Ocak 1987’de İstanbul’da iki kardeş karda kayboldu… 22 yıl sonra gizli bir mektup her şeyi ortaya çı
.
.
Kaybolan Kardeşlerin Hikayesi
Ocak 1987, İstanbul’un soğuk ve kasvetli bir kış günüydü. İstanbul’un en soğuk kışı yaşanıyordu. Eyüp Sultan’ın dar ve taş sokaklarında, kar yağışı her şeyi beyaza bürümüştü. Herkes evlerine kapanmış, sokaklar bomboştu. Ancak bir anne, o soğuk günün sabahında çocuklarını kaybetmişti. Saliha, sadece ekmek almak için fırına giden iki çocuğunun bir daha geri dönmeyeceklerini hiç bilmeden evden çıkmalarını izlemişti. Hüseyin ve Cemil, o sabah annelerine söz vermişlerdi; sadece ekmek alacaklar ve geri döneceklerdi. Ancak o günden sonra, annelerinin gözleri, her gün onları bekleyen, her an onları hayatta görme umuduyla dolu oldular. Ama ne yazık ki, o günün kar fırtınasında iki küçük çocuk bir daha geri dönmedi.
İstanbul’da kaybolan iki çocuk, o günden sonra herkesin dilindeydi. O gün mahallenin sakinleri, komşuları, hatta polisler dahi, çocukları bulmak için her türlü çabayı gösterdi. Ancak hiçbir iz bulamadılar. Saliha, çocuklarının kaybolduğu ilk günden itibaren, sokak sokak, mahalle mahalle her gün onları aramaya devam etti. Zamanla komşularından biri, “Radyolu deli,” diye bahsetmeye başladı. Kimse ona inanmadı. Onun tek başına, elinde eski bir radyo ile sokaklarda dolaşması, halk tarafından tuhaf karşılandı. Hatta bazıları ona “Çocuklarını satmıştır,” diye dedikodu yapmaya başladı. Ne yazık ki, Saliha’nın tüm çabaları, yıllar boyunca sessizce yok sayıldı.

22 yıl geçti, İstanbul değişti, insanlar evlendi, büyüdü, yeni nesiller geldi. Ancak Saliha, çocuklarını her geçen gün daha çok kaybetti. Bir sabah, 2009 yılında, bir sosyal sığınma evinde genç bir doktor, eski ve yıpranmış bir çocuk montu buldu. O mont, zamanın yıprattığı, ama her geçen yıl kaybolan çocukların anılarını barındıran bir parçaydı. Bu montun cebinde, solmuş, sararmış bir kağıt parçası vardı. Kağıtta basit bir el yazısıyla yazılmış bir not vardı: “Eğer birisi bu mektubu bulursa anneme Cemil’in hala hayatta olduğunu söyleyin. Beni bulmaya gidiyorum. Lütfen anneme söyleyin, ağlamasın. Biz eve döneceğiz.”
Genç doktor Tamer, Saliha’nın acılı, derin gözlerine bakarken, içindeki bir şeyi anlamaya çalıştı. Bu basit yazı, Tamer’e tanıdık gelmişti. İçindeki ses, ona bir şeyler fısıldıyordu. O yazı, kaybolan iki çocuğun, Hüseyin ve Cemil’in annesi Saliha’nın kaybolmuş, ama hiç bitmeyen arayışının bir kanıtıydı.
Tamer, Saliha’ya doğru yaklaşarak, “Teyze, bu montun var. Niye üşüyorsun?” diye sordu. Saliha, sadece montun cebini işaret etti. Tamer, nazikçe cebinden kağıdı çıkardı ve okudu. Hüseyin ve Cemil’in kaybolduğu o kış sabahı, artık sadece bir hatıra değil, Tamer’in zihninde yankı bulan bir soruydu.
Saliha, 22 yıl boyunca her gün aynı ritüeli tekrarlamıştı. O sabah, çocuklarını kaybettiği günden beri hiçbir şey değişmemişti. Bir çocuğu, en sevdiği montla kaybolan bir annenin hayatındaki her gün, acının yüküyle geçmişti. Tamer, bu gerçeği bulmuştu, ancak onu anlamak kolay değildi.
Hüseyin ve Cemil’in kaybolduğu o kıştan 22 yıl sonra, Tamer’in hayatı, Saliha’nın kaybolan çocuklarının sırlarını keşfetmeye başlamıştı. Ama soru işaretleri çoğaldıkça, hayatının kaybolmuş bir parçasının nereye ait olduğu, kim olduğunu öğrenmek, her geçen gün daha da zorlaşıyordu. 22 yıl önce bir çocuğun kaybolması, bugüne kadar süren bir sessizliğin parçasıydı.
Tamer, Saliha’nın hayatına derinden dokunan bir soru sormaya karar verdi. Bir gün, sosyal hizmetler devreye girdi ve Saliha’yı bir bakım evine yerleştirdi. Tamer, bir gün Saliha’nın eski montunu ve cebinde bulunan o eski mektubu bulduğunda, her şeyin gerçeğe dönme zamanı geldiğini anlamıştı.
Tamer’in araştırmaları, 22 yıl önce kaybolan çocuklar ve onların anneleri hakkında daha fazla ipucu ortaya çıkardı. Saliha’nın eski evine giden bir yolculuğa çıkmadan önce, Tamer, Saliha’ya gerçeği anlatmaya karar verdi. O eski mektup, Tamer’in aklındaki tüm soru işaretlerini aydınlatmaya başlamıştı.