle barışık bir şekilde yaşamıştı. Bunun tam tersi olarak, Murat’ın hep beni küçümsemesi, benim askeri alandaki başarılarımı göz ardı etmesi, bir noktada bana “sadece masa başında oturan biri” olarak bakması, ne yazık ki içimde çok büyük bir boşluk yaratmıştı.

Bir yandan Murat’ın bu tavrı beni daha da güçlendirdi, bir yandan da yıllarca emek verdiğim ve hep küçümsendiğim alanda, babamın bana olan güvenini hissetmek, ne kadar değerli bir insan olduğumu anlamama yardımcı oldu. Babamın son sözleri de aklımdan hiç çıkmadı; “Sen hep güçlü oldun Murat gibi bağırman avaz avaz kendini anlatman gerekmedi ama ben biliyorum, sen ailenin en başarılı evladısın.” Bu sözler, beni büyüten, her zaman doğru bildiği yolda gitmeye cesaret veren babamın son mirasıydı. Ve ben bu mirası hiçbir şekilde boşa çıkarmayacaktım.


Aile İlişkileri ve Duygusal Kopuş

Murat ile olan ilişkim, hep bir çatışma ve kıskanclıkla geçti. Onun gözünde ben hiçbir zaman “gerçek” bir savaşçı olamadım, ne de olsa “sadece bilgisayar başında oturan biriyim.” Oysa ben yıllardır bu ülke için, ulusal güvenliği korumak için gece gündüz çalışıyor, terörist ağlarını çökertiyor, düşmanların siber saldırılarını püskürtüyordum. Babam her zaman ne kadar büyük işler başardığımı biliyordu, fakat Murat’ın gözlerinde her zaman daha fazlası vardı. Beni asla tam anlamıyordu, ve belki de her zaman anlamayacaktı.

Bir gün Murat, cenazemizde bana seslendi, “Sen Kendini çok önemli görüyorsun Elif, ama gerçek şu ki, sen sadece devlet dairesinde çalışan birisin.” Bu sözler, içimde derin bir boşluk yarattı. Bunu kabul etmek zorunda kalmadım, ama bir noktada bunu kendim için aşmak gerektiğini de fark ettim. Murat, bir yandan bana saygısızca yaklaşırken, bir yandan da ailesi için ne kadar değerli olduğunu göstermek adına, babamın mirasına göz koymaya başlamıştı. Ama ben, Murat’a bu dünyada, sadece benim değil, başkalarının da saygısını kazanarak başarılı olmanın ne demek olduğunu öğretecektim.


Mahkeme ve Ailevi Çatışmanın Zirve Noktası

Mahkemede, tüm bu yıllarca süren duygusal baskıların ve göz ardı edilen başarıların faturası kesildi. Babamın vasiyetinin değiştirilmeye çalışılması, onun son isteğinin hiçe sayılması beni daha da hırslandırdı. Murat’ın tek istediği şey, Kadıköy’deki daireyi alarak, tüm mirası kendisine geçirmesiydi. Oysa babamın son dileği her zaman benim içindi, bana olan güveniydi. Ailem tarafından göz ardı edilse de, ben babamın mirasını taşımak için bir şekilde bu savaşı kazanmalıydım.

Mahkeme esnasında, Murat’ın öfkesiyle gerçekler açığa çıktı. Tüm bu yıllarca süren kıskanclık, beni küçümseme, her fırsatta beni aşağılamaya çalışma durumu, bir noktada bana babamın gerçek değerini anlama fırsatı sundu. Murat, sürekli olarak sahip olduğu her şeyin değerini bilmeden, başkalarını ezerek yükseldi. Ama ben, her şeyin ne kadar değerli olduğunu bilerek ve hep dürüst olarak bu yolu seçmiştim. Babamın bana bırakacağı miras, sadece maddi bir şey değil, onun bana olan güveniydi.


Sonuç ve Yeni Başlangıç

Murat, sonunda kaybetti. Mahkeme sonucu, babamın vasiyeti değiştirilemezdi. O, yıllar sonra elde ettiği her başarıyı, başka bir şekilde ve dürüstçe kazanamamıştı. Babamın son isteği, gerçekten de bana kalmıştı. O gün, yalnızca bir dava kazanmadım, aynı zamanda yıllarca ailemden gizlediğim gerçek kimliğimi de kabul ettirdim. Artık, kimse beni küçümsemeyecekti. Bu süreçte, kazandığım başarılarımı, hayatımda daha büyük bir anlam kazanarak kabul ettim.

Ailem, yıllarca görmediği gerçek gücümü nihayet fark etti. Onların gözlerinde ne kadar değerli olduğumu kabul ettikleri bir dönüm noktasına gelmiştim. Şimdi, Brüksel’de NATO’daki görevimle, yalnızca ülkemin güvenliği için değil, kendi hayatım için de yeni bir yol çiziyordum. Babamın son sözleri ve onun bana olan güveni, şimdi benim en büyük gücüm oldu.

Ve nihayetinde, bu deneyim bana bir şey öğretti: Gerçek güç, başkalarının beklentilerinden bağımsız olarak, kendi içimizde bulduğumuz sabır, azim ve dürüstlükle şekillenir. Bu sadece bir savaş değil, kendi kimliğimizi, değerlerimizi savunma savaşıydı. Ve ben bu savaşı kazandım.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News