Uykudan Uyandılar, 7 Dakikada Havalandılar! Türk Pilotların İnanılmaz Müdahalesi

.
.

Gece, Diyarbakır semalarında ağır bir örtü gibi çökmüştü. Ay henüz ufkun ardından yeni yükselmişti ve zayıf ışığı, sonsuz gibi görünen düzlüklerin üzerine ince bir gümüş tabaka seriyordu. 8. Ana Jet Üssü, bu sessizliğin ortasında dev bir gölge gibi duruyordu. Çoğu bina karanlığa gömülmüş, yalnızca kontrol kulesi ve operasyon merkezinden yayılan ışıklar gecenin içinde küçük birer ada gibi parlıyordu.

Saatler gece yarısını çoktan geçmişti. Üssün büyük bölümü uyuyordu. Pilotlar, gün boyu süren yoğun eğitimlerin ardından derin bir uykuya dalmıştı. Ama bu sessizlik, her zaman olduğu gibi, kırılmaya hazır bir cam gibiydi. Çünkü burası sıradan bir yer değildi. Burada her an her şey değişebilirdi.

Operasyon merkezinde, radar ekranlarının önünde oturan Astsubay Cengiz Polat, rutin gece vardiyasını sürdürüyordu. Gözleri sürekli hareket eden yeşil izlerin üzerinde geziniyor, zihni ise alışılmış bir sakinlik içindeydi. Bu tür geceler genelde sıkıcı olurdu. Ama o, sıkıcılığın tehlikeden daha iyi olduğunu bilenlerdendi.

Ta ki ekranın köşesinde beliren küçük bir nokta dikkatini çekene kadar.

Başta bunun bir hata olduğunu düşündü. Radar bazen yanıltıcı olabilirdi. Ama birkaç saniye sonra o nokta hâlâ oradaydı. Dahası, hareket ediyordu.

Cengiz doğruldu. Parmakları hızla klavyede gezindi. Verileri kontrol etti. Hedef tanımlanamıyordu.

“Komutanım,” dedi sesi bir anda ciddileşerek. “Tanımlanamayan bir hedef tespit edildi.”

Nöbetçi komutan Binbaşı Hakan Şahin başını kaldırdı. Birkaç adımda radar ekranının yanına geldi. Gözleri dikkatle ekrandaki izi inceledi.

“Hız?” diye sordu.

“Dört yüz knot civarında.”

“İrtifa?”

“On beş bin fit.”

Binbaşı Şahin kaşlarını çattı. “Transponder?”

Cengiz başını salladı. “Kapalı.”

O an odadaki hava değişti. Sessizlik yerini görünmez bir gerilime bıraktı.

“Rotası?” diye sordu binbaşı.

“Kuzeye… doğrudan sınırımıza doğru.”

Binbaşı Şahin derin bir nefes aldı. Bu, iyi bir işaret değildi. Gece yarısı, transponder kapalı bir hava aracı, askeri profile yakın hız ve irtifayla Türkiye sınırına yaklaşıyordu.

Karar vermesi sadece birkaç saniye sürdü.

“Scramble alfa ekibi.”

Alarm düğmesine bastı.

Bir anda tüm üs değişti.

Sireni andıran alarm sesi gecenin sessizliğini parçaladı. Kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladı. Hoparlörlerden yankılanan ses tüm binaları doldurdu:

“Alfa ekibi scramble! Bu bir tatbikat değildir!”

Pilot barınma binasında Yüzbaşı Kaan Demir gözlerini açtığında kalbi çoktan hızlanmıştı. Alarm sesi kulaklarında çınlıyordu. Düşünmeden yataktan fırladı.

Bu anı yüzlerce kez zihninde yaşamıştı.

Yan odada Teymen Burak Yılmaz da aynı anda uyanmıştı. İkisi de tek kelime etmeden koridorda karşılaştı. Göz göze geldiler. Konuşmaya gerek yoktu.

Koşmaya başladılar.

Hazırlık odasına girdiklerinde tulumlar hazırdı. Her hareketleri mekanik bir kesinlik taşıyordu. Fermuarlar çekildi, kemerler bağlandı, kasklar alındı.

Otuz saniye.

Sonra hangara doğru koşmaya başladılar.

Hangar kapıları açıktı. İki F-16, karanlığın içinde sessizce bekliyordu. Ama bu sessizlik aldatıcıydı. Çünkü bu makineler birkaç dakika içinde gökyüzünü titretecek güçteydi.

Teknisyenler son kontrolleri yapıyordu.

“Uçaklar hazır komutanım!” diye seslendi başteknisyen.

Kaan Demir başıyla onayladı. Merdiveni tırmanıp kokpite geçti. Oturduğu anda zihni tamamen göreve odaklanmıştı. Parmakları düğmeler üzerinde hızla hareket etti.

Motor çalıştı.

Burak da aynı anda kendi uçağında aynı süreci tamamlıyordu.

Dakikalar değil, saniyeler önemliydi.

“Alfa One hazır.”

“Alfa Two hazır.”

Kontrol kulesinden izin geldi.

“Kalkış serbest. Hedef sınıra yirmi beş mil.”

Frenler bırakıldı.

Afterburner devreye girdi.

İki F-16 karanlık piste doğru fırladı ve birkaç saniye içinde gökyüzüne yükseldi.

Görev başlamıştı.


Gökyüzünde tırmanırken Kaan Demir durumu analiz ediyordu. Hedef hâlâ aynı rotada ilerliyordu. Sabit hız, sabit irtifa.

“Burak, ne düşünüyorsun?”

“Profil keşif aracına benziyor komutanım… belki İHA.”

“Ben de öyle düşünüyorum.”

Kuleyle bağlantı kuruldu.

“Radar kesiti küçük. Muhtemelen insansız hava aracı. Silahlı olabilir.”

Bu bilgi her şeyi değiştirdi.

Beş dakika sonra hedef radar ekranında daha net görünüyordu. Ardından görsel temas sağlandı.

Gerçekten bir İHA’ydı.

Orta boyutlu, karanlık gökyüzünde zar zor seçilen bir siluet.

Ama rotası tehlikeliydi.

Sınıra sadece on mil kalmıştı.

Kaan Demir uluslararası frekansı açtı.

“Kimliği belirsiz hava aracı. Türk hava sahasına yaklaşıyorsunuz. Rotanızı değiştirin.”

Cevap yoktu.

İkinci uyarı yapıldı.

Yine cevap yoktu.

İHA ilerlemeye devam etti.

Beş mil.

Artık zaman daralıyordu.

“Burak, arkada kal. Yakın geçiş yapacağım.”

Kaan Demir uçağını hızla İHA’nın önüne geçirdi. Çok yakın bir mesafeden geçiş yaptı.

Jet akımı küçük hava aracını sarstı.

İHA sarsıldı ama düşmedi.

“İnatçı,” diye mırıldandı Kaan.

İkinci geçiş daha agresifti.

Bu kez sadece birkaç metre mesafeden geçti.

İHA neredeyse ters döndü ama yine toparlandı.

Ve sonra…

Rotasını değiştirdi.

Batıya döndü.

Kaan’ın içinden bir şeylerin ters gittiğini hissetti.

“Batı mı?” dedi.

Zihninde harita canlandı.

Enerji tesisleri.

Altyapı hedefleri.

Bu kötüydü.

Kuleyle hızlı bir iletişim kuruldu.

“Gerekirse etkisiz hale getirin.”

Artık karar anıydı.

Burak hedefi kilitledi.

Ama Kaan tetiğe basmadı.

Bir an düşündü.

Sonra farklı bir şey denemeye karar verdi.

“Bekle Burak.”

Uçağını İHA’nın arkasına aldı. Çok yaklaştı.

Neredeyse tehlikeli bir mesafe.

Sonra afterburner’ı tam güç açtı.

Alevler ve jet akımı doğrudan İHA’ya çarptı.

Bu bir riskti.

Ama işe yaradı.

İHA sarsıldı.

Kontrol yüzeyleri zarar gördü.

Ve ardından…

Kontrolden çıktı.

Dönerek düşmeye başladı.

Birkaç saniye sonra yerde küçük bir patlama oldu.

Sessizlik geri geldi.


“Görev tamamlandı,” dedi Kaan.

“Tek kurşun harcanmadı.”

Üsse dönüş yolunda Burak sessizliği bozdu.

“Komutanım… az önce ne yaptınız?”

Kaan hafifçe gülümsedi.

“Yaratıcılık.”

Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyordu.

Yeni bir gün başlıyordu.

Ama o gece, sadece bir görev değil, bir ders olmuştu.

Hazırlık, hız, disiplin… ve gerektiğinde kuralların dışına çıkabilme cesareti.

Çünkü bazen en güçlü silah, düşünme biçimiydi.

Ve gökyüzünde kazananlar, sadece en hızlı olanlar değil, en doğru kararı en hızlı verenlerdi.