20 Dolara Bir Kız Satın Aldı… Ama Kızın Sonra İstediği Şey Dağ Adamının Kalbini Kırdı

Karlı Sırtların Ardındaki Ev
Bölüm 1 – Rüzgârın Dilini Bilen Adam
Colorado’nun yükseklerinde rüzgâr, yalnız yaşayanların adını kolay ezberlerdi. Kayalara çarpar, çam iğnelerinin arasından geçer, karlı sırtların üstünde ince bir ıslık gibi uzardı. Orada, dünya şehirlerdeki gibi “yarın” diye bir vaat sunmazdı. Dağ, sadece “şimdi” derdi: şimdi odun kes, şimdi iz takip et, şimdi ateşi diri tut; yoksa gece seni yutar.
Ezra Hawthorn bunu gençliğinden beri biliyordu. Otuzlarının sonuna yaklaşmıştı ama yüzündeki çizgiler elli yaşındaki bir adamın çizgileri kadar derindi. Gözlerinde, kimi insanların ömrü boyunca görmediği kadar çok kış birikmişti. Kulübesi, yarım yamalak bir patikanın sonunda; kavakların, çamların ve taşların arasında saklıydı. Tek odalı, taş şömineli, çatısı her sonbahar yeniden onarılan bir yer.
Kasabaya ayda bir inerdi. Copper Creek küçük bir yerdi: çamurlu sokaklar, dumanlı bacalar, sabahları bile yarım sarhoş görünen adamlar, akşamları ise daha da sarhoş olanlar. Ezra kimseyle kavga etmezdi; kavga etmesine gerek yoktu. Omzundaki eski tüfek, konuşmak yerine onun adına konuşurdu.
Onun sessizliği kibirden değil, kayıptandı.
Beş yıl önce karısı Mary’yi ve küçük kızı Sera’yı bir haftada kaybetmişti. Hastalık dağlarda hızlı koşardı; bir evin kapısını çalar, içeri girer, ateş yakar ve sonra sanki hiç gelmemiş gibi çekilirdi. Geriye, küllenmiş bir ocak gibi bir adam bırakırdı.
Ezra kendine bir kural koymuştu: Kalbine bir daha kimseyi sokma. Çünkü kalbin içine giren, bir gün mutlaka çıkardı. Dağdaki yalnızlık ise çıkmazdı. Soğuk gibi, taş gibi, sabah sisi gibi hep oradaydı.
O gün kasabadan dönüş yolunda, patikaya dönmeden önce alışkanlıkla salona uğradı. İçki içmek için değil—en azından yalnızca onun için değil. İnsan, bazı kapılardan çıkınca nefes alabileceğini sanırdı. Ezra’nın nefesi, o kapılardan bazen biraz daha az yanarak çıkardı.
Broken Wheel’in kapısını itip içeri girdiğinde, her zamanki ağır koku yüzüne çarptı: tütün, ter, bayat bira ve eski tahtaya sinmiş umutsuzluk. Barın ucuna geçti, sırtını duvara verdi. Bir kadeh viski istedi; tek kelimeyle. Bardağı önüne geldiğinde, gözleri anlık boşluğa daldı.
Sonra bir ses yükseldi.
Bir adamın sesi; kelimeleri birbirine dolanmış, içi para hesabıyla dolu.
“Yirmi dolar… Yirmi dolara… anlaşırız.”
Sözlerin ardında, Ezra’nın midesini geren başka bir şey vardı. “Anlaşma” diye anılan şeyin ne olduğu, odadaki herkesçe anlaşılmıştı. Belli belirsiz bir kıpırdanma oldu; ama kimse yerinden kalkmadı. İnsanlar, başkalarının günahına tanık olmayı severdi; günahı durdurmayı değil.
Ezra’nın boynundaki damar sertleşti. Kadehi bıraktı.
Ve başını çevirdi.
Bölüm 2 – Yirmi Doların Sessizliği
Poker masalarının yanında, yüzü toprak gibi solmuş bir adam sallanıyordu. Üstündeki giysiler ona ait değildi sanki; omuzları düşmüş, bakışları darmadağın. Yanında küçük bir kız duruyordu. Sekiz, belki dokuz yaşında. Elbisesi yıpranmış, saçları birbirine karışmış; ama gözleri—gözleri dağ gölü kadar parlak, o parlaklığın içinde de fazla erken öğrenilmiş bir korku vardı.
Adam, kızın kolunu çekiştirdi; sanki bir çuvalı yerinden oynatır gibi. “Bakın,” dedi, “çalışır. Temizler. Hayvanlara bakar.”
Bir adam masadan homurdandı: “Kendi çocuğun değil mi o?”
Sarhoş adam, tükürüğünü yutmaya çalıştı. “Benim, evet. Ama… at almam lazım. Yoksa… yoksa…” Cümle dağılırken, yüzünde çaresizlikten çok bir tür bozuk gurur belirdi. Kız ise yere bakıyordu. Elinde küçük bir bez bohça vardı; onu göğsüne sıkıştırmıştı. Sanki bohça, onun tek kapısıydı.
Ezra’nın içi, yıllardır kapalı tuttuğu bir kapı gibi gıcırdadı. Bir an kendini çocukluğunda gördü: bir masanın kenarında, yetişkinlerin konuşmasını izlerken; konuşulan şeyin insan olmadığını bilip de buna söz bulamazken. O anı hatırlamak istemezdi. Ama bazı anılar, kapıyı tekmelerdi.
Ezra’nın ağzından, düşünmeden bir cümle çıktı:
“Alırım.”
Oda bir anda sustu. Sanki piyano bile utanmış gibi susmuştu.
Sarhoş adam döndü. “Ne dedin sen?”
Ezra cebinden küçük bir kese çıkardı. İçindeki gümüşleri bara tek tek dizdi. “Yirmi dolar,” dedi. “Burada.”
Bu para, onun kışa ayırdığı paranın çoğuydu. Ama şimdi paranın başka bir adı vardı: engel. Engel kalkınca, kız bir daha satılmayacaktı.
Sarhoş adam paraya baktı. Kızın yüzüne bile bakmadan gülmeye çalıştı. “Demek anlaşırız, Hawthorn,” dedi. Kızın omzuna dokundu; dokunuş şefkat değildi, mühür gibiydi. “Hadi. Yeni yerin belli oldu.”
Ezra bir adım attı. Kızın yüzü kireç gibi beyazdı.
O an Ezra, yaptığı şeyin gerçek ağırlığını hissetti. Öfkeyle başlayan karar, şimdi bir insanın kaderine dönüşüyordu. Ezra’nın planı yoktu. Sadece bir “hayır”ı vardı.
“Gel,” dedi sertçe. Kız irkildi, ama yerinden kıpırdamadı. Ezra, sesini yumuşatmayı bilmeyen bir adamdı; yıllardır “nazik olmayı” kullanmamıştı. Yine de cümlesini tekrar etti, bu kez daha yavaş: “Gel. Gidiyoruz.”
Kız, bohçasını biraz daha sıktı. Sonra küçük ayaklarıyla, talaşlı zeminde yavaşça ilerledi. Salonun bakışları sırtlarına yapıştı. Kimse bir şey söylemedi. Bu sessizlik, kasabanın ayıbı gibi ağırdı.
Dışarı çıktıklarında gün ışığı göz yakıyordu. Ezra, katırına malzemeleri yükledi. Kız birkaç adım ötede bekledi; rüzgâr, onun ince elbisesinin içinden geçiyordu.
Ezra, kızın adını ilk kez o an sordu: “Adın ne?”
Kızın sesi, kardan çıkan ince bir dal gibi kırılgandı. “Emma.”
Ezra başını salladı. “Ben Ezra.”
Adlar söylendiğinde, dünya biraz daha gerçek olurdu. Ezra bunu istememişti belki. Ama artık geri dönüş yoktu.
Bölüm 3 – Kulübenin Kapısı ve Sınırları
Yol, kasabadan çıkınca hızla yalnızlaştı. Çamlar sıklaştı, taşlar büyüdü, hava sertleşti. Ezra önden yürüyordu; katırı çekiyor, tüfeğini omzunda taşıyordu. Emma katırın üzerinde oturuyordu; elleri eğerin boynuzuna sıkı sıkıya tutunmuştu. Konuşmuyordu. Konuşsa da çıkacak kelimeleri yoktu belki.
Patikanın kenarında küçük bir pınarda durdular. Ezra elleriyle su içti; sonra Emma’ya baktı. “İstersen iç.”
Emma inmek istemedi önce. Sonra yavaşça indi; suya yaklaşırken bir adım geri çekilecek gibi oldu. Sanki su bile onu kandırabilirdi. Ezra buna bir şey demedi. İnsan, korkuyu konuşarak değil, sabırla yenerdi.
Emma birkaç yudum aldı. Sonra bohçasına baktı.
“Onun içinde ne var?” diye sordu Ezra.
Emma tereddüt etti. “Annemden kalan mendil,” dedi. “Ve… biraz ekmek.”
Ezra, torbasından kuru et çıkardı; uzattı. Emma, bir tuzak görür gibi baktı. Ezra eli havada sabit durdu. Geri çekmedi. Kız yavaşça aldı. Küçük bir ısırık aldıktan sonra gözlerini kapattı; tadı değil, güveni tartıyordu.
Güneş batarken kulübe göründü. Dışarıdan bakınca, yalnız bir adamın yalnız evi gibiydi. Emma ise kapının önünde durup uzun uzun baktı. Sanki kapı bir ağızmış da onu yutacakmış gibi.
İçerisi düzenliydi. Fakirdi ama temizdi. Bir yatak, bir masa, iki sandalye, raflarda tabaklar. Şömine soğuktu.
Ezra ateşi yaktı. Alevler duvara vurunca, odanın köşelerindeki karanlık biraz geri çekildi.
“Otur,” dedi Ezra.
Emma sandalyeye oturdu ama tam oturmadı; sanki kalkıp kaçmaya hazırdı. Bohçası kucağındaydı.
Ezra fasulye kaynattı. Kızın önüne daha büyük payı koydu. Emma bakakaldı. Alıştığı dünyada, büyük paylar güçlülerin olurdu.
“Ye,” dedi Ezra.
Emma yedi. Yavaş yedi. Bitmesin diye.
Gece olunca Ezra yere battaniye serdi. “Yatak senin,” dedi. “Ben burada uyurum.”
Bir süre sonra dönüp baktığında Emma sandalyede yoktu. Kulübenin köşesinde, duvara yapışmıştı. Gözleri büyümüştü.
Ezra anladı. Kız, “yabancı bir adamın kulübesi” denilen şeyin genellikle ne anlama geldiğini biliyordu. Ve bu bilgi, ona çocukluğundan daha ağır bir yük gibi çökmüştü.
Ezra diz çöktü; boyu onun üstüne devrilmesin diye. Sesini olabildiğince yumuşattı.
“Emma,” dedi. “Bana bak. Sana zarar vermeyeceğim. Hiç.”
Emma’nın dudakları titredi. “Beni… sonra başkasına satar mısın?”
Bu soru, Ezra’nın göğsüne taş gibi oturdu. Bir an nefesi kesildi. Çünkü kendi içindeki utancı hatırladı: bir zamanlar, başkasının elinden alınan birine yetişememiş olmayı. Ve şimdi bu kız, onu aynı kefeye koyuyordu; koymak zorundaydı.
Ezra’nın gözleri doldu. Ağlamak, dağ adamlarının yaptığı bir şey değildi; ama Ezra dağdan önce bir insandı.
“Hayır,” dedi kısık bir sesle. “Asla.”
Sanki kelimeyi tekrar ederse daha gerçek olacakmış gibi ekledi: “Asla.”
Emma ona uzun uzun baktı. Sonra yatağa yürüdü; yorgana dokunurken parmakları titredi. Giysileriyle yattı, bohçasını bırakmadı.
Ezra, şöminenin yanında oturdu. Kapıyı kilitledi. Ateşin çıtırtısı, dışarıdaki rüzgâra karşı küçük bir meydan okumaydı.
O gece Ezra uyumadı. Emma’nın nefesini dinledi. Her nefes, evin içinde yeni bir ritim demekti. Beş yıldır unuttuğu bir şey: başka birinin varlığı.
Bölüm 4 – İlk Bahar, İlk Kurallar
Bahar, dağlarda acele etmezdi. Önce karın yüzeyini yumuşatır, sonra dereyi coşturur, en son çiçekleri çıkarırdı. Ezra, Emma’ya dağın dilini öğretmeye başladı; çünkü dağ, bilmeyeni affetmezdi.
İlk kural: Ateş. “Kuru çıra sakla,” dedi Ezra. “Ateş, burada ekmekten önce gelir.”
Emma sabahları odun taşıdı, külleri süpürdü, çıraları ayırdı. Elleri su topladı; şikâyet etmedi. Ezra gece onun ellerine yağ sürdü, bezle sardı. Emma buna da “teşekkür” demedi. Kız, teşekkürün de borç çıkarabileceğini öğrenmişti. Ama Ezra, teşekkür beklemiyordu.
İkinci kural: Su. “Derenin sesi değişirse dikkat et,” dedi Ezra. “Bazen su, taşın altına yalan saklar.”
Üçüncü kural: Sessizlik. Ormanda bazı sesler normaldi: rüzgâr, kuşlar, sincapların tıkırtısı. Ama bazen bir sessizlik olurdu—fazla düzgün, fazla boş. Ezra o sessizliği dinlemeyi öğretti.
Emma kısa sürede bir şey daha öğrendi: Ezra bağırmıyordu. Eli kalkmıyordu. İzin almadan yanına bile yaklaşmıyordu. Bu, Emma’nın dünyasında “garip” bir şeydi.
Kız, akşamları şöminenin yanında otururken artık duvara yapışmıyordu. Sandalyenin üstünde dizlerini karnına çekiyor, bazen ateşin içine dalıp gidiyordu.
Bir gece, çok küçük bir sesle sordu: “Senin kızın… nasıldı?”
Ezra’nın boğazı düğümlendi. Sera’yı anlatmak, bıçağı kendi kaburgasına sürmek gibiydi. Ama Emma sormuştu; bu da bir kapıydı.
“Gülerdi,” dedi Ezra. “Saçları… anneninki gibi yumuşaktı. Ellerimi tutardı. Korkmazdı.”
Emma başını eğdi. “Ben korkarım,” dedi fısıltıyla.
Ezra ateşe bir odun attı. “Korkmak kötü değil,” dedi. “Korku, seni diri tutar. Ama korku seni yönetirse… işte o zaman kaybedersin.”
Emma, bu cümleyi içine koydu; sanki cebine bıçak saklar gibi.
Bölüm 5 – Tüfek Sesi ve Kök Mahzeni
Yazın başında, Ezra küçük bir .22 tüfek çıkardı. Emma onu görünce dondu. Silah, onun geçmişinde kötü bir gölgeydi. Ama Ezra’nın gözleri sert değil, dikkatliydi.
“Bu, öldürmek için değil,” dedi Ezra. “Hayatta kalmak için.”
Önce duruşu öğretti. Nefes. Tetik. Sarsmama.
Emma ilk atışta kaçırdı. İkinci atışta da. Ama ağlamadı. Kızın içinde, yenilgiye alışık bir dayanıklılık vardı. Ezra bunu görünce içinden bir şey kıpırdadı: gurur gibi bir şey. Ama gururdan çok, “boşa gitmedi” duygusu.
Haftalar geçti. Emma hedefi vurmaya başladı. Sanki parmağı tetiğe değil, kendi kaderine basıyordu.
Sonbaharın başında, bir sabah Ezra tuzaklara giderken Emma’yı kulübenin yakınında bıraktı. “Kapıyı kilitle,” dedi. “Bir şey olursa bağır.”
Ezra uzaklaşalı çok olmamıştı ki bir patlama yankılandı. Dağlarda tüfek sesi, duyulmak için doğmuş bir kuş gibidir; her yere çarparak gider.
Ezra koştu. Kalbi boğazına vuruyordu.
Kulübeye vardığında Emma verandadaydı. Tüfek elindeydi. Yüzü beyaz; ama gözleri açıktı.
Kök mahzeninin kapağı aralıktı. Bir kara ayı, tedirgin adımlarla geri çekiliyordu; omzunda taze bir çizik vardı.
Emma nefesini yuttu. “Korkuttum,” dedi. “Senin dediğin gibi… yukarıdan, boşluğa.”
Ezra, elini Emma’nın omzuna koymak istedi; ama durdu. İzin almadan dokunmazdı. Sadece başını salladı.
“Doğru yaptın,” dedi. “Çok doğru.”
O gece ateşin yanında otururlarken Emma bir an durdu. “Ben… birini vurabilir miyim?” diye sordu. Soru, kendi sesine bile ağır gelmişti.
Ezra uzun süre cevap vermedi. Sonra yavaşça konuştu: “Kimse vurmak istememeli. Ama bazen, yaşamak için seçenek bırakmazlar.”
Emma ateşe baktı. “Ben yaşamak isterim,” dedi.
Ezra, ilk kez içinden şu cümle geçti: Ben de.
Bölüm 6 – Kasabanın Kanunu, Dağın Vicdanı
Kış yaklaşırken Ezra kasabaya indi. Un, tuz, kahve, mermi… ve Emma’ya bir çift yün çorap aldı. Bunu söylerse kız utanıp geri çevirebilirdi diye düşünerek torbaya en alta koydu.
Morrison, tezgâhın arkasından ona baktı. “Hawthorn,” dedi, sesi kısık. “Sana kötü bir haberim var.”
Ezra’nın içi daraldı. Kötü haberler genelde dağ yolunu bulurdu.
“Jake Sullivan geri dönmüş,” dedi Morrison. “Diyor ki… kız ona aitmiş. Diyor ki sen elinden almışsın.”
Ezra’nın çenesi kilitlendi. Jake Sullivan ismini duymak bile, salondaki o anı tekrar canlandırdı. Bazı adamlar, para kokusunu köpekten iyi alırdı.
Ezra hiçbir şey demeden çıktı. Dönüş yolu her zamankinden daha uzun geldi. Kulübeye vardığında Emma kapıda onu bekliyordu; sanki rüzgâr haberi ondan önce getirmişti.
Ezra olanı anlattı. Emma’nın yüzü soldu.
“Beni geri götürür mü?” dedi.
“Hayır,” dedi Ezra. “Ben varım.”
Bu “ben varım” cümlesi, dağda söylenebilecek en ağır yemindi.
Ama Jake doğrudan gelmedi. Önce kasabanın “saygın” adamlarına gitti. Sonra bir gün, patikada üç atlı belirdi: rahip, Morrison ve kasabanın kendini kanun sanan adamı Isaac Hartley.
Rahip konuştu, sanki konuşmakla günahı temizleyecekmiş gibi: “Kız için endişeliyiz. Yasal süreç gerekebilir.”
Hartley sertti: “Kızın nerede olması gerektiğine kasaba karar verir.”
Ezra, kapının önünde, rüzgârın altında dimdik durdu. “Kız, bir eşya değil,” dedi. “Kimin ‘olması gerektiğine’ siz karar veremezsiniz.”
Hartley burnunu kıvırdı. “Babası satmış.”
Ezra bir adım attı. “Babası, baba olmamış.”
Emma içerideydi; ama her kelimeyi duyuyordu. O an karar verdi: saklanmayacaktı. Kapıya çıktı. Kucağında bohçası yoktu. İlk kez, elleri boştu.
“Ben konuşacağım,” dedi.
Rahip irkildi. “Emma, evladım—”
“Evladım deme,” dedi Emma. Sesi titriyordu; ama kırılmıyordu. “Beni hiç görmedin. Hiç sormadın.”
Erkeklerin gözleri bir an yere kaydı.
Kasabada duruşma yapılmasına karar verdiler. Ezra, Emma’yla birlikte aşağı inecekti. Dağdan kasabaya inmek, sanki geçmişe inmek gibiydi. Ama artık Ezra yalnız değildi.
Bölüm 7 – Kilisedeki Duruşma
Kilise o gün doluydu. Merak, insanları dua kadar hızlı toplardı. Emma en iyi elbisesini giydi; yine de paçaları biraz kısaydı. Ezra temiz gömleğini giydi; yakası boğazını sıkıyor gibiydi.
Jake Sullivan ön sıradaydı. Gülümsüyordu—ama o gülümseme, sıcak değil; hesaplıydı.
“Bu kız,” dedi Jake, “bana söz verilmişti. Ben de hakkımı arıyorum.”
Ezra ileri çıktı. “Çocuklar söz konusu olmaz,” dedi. “Söz, mal için verilir. İnsan için değil.”
Jake omuz silkti. “Dünya böyle dönüyor, Hawthorn.”
O an Emma ayağa kalktı. Kilise, nefesini tuttu.
“Dünya öyle dönmek zorunda değil,” dedi Emma. “Ben bir ‘hak’ değilim.”
Jake alay etti: “Sen daha çocuksun.”
Emma’nın gözleri parladı. “Evet,” dedi. “Çocuğum. Bu, beni korumanız gerektiği anlamına gelir. Satmanız değil.”
Sonra Emma anlatmaya başladı: babasının içkisini, kilitli kapıları, açlığı, Jake’in getirdiği vaatleri, konuşmaları. Kelimeler birer taş gibi yere düştü. Kadınların bazıları ağladı. Erkeklerin bazıları kıpırdandı; ama kıpırdanmak, pişmanlık demek değildi.
Şerif içeri bir kadın getirdi—yıllar önce Jake’in benzer bir tuzağına düşmüş bir kadın. Kadın konuştu. Hikâye tamamlandı.
Hakim, uzun bir sessizlikten sonra kararını açıkladı: “Emma Key’in velayeti Ezra Hawthorn’a verilecektir. Evlat edinme işlemleri başlatılacaktır.”
Emma, bir an hareket edemedi. Sonra Ezra’ya döndü. Gözlerinden yaşlar aktı; ama bu kez yaşlar korkudan değil, boşalan bir düğümden geliyordu.
Ezra, insanların önünde kımıldamayan bir adamdı. Yine de Emma ona sarılınca, elleri kendiliğinden kızın sırtına kapandı.
Emma’nın sesi, kilisenin taş duvarlarında yankılandı: “Baba.”
Ezra’nın gözleri kapandı. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı taş, biraz hafiflemişti.
Bölüm 8 – Bir Soyadı ve Bir Yuva
Dağa döndüklerinde her şey aynıydı: aynı çamlar, aynı taşlar, aynı rüzgâr. Ama kulübenin kapısından içeri girdiklerinde, ev artık başka bir şeydi. Bir yer değil; bir bağdı.
Emma, evlat edinme kağıtlarını imzaladıktan sonra soyadını aldı. Hawthorn. Bu soyadı, ona para getirmeyecekti. Ama ona bir şey verecekti: aidiyet.
Zaman, yavaş ama gerçek çalıştı. Emma büyüdü. Kilo aldı. Yanaklarına renk geldi. Saçları parladı. Gözlerindeki gölge tamamen kaybolmadı—bazı gölgeler insanla yaşlanır. Ama o gölge artık onu yönetmiyordu.
Okumayı Morrison’dan ödünç alınan kitaplarla öğrendi. Ezra önce buna şaşırdı; sonra alıştı. Kız, harfleri sanki iz sürer gibi takip ediyordu.
Bir gün Emma, Mary’nin eski bir kutusunu buldu. İçinde birkaç dantel parçası, küçük bir bebek patiği, bir de yıpranmış bir fotoğraf vardı. Emma fotoğrafa uzun uzun baktı.
“Onlar…” dedi.
“Karım,” dedi Ezra. “Ve kızım.”
Emma sessizce fotoğrafı yerine koydu. Sonra bir süre durdu. “Onları… kıskanmıyorum,” dedi. “Ama… bazen keşke ben de o kadar sevilmiş olsaydım diye düşünüyorum.”
Ezra’nın boğazı düğümlendi. “Seviliyorsun,” dedi. “Şimdi.”
Bu “şimdi” kelimesi, geçmişin üstüne örtü değildi; ama geleceğe bir çatıydı.
Bölüm 9 – Mektup ve Affetmenin Çetin Yolu
Bir yaz akşamı şerif atıyla geldi. Elinde bir mektup vardı. Emma’nın öz babası ölmüştü; donmuş bir düzlüğün ortasında bulunmuştu. Mektup, titrek el yazısıyla yazılmış bir özürdü. Kelimeler yamuktu; ama içindeki acı gerçekti.
Emma mektubu okurken elleri titredi. Bitirdiğinde, yüzünü kapattı. “Ondan nefret ediyorum,” dedi. “Ama… içim acıyor.”
Ezra, onu yanına çekti. “İkisi birden olabilir,” dedi. “İnsan kalbi, tek duyguya sığmaz.”
Emma, mektubu şöminenin rafına koydu. Mary’nin fotoğrafının yanına değil; biraz uzağına. Sanki geçmişle bugün arasında saygılı bir mesafe bırakmak ister gibi.
O gece Emma ilk kez, bohçası olmadan uyudu. Bohça artık sadece bir eşya olmuştu; sığınak değil.
Bölüm 10 – Dağın Üstündeki Gülüş
Bir sabah Emma, sırtın tepesinden bağırdı: “Baba! Taze geyik izleri!”
Ezra tüfeğini aldı. Yıllar önce bu tüfek, onun yalnızlığının parçasıydı. Şimdi, bir hayatın devamının parçasıydı.
Yürürlerken Emma önden gidiyordu. Adımları hafifti; ama kararlıydı. İzleri okuyor, rüzgârı dinliyor, sanki dağla konuşuyordu.
Bir süre sonra Emma, elini Ezra’nın eline uzattı. Bu küçük hareket, Ezra’nın göğsünde büyük bir şey açtı. İnsan bazen bir dağın ağırlığını taşır, ama bir çocuğun eli onu hafifletir.
“Baba,” dedi Emma, “o salonda beni gördüğünde… beni ‘yirmi dolarlık’ bir şey sanmadığın için teşekkür ederim.”
Ezra durdu. Gözleri uzaklara kaydı: vadinin yeşiline, kulübenin dumanına, geçmişin karanlığına.
“Sen,” dedi, kelimeleri yavaş seçerek, “bana göre hiçbir zaman bir fiyat olmadın. Benim için… bir şans oldun.”
Emma gülümsedi. Gülüşü ağaçların arasından geçti, rüzgârın sertliğini bile yumuşattı.
Sonra Emma aniden koştu. “Yakalarsan yakala!”
Ezra, kendini tutamadı. O da koştu. Yıllardır içinden çıkmayan o sıcak kahkaha, sonunda göğsünden dışarı çıktı. Dağlar, rüzgâr, çamlar… hepsi bu kahkahayı duydu.
Ve Ezra Hawthorn, o an anladı: Zenginlik gümüşte değil, toprakta değil; birinin “Baba” dediği yerdeydi.