SEYİT ONBAŞI 215 KİLOLUK MERMİYİ TAŞIDI! 😮 İngiliz Zırhlısını TEK ATIŞTA VURDU!

ÇANAKKALE’NİN KOCA YÜREKLİ KAHRAMANI: SEYİT ONBAŞI
Giriş: Zamanın Durduğu Yer
18 Mart 1915 sabahı, Çanakkale Boğazı sadece tuzlu suyun ve sert rüzgarların mekanı değildi; o sabah boğaz, tarihin en büyük hesaplaşmalarından birine sahne olmaya hazırlanıyordu. Güneş, Anadolu toprakları üzerinde yükselirken, ufukta beliren devasa demir yığınları, dünyanın gördüğü en güçlü donanmanın gelişini müjdeliyordu. 18 zırhlı, 316 ağır top ve binlerce denizci… İngiliz ve Fransız amiralleri, akşam çaylarını İstanbul’da, Boğaz’ın serin sularına karşı içeceklerinden o kadar emindiler ki, bu harekatı bir savaştan ziyade görkemli bir geçit töreni olarak görüyorlardı.
Ancak hesap etmedikleri bir şey vardı: Bu toprağın bağrından yetişmiş, imanı ve vatan sevgisiyle yoğrulmuş Anadolu çocukları. İşte bu çocuklardan biri, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda 26 yaşında bir topçu eri olan Seyit Ali idi.
BÖLÜM 1: Havran’ın Toprağından Çanakkale’nin Ateşine
Seyit Ali, 1889 yılının Eylül ayında, Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı Manastır köyünde dünyaya geldi. Dağların arasına gizlenmiş bu küçük köyde, hayat toprağın bereketi ve zorluğuyla geçerdi. Babası Abdurrahman ve annesi Emine, onu yoksulluk içinde ama dürüst bir karakterle büyüttüler. Küçük Seyit, daha çocuk yaşlarda bile akranlarından farklıydı; iri yapısı, sessiz ama kararlı duruşuyla “Koca Seyit” olacağının sinyallerini veriyordu.
20 yaşına geldiğinde, her Osmanlı genci gibi vatan borcunu ödemek için orduya katıldı. Ancak onun askerliği, barış zamanının monoton eğitimiyle geçmeyecekti. 1912’de Balkan Savaşları’nın o trajik günlerinde ateşle tanıştı. Geri çekilmeleri, kaybedilen toprakları ve çekilen acıları gördü. Bu acılar, onun yüreğinde vatan savunmasına dair sönmez bir ateş yaktı. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, o artık tecrübeli bir askerdi ve stratejik önemi hayati olan Çanakkale Cephesi’ne, Rumeli Mecidiye Tabyası’na gönderildi.
BÖLÜM 2: 18 Mart Sabahı ve Cehennemin Kapıları
Mart ayı, Çanakkale’de genellikle sert geçer. 18 Mart günü de rüzgar soğuk esiyordu ama tabyalardaki heyecan havayı ısıtmaya yetiyordu. Saat 11:00 sularında sessizlik, tarihin en şiddetli bombardımanıyla bozuldu. Müttefik donanması, “Yenilmez Armada” lakabıyla anılan gemileriyle boğazın girişine dayanmıştı. Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson gibi devler, tonlarca ağırlığındaki mermilerini Türk tabyalarına yağdırmaya başladı.
Rumeli Mecidiye Tabyası, boğazın kilit noktalarından biriydi. Buradaki toplar, düşman gemilerinin tam da geçiş güzergahını kontrol ediyordu. Bu yüzden, İngiliz ve Fransız gemilerinin birincil hedefi burasıydı. Saatler ilerledikçe gökyüzü barut dumanıyla karardı, toprak göğe savruldu. Her patlama, tabyanın sarsılmasına ve toz bulutlarının altında kalmasına neden oluyordu.
Öğleden sonra saat 14:00 civarında, tabyaya düşen 1000 kiloluk dev bir İngiliz mermisi, cephaneliği vurdu. Müthiş bir patlama oldu. Tabyada görev yapan 14 Osmanlı askeri oracıkta şehit düşerken, 24’ü yaralandı. Altı toptan beşi kullanılmaz hale gelmiş, her yer enkaz yığınına dönmüştü. Toz duman dağıldığında, ayağa kalkabilen sadece üç kişi kalmıştı: Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey, Niğdeli Ali ve Seyit Ali.
BÖLÜM 3: İmkansızın Eşiğinde: 215 Kiloluk Yük
Seyit Ali, patlamanın etkisiyle toprağın altında kalmıştı. Niğdeli Ali’nin yardımıyla dışarı çıktığında gördüğü manzara karşısında sarsıldı. Silah arkadaşları, az önce şakalaştığı kardeşleri şehit olmuştu. Tek sağlam kalan top, 240 mm’lik Alman yapımı toptu. Ancak büyük bir sorun vardı: Topun mermi kaldırma vinci parçalanmıştı.
Normal şartlarda bir mermiyi vinçsiz namluya sürmek fiziksel olarak imkansız kabul ediliyordu. 215 kilogramlık devasa çelik kütlesi, orada öylece duruyordu. Düşman gemileri ise zaferlerinden emin bir şekilde boğaza doğru süzülüyor, mermilerini yağdırmaya devam ediyordu.
Seyit Ali, denizin ortasındaki o dev gemilere baktı. Kendi tabyasını, şehit olan arkadaşlarını düşündü. O an, içinde bir şeylerin koptuğunu ama aynı zamanda devleştiğini hissetti. Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’e dönerek o tarihi sözleri söyledi: “Komutanım, ben taşırım!”
Yüzbaşı şaşkındı. Bir insanın o ağırlığı tek başına kaldırması tıp bilimine ve fizik kurallarına aykırıydı. Ancak Seyit’in gözlerindeki o parıltı, normal bir insanın ötesindeydi. “Dene evladım,” dedi yüzbaşı, başka çareleri yoktu.
BÖLÜM 4: Devleşen Bir Ruh
Seyit Ali, mermi deposuna doğru ilerledi. 215 kiloluk çelik canavarın önünde durdu. “Ya Allah!” diyerek mermiyi omuzlamaya çalıştı. İlk denemede mermi yerinden oynamadı. İkinci denemede hafifçe kıpırdadı ama Seyit’in kemiklerinden gelen çatırtılar tabyanın sessizliğinde yankılandı.
Üçüncü denemesinde, Niğdeli Ali’nin de yardımıyla mermiyi sırtına almayı başardı. İşte o an, insanlık tarihinin en büyük fiziksel mucizelerinden biri gerçekleşiyordu. Seyit, sırtındaki 215 kiloluk mermiyle, topun kundağına giden 15 basamaklı merdiveni çıkmaya başladı. Her adımda bacakları titriyor, ayakları toprağa gömülüyordu. Omuriliğinin ezildiğini hissediyor, ağzından kanlı köpükler geliyordu. Ama o durmadı. Merdivenleri birer birer çıktı.
Mermiyi topun ağzına yerleştirdiğinde, yüzü ter ve toz içinde, gözleri kan çanağı gibiydi. Yüzbaşı nişan aldı ve ateşledi. İlk atış karavana gitti. Seyit hiç durmadı, tekrar aşağı indi. İkinci mermiyi de aynı güçle taşıdı. İkinci atış Ocean zırhlısının yanından geçti.
Üçüncü mermi için aşağı indiğinde vücudu iflasın eşiğindeydi. Ama o, vatanın namusunu sırtında taşıyordu. Üçüncü kez o ağırlığı yükledi ve yukarı çıkardı. Bu kez mermi, HMS Ocean zırhlısının kıç tarafına, dümen donanımının tam üzerine isabet etti.
BÖLÜM 5: Ocean’ın Sonu ve Tarihin Dönüşü
HMS Ocean, İngiliz Kraliyet Donanması’nın en güçlü gemilerinden biriydi. Seyit’in attığı mermiyle dümeni kilitlenen gemi, kontrolden çıkarak sürüklenmeye başladı. Kaderin bir cilvesi olarak, Ocean sürüklenirken Nusret Mayın Gemisi’nin o gece gizlice döşediği mayınlardan birine çarptı.
Dehşetli bir patlamayla gemi yan yatmaya başladı. Dünyanın en büyük deniz gücü, bir Anadolu köylüsünün omuzlarında taşıdığı mermiyle sarsılmıştı. Ocean, sulara gömülürken diğer gemiler de paniğe kapıldı. Irresistible ve Bouvet de batmış, donanma ağır yara almıştı. Amiral de Robeck, “Yenilemez” dediği armada ile geri çekilme emri verdi. Çanakkale’nin denizden geçilemeyeceği o gün, Seyit Ali’nin omuzlarında tescillenmişti.
BÖLÜM 6: Zaferden Sonraki Sınav
18 Mart akşamı boğazda Türk zaferi ilan edildiğinde, Seyit Ali tabyasında yorgunluktan baygın bir halde yatıyordu. Haberi alan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, ertesi gün tabyaya gelerek bu kahramanı ödüllendirmek istedi. Ona “Onbaşı” rütbesi verildi.
Cevat Paşa, bu anın fotoğraflanmasını istedi. Seyit’ten mermiyi tekrar kaldırması rica edildi. Ancak dün o mermiyi üç kez merdivenlerden çıkaran Seyit, şimdi yerinden bile oynatamıyordu. Defalarca denedi, damarları şişti, yüzü kızardı ama mermi kımıldamadı.
Seyit Onbaşı, o meşhur açıklamasını o an yaptı: “Paşam, o an vatan aşkıyla, iman kuvvetiyle kaldırdım. Şimdi savaş çıksın, yine kaldırırım. Ama şu an o hisler yok.” Bunun üzerine fotoğraf çekimi için tahtadan bir mermi maketi yapıldı ve tarihe geçen o fotoğraf öyle çekildi.
Seyit Onbaşı, ödül olarak kendisine teklif edilen “çift tayın” hakkını da sadece birkaç gün kullanabildi. Arkadaşlarının aç olduğunu görürken kendisinin fazla yemesini onuruna yediremedi ve “Benim hakkım budur,” diyerek tek tayına geri döndü.
BÖLÜM 7: Sessiz Bir Hayat ve Mütevazı Bir Ölüm
Savaş bittiğinde Seyit Ali, 1918 yılında köyüne dönmek üzere yola çıktı. Çanakkale’den Balıkesir Havran’a kadar yaklaşık 150 kilometreyi yürüyerek kat etti. Köyüne vardığında kimse onun döndüğüne inanamadı; çünkü yıllardır ondan haber alınamamıştı.
Evine yaklaştığında bir ağacın altına oturdu. Hanımının başka birine verilmiş olabileceği korkusuyla hemen kapıyı çalmadı. Sabahı bekledi. Sonunda ailesine kavuştuğunda kızı Ayşe onu tanıyamadı; çünkü babası savaşa gittiğinde o henüz bebektir.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Seyit Onbaşı, kahramanlığını hiçbir zaman bir çıkar aracı olarak kullanmadı. Odun kömürü yaptı, zeytinyağı fabrikasında hamallık yaptı. 1934 yılında soyadı kanunu çıkınca “Çabuk” soyadını aldı.
Atatürk, 1934’teki Balıkesir ziyareti sırasında Seyit Onbaşı’yı bizzat görmek istedi. Onu yanına çağırttı. Seyit, Atatürk’ün huzuruna yırtık pırtık elbiseleriyle gelmekten utandığı için emanet bir ceketle gitti. Atatürk ona maaş bağlatmak istediğinde, Seyit her zamanki vakur duruşuyla reddetti: “Biz o gün vazifemizi yaptık paşam, maaş için yapmadık.”
Seyit Ali Çabuk, 1 Aralık 1939 tarihinde, 50 yaşındayken yakalandığı zatürre hastalığı sonucu hayata gözlerini yumdu. Arkasında ne hanlar bıraktı ne de hamamlar; bıraktığı tek şey, bir ulusun kaderini değiştiren o devasa, çelik gibi iradeydi.
Son Söz: Bir Mermiden Daha Fazlası
Bugün Çanakkale Boğazı’na bakanlar, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda sırtında mermiyle yükselen o heykeli görürler. O heykel sadece Seyit Ali’nin bir tasviri değildir; o, imkansızlıklar içindeki bir milletin nasıl şaha kalktığının, insan ruhunun mekanik güçten daha üstün olduğunun bir kanıtıdır.
Seyit Onbaşı, tarihin tozlu sayfalarında bir isim değil, her 18 Mart’ta yeniden doğan bir destandır. Onun hikayesi, bize şunu hatırlatır: En büyük ağırlıklar, sadece kas gücüyle değil, ancak büyük bir kalp ve vatan aşkıyla taşınabilir.
NOT: Bu hikaye, tarihi gerçeklikler ile edebi bir anlatımın harmanlanmasıyla oluşturulmuştur. Seyit Onbaşı’nın aziz hatırasına saygıyla…