6 AY PKK KAMPINDA YAŞADI! 😱 17 Terörist Fark Etmedi | Teşkilat Ajanı Kandil’e Gönderilince Kaçtı 🇹🇷

6 AY PKK KAMPINDA YAŞADI! 😱 17 Terörist Fark Etmedi | Teşkilat Ajanı Kandil’e Gönderilince Kaçtı 🇹🇷

Hayaletin Kışı

Bölüm 1 — 3500 Metrede Sabah

Dağ sabahları, şehirlerin hiçbir zaman öğrenemediği bir sessizlikle uyanır. Hakkâri’nin yükseklerinde, insanın nefesini bile “ses” sayan bir sessizlik… O sabah -5 dereceydi. Rüzgâr, kayaların üzerinden ince bıçaklar gibi geçiyor; nefesin buharı yüzün önünde bir an asılı kalıp sonra kayboluyordu.

Ali sabah namazını kılıyordu.

Daha doğrusu, kampın ona “Ali” dediği adam, sabah namazını kılıyordu.

Sakalı üç aydır uzuyordu, ama uzayan sakal bir süs değil, bir zırh gibiydi; kimliğin üstüne çekilmiş bir perde. Elleri nasır tutmuştu—o nasırlar, silahın soğuğundan değil, su bidonunun sert plastik kulbundan, taşın keskin kenarından, odunun kıymığından gelmişti. Karnı açtı; açlığın da bir dili vardı: önce mide, sonra öfke, sonra düşünceyi kemiren bir sis.

Etrafında on altı kişi daha namaz kılıyordu. Hepsi silahlıydı. Hepsi dağa “amaç” diye çıkmış; zamanla o amacı, bir kimliğe dönüştürmüş insanlardı. Ve kimse bilmiyordu ki Ali onların arasında bir “yabancı”ydı.

O, bir sızma adamıydı.

Kendi adını bile kullanmıyordu. Gerçek adı, bir dosyada, bir kasada, bir odanın en kuytu çekmecesinde saklıydı. Pasaportu yoktu, kimlik kartı yoktu. Ailesi onu ölü sanıyordu. Annesi geceleri sessizce ağlıyor, babası oğlunun adını ağzına almıyordu; çünkü bazı acılar, telaffuz edilince büyürdü.

Teşkilat ona “Hayalet” demişti.

Hayalet olmak, unutulmak değildi. Hayalet olmak, yaşayanların arasında ölü gibi gezmekti. Her gün aynı ateşi paylaşmak, aynı ekmeği bölmek, aynı soğuğu yutmak… Ve bir anlık bakış yanlış anlaşılırsa, bir kelime yerinden oynarsa, “hayalet” bir cesede dönüşürdü.

Ali secdeden kalktığında, sabahın ilk ışığı kayaların kenarına vurdu. O ışıkta, gölgesi kısa ve keskin görünüyordu. Sanki dağ, “Buradasın” diye imza atıyordu.

Ali o an bilmiyordu: asıl tehlike yeni başlıyordu.

Bölüm 2 — Dosyadaki Adam

Operasyon, 2019’un kış aylarında karanlık bir masada başlamıştı. Masalar her zaman karanlık olur; çünkü istihbaratta aydınlık, çoğu zaman risk demektir.

Hedef nettir: Türkiye-Irak hattında, dağların derininde saklanan bir kamp. O kamp, eylem planlamanın, militan sevkinin ve lojistiğin bir düğümü gibi çalışıyordu. Dışarıdan müdahale zor; çünkü kamp sürekli yer değiştiriyor, iz bırakmıyor, gerektiğinde karın altında kayboluyordu.

Bir gün, bir toplantıda biri, “Dışarıdan vuramayız,” demişti.

Başka biri, “İçeriden çöker,” diye cevap vermişti.

İçeriden çökertmek demek, bir insanı bir yalanın içine aylarca hapsetmek demekti. Ve o yalanın içinde, her gün yeni bir sınav vardı. Üstelik sınavı yapanlar, kuşkuyu meslek edinmiş insanlardı.

Ali’yi seçtiklerinde ona üç ay hazırlık verdiler. Otuz iki yaşındaydı. Doğu’da büyümüştü; Türkçeyi de Kürtçeyi de aksansız konuşuyordu. Hayat hikâyesi “inandırıcı” olmaya uygundu: yoksulluk, kırgınlık, kaybolmuşluk.

Onun için sahte bir geçmiş yazdılar—ama sahte geçmiş sadece kağıtla olmaz. İletişim izleri, eski fotoğraflar, kimi zaman “tesadüfen” duyan bir tanığın cümlesi… İkna, çok parçalı bir yapbozdu. Parçalardan biri eksik olursa, bütün resim yırtılırdı.

Ali’ye bir kod, bir disiplin ve bir öğüt verdiler:

“En büyük risk, aceledir.”

Ali, acele etmeyecekti. Zaten acele edemezdi. Çünkü o sahte geçmişi, sahte öfkeyi, sahte yalnızlığı her gün yeniden giyip çıkaracaktı. Bir pantolon gibi. Bir maske gibi.

Ve en kötüsü şu: Maske, bir süre sonra yüzün olur.

Bölüm 3 — Van’da Bekleyiş

Şubat ayında Van’a geldi. Eski bir mahallede küçük bir oda kiraladı. Kış, duvarların içinden sızıyordu. Her sabah aynı kahvehaneye gitti, aynı sandalyeye oturdu, aynı çayı içti. Sözleri dikkatle seçti; az konuştu, çok dinledi.

Üç hafta sonra ilk temas geldi.

Yaşlı bir adam yaklaşarak birkaç soru sordu: Nerelisin? Ne iş yaparsın? Kimsin? Ali, hazırlanmış hikâyeyi anlattı: aileyle kopuş, işsizlik, öfke, polise bulaşmışlık, kaybolmuşluk. Adam dinledi, yüzünde bir şey belli etmeden gitti.

İki hafta sonra aynı adam geri döndü.

“Bir iş var,” dedi. “Paket taşıyacaksın.”

Ali başını salladı. “Olur.”

Böylece ilk aşama başladı: küçük işler, küçük testler. Her seferinde Ali, daha içeri alındı. Bir paketin ağırlığı, bir bakışın ölçümüydü. Bir buluşmaya geç kalmamak, güvenin bir parçasıydı. Bir sözün yanlış yerde söylenmemesi, hayatta kalmanın anahtarıydı.

Aylar geçti. Bu işlerin çoğu, dışarıdan bakana basit görünürdü. Ama Ali biliyordu: asıl sınav, basit olanın içinde saklıydı. Çünkü kimse büyük yalanı bir günde yakalamaz; büyük yalan, küçük ayrıntılardan sızar.

Ağustos ayında onu Hakkâri’ye götürdüler. Bir araç, bir yol, gözleri bağlı bir yolculuk. Zaman uzadı, kilometreler karardı.

Gözleri açıldığında karşısında kampın sorumlusu duruyordu.

Azat.

Kırklı yaşlarda, deneyimli, kuşkucu bir adam. Yüzündeki çizgiler, sadece yaşın değil, “ihanet ihtimalinin” çizgileriydi. Azat’ın gözleri bir insanın içine bakmazdı; bir insanın içindeki çatlağı arardı.

“Niye geldin?” diye sordu.

Ali, hazırladığı cümleyi söyledi: “Bu devlet beni yok saydı. Kaybedecek bir şeyim kalmadı.”

Azat, kısa bir gülümsemeyle başını eğdi. “Hoş geldin,” dedi. “Ama bil: burada güven, sözle değil, kanla kazanılır.”

Ali o gülümsemenin arkasındaki cümleyi duydu: “Bir hata yaparsan ölürsün.”

Bölüm 4 — Kampın Ritmi

Kamp, kayaların arasında gizlenmiş birkaç çadırdan ibaretti. Üstleri kamuflaj ağlarıyla örtülüydü. Ateş, gündüz değil, gece yakılırdı. Duman, gökyüzüne değil, kayaların arasına saklanırdı.

İçeride on yedi kişi vardı. Her biri, Ali’ye farklı bir şüpheyle bakıyordu. Bazısı onu görmezden geliyor, bazısı gözünü üstünden ayırmıyor, bazısı bilerek küçük hakaretler savuruyordu. Çünkü şüphe, bu dağlarda bir savunma mekanizmasıydı.

İlk hafta Ali, sadece izledi. Rutinleri öğrendi:

Sabah erken kalkış, soğuk suyla abdest, namaz.
Kıt kahvaltı: ekmek, peynir, zeytin; bazen çay, bazen kar suyu.
Eğitim: silah, taktik, düzen.
Gündüz işler: su, odun, erzak, nöbet.

Kimse ona hemen silah vermedi. “Yeni gelen” olmanın bedeli buydu: önce taş taşırsın, sonra güven taşırsın.

Ali, en ağır işleri gönüllü yaptı. Çünkü bu gönüllülük, onu “kendiliğinden fedakâr” gibi gösteriyordu. Ve fedakârlık, şüpheyi bir süreliğine sustururdu.

Ama Ali’nin kafasında başka bir şey vardı: harita.

Kampın giriş çıkışları, gizli depoların yerleri, nöbet değişim saatleri… Ali, her şeyi “öğreniyor gibi” yaparken aslında hafızasında bir plan inşa ediyordu. Ve planı kurarken, aynı anda kendini kemiren bir gerçekle savaşmak zorundaydı:

Gerçek kimliği yavaş yavaş siliniyordu.

Kampın aynası yoktu. Ali yüzünü göremiyordu. Sakalın uzadığını, gözlerin çöktüğünü, zayıfladığını sadece başkalarının bakışından anlayabiliyordu. Geceleri on kişi aynı çadırda uyuyordu. Uyku bölük pörçüktü. Her hışırtı, bir elin silaha gidişi demekti.

Bazen Ali uyanır, bir an “Ben kimim?” diye düşünürdü. Sonra içinden fısıldardı:

“Sen Ali değilsin. Sen Hayalet’sin.”

Bu cümle her gün biraz daha az inandırıcı geliyordu.

Bölüm 5 — Baran ve Rojin

Kampın iki ağır ismi vardı: Baran ve Rojin.

Baran otuzlarında, uzun boylu, sert bakışlı bir adamdı. Yüzünde derin bir yara izi vardı; dudaktan çeneye inen bir çizgi. Az konuşur, konuşunca dinletirdi. Ali’ye baştan beri mesafeliydi; sanki Ali’yi bir “soru” gibi taşıyordu.

Rojin ise yirmi beş yaşlarında, zayıf yapılı ama keskin bakışlı bir kadındı. Nişan aldığında şaşmazdı. Konuşurken kelimeleri seçer; bakarken, sanki insanın arkasındaki niyeti görürdü.

Bir gün Rojin, Ali’ye yaklaşıp sordu: “Nereden geldin?”

Ali hikâyesini anlattı. Rojin dinledi. Sonra kendi hikâyesini anlattı: genç yaşta dağa çıkışı, yılların kopuşu, aşağıda bıraktığı hayatın artık ona ait olmayışı.

“Aşağıda benim için bir şey kalmadı,” dedi. “Burada en azından bir amacım var.”

Ali o an fark etti: Bu kamptaki insanların çoğu, yıllar içinde “seçim” ile “alışkanlık” arasındaki çizgiyi kaybetmişti. Bazıları gerçekten inanmıştı. Bazıları içinse geri dönüş kapısı kapanmıştı. Ama hepsinin ortak bir noktası vardı: kendilerini bir hikâyeye bağlamışlardı. O hikâye kırılırsa, geriye sadece boşluk kalırdı.

Eylül sonunda Ali ve Baran birlikte nöbet tuttu. Hava sıfırın altındaydı. Nefes buharı, karanlıkta ince çizgiler gibi görünüyordu. Baran uzun süre sessiz kaldı. Sonra birden sordu:

“Sen gerçekten inanarak mı geldin?”

Bu soru, bir mermi gibiydi. Yanlış cevap, ölüm demekti.

Ali durdu. Sonra iki katmanlı, “insan” bir cevap verdi:

“İnandığım için geldim… ama kaçacak yerim olmadığı için de kaldım.”

Baran, güneşin ilk çizgileri kayalara vurana kadar sustu. Sonra ilk kez gülümsedi.

“İyi cevap,” dedi. “Hepimiz aynı sebepten buradayız.”

O günden sonra Baran’ın bakışı değişti. Ali’yi “kardeşim” diye çağırdığı gün, Ali’nin içinden bir parça daha koptu. Çünkü kardeşlik kelimesi, en tehlikeli bağdı: insanı yumuşatır.

Ve yumuşamak, sızma adamının lüksü değildi.

Bölüm 6 — Ankara’daki Sessizlik

Bu arada Ankara’da, güvenli bir odada, başka bir sessizlik vardı: haber bekleme sessizliği.

Operasyon komutanı Kasırga, ellili yaşlarında, gri saçlı, yüzünde yılların çizgilerini taşıyan bir adamdı. Dosyaya baktı.

“Son temas ne zaman?” diye sordu.

Analist, ekrana baktı. “Kampa girmeden önce. Sonrasında yok.”

Üç olasılık vardı: yakalanma, iletişimsizlik, ölüm.

Kasırga, masanın kenarına parmağını vurdu. “Üç ay daha,” dedi. “Üç ay bekleriz. Sonra… kayıp.”

Kayıp demek, resmi olarak “ölü” sayılmak demekti; ama daha acısı, geride kalanların yas tutabilmesi için bile bir kesinliğe ihtiyaç duymasıydı.

Kasırga, içten içe Ali’ye güveniyordu. “O çocuk güçlü,” diye düşündü. “Eğer hayattaysa bir yol bulur.”

Ama istihbaratta “güven” bile bir kumardı.

Bölüm 7 — Kırılma Noktası

Ekim sonunda kampın havası değişti. Nöbetler arttı. İnsanların konuşmaları azaldı. Azat bir akşam herkesi topladı.

“Türkiye içinde bir eylem olacak,” dedi. “Bir tim hazırlanıyor.”

Ali’nin kalbi hızlandı ama yüzünde hiçbir şey göstermedi. Eğer bu bilgi dışarı çıkarsa, saldırı önlenebilirdi. Eğer çıkmazsa, bir yolda bir konvoy, bir patlama, bir ölüm listesi…

O gece Ali uyumadı. Plan yaptı: iletişim yoktu. Telefon yoktu. Telsizler sınırlıydı. Dış dünyaya ulaşmanın yolu, “şansa bırakılmış” bir işaretti. Ali, geçmişte öğretilmiş bir yöntemi hatırladı: arama timlerinin zaman zaman kontrol ettiği, “tesadüfen bulunabilir” bir işaret noktası.

Sabaha karşı, nöbet değişiminde kampın dışına çıktı. Tuvalete gidiyormuş gibi yaptı. Cebinden küçük bir kâğıt çıkardı. Çok kısa, çok yalın bir uyarı yazdı—ne kadar az kelime, o kadar az iz.

Sonra kâğıdı, belirgin bir kaya oluşumunun yakınına, taşların altına sakladı.

Döndü.

Ve bekledi.

Bu bekleyiş, insanın kendi kalbini dinlemesi gibi bir şeydi. Kalp her atışta “Ya bulunmazsa?” diyordu. “Ya bulunursa ve iz sürerlerse?” diyordu. “Ya ben yakalanırsam?” diyordu.

İki gün sonra tim yola çıktı.

Ali onları izledi. İçinden dua etti—ama bu dua, kendisi için değil, bilmediği insanların hayatta kalması içindi.

Aynı gün öğleden sonra, kâğıt bulundu. Ankara’ya iletildi. “Hayalet” kodu tanındı.

Ve saldırı önlendi.

Birkaç saat içinde her şey değişti: güzergâhlar değişti, güvenlik arttı, tim pusuya düştü. Çatışma kısa sürdü. Sonuç ağırdı: tim etkisiz hale getirildi. Baran öldü. Rojin yaralandı ve yakalandı.

Ali, bunu kampta öğrendiğinde içi buz kesti. Baran’ın “kardeşim” dediği adamın öldüğünü bilmek… Ve bunun, Ali’nin küçük bir kâğıt parçasıyla başladığını bilmek…

İstihbaratta başarı, bazen insanın midesine taş gibi otururdu.

Azat o gece herkesin yüzüne ayrı ayrı baktı. Üç kayıp, bir tesadüf değildi.

“İçimizde biri var,” dedi.

Kampın havası bir tel gibi gerildi. Şüphe, artık “günlük rutin” değil, “av” demekti.

Bölüm 8 — Azat’ın Oyunu

Azat sorguya başladı. Herkesi tek tek konuşmaya aldı. Ali sırası geldiğinde sakin kaldı. Korku göstermedi. Fazla sakin olmamaya da çalıştı; çünkü fazla sakinlik, yalanın maskesiydi.

Azat, Ali’ye uzun uzun baktı. Sonra ertesi gün bir karar açıkladı:

“Yarın keşfe çıkıyoruz. İkimiz.”

Bu cümle, “yalnız kalacağız” demekti. Yalnız kalmak, sızma adamı için en tehlikeli yerdi. Çünkü kalabalık bazen korur; yalnızlıkta göz, bıçak gibi keskinleşir.

Ertesi gün yola çıktılar. Saatler yürüdüler. Hiç konuşmadılar. Öğleden sonra bir kayanın yanında durdular. Azat’ın elinde tabanca vardı.

“Sen kimsin?” diye sordu.

Ali, hazırladığı cevabı söyledi: “Ailesini kaybetmiş, devletten nefret eden ve kaybedecek şeyi kalmamış bir adamım.”

Azat uzun süre baktı. Sonra tabancayı indirdi.

“Tamam,” dedi. “İnanıyorum.”

Ama Ali, Azat’ın inanmadığını biliyordu. Bu, bir oyundu. Azat “inanıyorum” derken aslında şunu demişti:

“Şimdilik.”

Kasım geldi. Kar düştü. Hava -10’lara indi. Ali zayıflamıştı. Kilo vermiş, yüzü çökmüş, gözleri kararmıştı. Gece kabusları görüyordu. Kendi kendine fısılduyordu:

“Kim olduğunu hatırla.”

Ama her gün bu cümle daha çok bir masal gibi geliyordu.

Ve tam o sırada, asıl kırılma geldi.

Aralık başında Azat yaklaştı.

“Yarın,” dedi, “üst yönetim seni görmek istiyor. Daha büyük bir yere gideceksin.”

Ali’nin kanı dondu.

Büyük yere gitmek demek, daha sert testler demekti. Daha fazla sorgu, daha fazla risk… Ve Ali için bir felaket senaryosu: iletişim tamamen kesilebilir, altı aylık emek boşa gidebilirdi. Üstelik şüphe büyümüşken…

Ali o gece karar verdi: kaçacaktı.

Kaçmak, sızma adamının en büyük itirafı gibiydi. Ama bazen itiraf, hayatta kalmanın tek yoluydu.

Bölüm 9 — Beyaz Karanlık

Gece yarısı çadırdan çıktı. Kar yağıyordu. Yoğun. Görüş mesafesi birkaç metreye düşmüştü. Ay yoktu. Sadece “beyaz karanlık” vardı. Nöbetçi ateşin yanındaydı, sırtı dönüktü.

Ali adım adım ilerledi. Durdu. Dinledi. İki adım daha. Nefesini tuttu. Kalp atışları kulaklarında çınlıyordu.

En tehlikeli kısım, kamp çevresindeki mayınlı hatlardı. Ali, haftalar önce ezberlemişti: bazı taşların dizilişi, bazı izlerin arasındaki boşluklar… “Yanlış yer, son nefes” demekti.

Ellerini karın içine soktu. Soğuk, bir süre sonra acı olmaktan çıktı. El, bir nesneye dönüştü. Zihin, yalnızca “bir adım daha” dedi.

Yarım saat sonra mayınlı hattı geçti.

Sonra koşmaya başladı.

Dağın yamacından aşağı, kayarak, düşerek, kalkarak… Ciğerleri yanıyordu. Ayakları uyuşmuştu. Dudakları çatladı. Ama durmadı. Çünkü durursa, sabah olduğunda yakalanırdı.

Bir gün yürüdü. İkinci gün, daha yorgun kalktı—ama arkasından gelen ayak seslerini duyunca, yorgunluk “lüks” olmaktan çıktı.

Azat bir takip ekibi göndermişti.

Ali, kar fırtınasının içinde koştu. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece “batı” diye düşünüyordu. Bir noktada uzakta bir bina gördü. Beton. Bayrak direği. Türk bayrağı.

Bir karakol.

Son yüz metre, hayatın en uzun yüz metresiydi.

Arkasından silah sesleri duydu. Mermiler, havayı yırtan ıslıklar gibi geçti. Ali düşmedi. Kapıya ulaştı, yumrukladı.

“Açın!” diye bağırdı.

Kapı açıldı. İki asker silah doğrultmuştu; çünkü dağda gelenin kim olduğu, çoğu zaman sonradan anlaşılır.

Ali içeri sendeledi. Yere yığıldı.

“Ankara’yı arayın,” dedi, dili damağına yapışmış halde. “Kod… Hayalet…”

Ve gözleri kapandı.

Bölüm 10 — Dönüş ve Bedel

Ali Ankara’ya getirildiğinde yoğun bakımdaydı. Hipotermi, donma, yetersiz beslenme… Vücudu, altı ayın hesabını çıkarıyordu. Bazı dokular kurtarılamadı. Bazı kayıplar, “yaşamak” için ödenen bedellerdi.

Dördüncü gün gözlerini açtığında yanında Kasırga vardı. Adam, dosyayı bir kenara bırakmış; yüzünde ne zafer ne öfke vardı. Sadece yorgun bir insan ifadesi.

“Konumu anlat,” dedi.

Ali konuştu. Kampın genel yerini, yapısını, liderini, depolama alanlarını… Teknik ayrıntılara boğmadan, operasyonun yapılabilmesi için gereken çerçeveyi verdi. Sesi kısık, nefesi kısa, ama hafızası netti. Çünkü aylarca o haritayı zihninde taşımıştı.

İki hafta sonra güvenlik güçleri operasyon yaptı. Gece. Soğuk. Kısa ve yoğun. Kamp dağıtıldı. Bazıları etkisiz hale getirildi, bazıları teslim oldu. Azat yakalandı. Kamptan çıkan belgeler, daha geniş bir ağın kapısını araladı.

Sonraki aylarda ardışık operasyonlar oldu. Yeni riskler önlendi. Yeni canlar kurtuldu. Bu, devletin dilinde “başarı”ydı.

Ama Ali için başarı, hastane odasının gece sessizliğinde başka bir şeydi.

Çünkü Ali, her gece aynı kâbusa gidiyordu: o kamp, o ateş, o bakışlar… Azat’ın sesi… Baran’ın “kardeşim” deyişi… Ve sonra, Baran’ın ölümü.

Ali bazen uykudan ter içinde uyanıyor, “Ben onu ben mi öldürdüm?” diye düşünüyordu. Mantığı, “Hayır, sen bir saldırıyı önledin” diyordu. Ama duygu, mantığın dilini konuşmaz.

Teşkilat ona psikolojik destek sağladı: travma terapisi, seanslar, ilaçlar. Bazı geceler iyi geçti. Bazı geceler, kar yağınca, her şey baştan başladı.

Bir gün terapisti sordu:

“Değdi mi?”

Altı ay. Birkaç parça kayıp. Ruhun içinde açılan çatlaklar. Karşılığında engellenen saldırılar, kurtulan insanlar, eve dönen askerler…

Ali uzun süre sessiz kaldı. Pencereden dışarı baktı. Şehirde kar yoktu. Ama zihninde dağ hep karlıydı.

“Görev benden büyüktü,” dedi sonunda. “Ben araçtım.”

Sonra ekledi, sesi neredeyse bir fısıltıya indi:

“Bir şeyin ‘değip değmediğini’ hesaplayabilen insanlar, bu işi yapmamalı belki de. Çünkü bu işin hesabı yok. Sadece ağırlığı var.”

Bölüm 11 — Yeni Kimlik, Eski Sesler

Ali emekli edildi. Genç yaşta. Ama başka seçenek yoktu. Yüzü tarif edilmişti. Kimliği risk altındaydı. Saha, artık ona mezar olabilirdi.

Yeni bir kimlik verildi. Batı’da küçük bir şehir. Sessiz bir ev. Komşular, onu sakatlıktan emekli olmuş bir memur sandı. Sabahları bakkala giden, akşamları erken yatan bir adam…

Ama Ali’nin içinde hâlâ dağın rüzgârı vardı.

Her kar yağdığında, Hakkâri’yi hatırladı. Her sessizlikte, Azat’ın “Sen kimsin?” sorusu kulağında çınladı. Bazen geceleri uyanıp ellerine baktı; nasırların yerini artık başka izler almıştı.

Bir gün, küçük bir parkta yürürken çocukların kartopu oynadığını gördü. Çocuklar güldü, bağırdı, düştü, kalktı. Ali durdu. Uzun süre izledi. Çünkü o gülüşlerin içinde, altı ay boyunca uğruna yaşadığı şey vardı: normal hayat.

Ve belki de, o an ilk kez, içindeki cümle biraz daha gerçek geldi:

“Sen Ali değilsin… ama hâlâ insansın.”

Hayaletlik, insanlıktan vazgeçmek demek değildir. Hayaletlik, insanlığını kimseye göstermeden taşımaktır. Her gün, kimse fark etmeden.

Ali eve döndü. Kapıyı kapattı. Pencerenin önünde bir süre durdu. Sonra, sanki yıllardır ilk kez, derin bir nefes aldı.

Dağların nefesi değil.

Kendi nefesi.

Ve o nefes, hâlâ buhar olmasa da, hâlâ ağırdı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News