Öfkeli Arap Milyarder Gidiyordu — Garsonun Arapça Konuşması Herkesi Şoke Etti

OBSİDYEN GECESİ
Bir Cümlenin Çökerttiği İmparatorluk
Bölüm 1 — Görünmez İnsanların Şehri
Cassidy Miller, New York’ta “görünmez olmayı” öğrenmişti.
Bunu bir hayat becerisi gibi edinmişti: Kalabalıkta iz bırakmamak, bağırışların arasından sessizce kaymak, insanların bakışlarını üzerinden çekip almak… Restoranlarda çalışanların çoğu gibi, varlığı yalnızca bir tabak geldiğinde fark ediliyordu. Tabak geldikten sonra tekrar siliniyordu.
O gece Obsidyen’in salonu her zamanki gibi parlıyordu. Siyah mermer, altın detaylar, mum ışığıyla cilalanmış kadehler… Her şey zenginliğin güvenli bir kabuk gibi insanı sarıp sakinleştirdiği bir atmosfer yaratıyordu. Dışarıda yağmur vardı ama içeride sadece trüf yağı, pahalı parfümler ve eski paranın kendine özgü o “ben buraya aitim” kokusu dolaşıyordu.
Cassidy, servis istasyonunda önlüğünün ipini düzeltti. Kumaş beline batıyordu; ayakkabıları, üç ay önce indirim rafından aldığı siyah babetler, ayağını değil gururunu sıkıyordu. Aynadaki yansımaya göz ucuyla baktı: gözaltlarında uykusuzluk gölgeleri, saçında aceleyle toplanmış bir topuz, yüzünde “idare ederim” diye kendini ikna etmeye çalışan bir ifade.
“Cassidy!”
Julian’ın sesi, cam gibi keskin bir çizgi halinde salonun arkasından geldi. Julian Matreaux… şık bir takım elbise giymiş, cilalı ayakkabıları yerle alay eder gibi parlayan, nezaketi silah gibi kullanan bir müdür. Onu tanıyan herkes, Julian’ın birine “efendim” derken bile hakaret edebileceğini bilirdi.
“Senatörün suyu nerede?” dedi Julian. “Ve sakın ola San Pellegrino olmasın. Bu salonda ucuz şişe gören olursa kariyerin Queens’in en arka sokağına kadar kayar.”
Cassidy “Hemen,” dedi. Sesini nötr tuttu. Nötr ses hayatta kalma biçimiydi.
Annesinin hastane faturaları, Queens’teki mutfak tezgâhında büyüyen bir kağıt yığınıydı; her hafta, sanki kendi kendine çoğalıyordu. Cassidy’nin bir şeyleri göze alma lüksü yoktu. En azından o ana kadar.
Bölüm 2 — Kapıdan Giren Yağmur
Ağır kapılar açıldığında salonun sıcaklığı bir anlığına bozuldu. İçeriye yağmurun keskin kokusu doldu; bir rüzgâr, pahalı kumaşların arasından geçip gitti.
Adam uzun boyluydu. Üzerinde ıslanmış bir trençkot vardı; altından koyu renk, çok iyi dikilmiş bir takım elbisenin omuzları belli oluyordu. Saçı alnına yapışmıştı, ayakkabıları çamurluydu. En önemlisi: gözlerinde acele vardı. Panik değil—acele. Bir şeyi kaçırmak üzere olan insanların aceleci bakışı.
Hostese yaklaşarak “Bir masa,” dedi. Aksanı belirgindi. “Hemen.”
Julian, avını koklamış gibi döndü. Adamı baştan aşağı süzdü; yağmurdan ıslanmış hâli, çamurlu ayakkabıları… Julian’ın dünyasında “saygınlık” pahalı kumaşlardan ibaretti.
“Üzgünüm efendim,” dedi Julian. “Bu akşam tamamen doluyuz. Belki birkaç sokak aşağıda daha… uygun bir yer bulabilirsiniz.”
Adam bir an durdu. “Bir toplantım var,” dedi. “Alfet adına.”
Julian’ın dudakları kıvrıldı. O, “Alfet” adını ya duymamıştı ya da duyduğu hâlde önemsemeyi reddediyordu—ikisi de aynı kibri taşıyordu.
“Rezervasyon görünmüyor,” dedi Julian. “Ayrıca… kıyafet kurallarımız var.”
Adamın çenesi gerildi. “Ben Amir Alfet,” dedi, daha net. “Sahibi arayın.”
Julian’ın sesi sertleşti: “Sahip burada değil. Ve şimdi çıkmazsanız güvenliği çağıracağım.”
Söylenen cümlelerin arasına gizlenen bir ton vardı: Sen bu kapının insanı değilsin. Bunu açıkça söylemeden söylemenin ustalığı… Cassidy, o tonu yıllardır duyuyordu.
Salondaki bazı masalar merakla başlarını kaldırdı. Senatör Halloway, 4 numaralı masada oturuyordu—gümüş saçlı, pahalı bir saat takan, kendinden emin bir adam. Yanındaki genç kadın, gülümsemesini kadehine sakladı.
Julian parmak şıklattı. “Brad!”
Brad, mutfaktan çıktı: geniş omuzlu, kaslarını sergileyen bir baş garson. Garson gibi değil, kapıdaki güvenlik gibi davranırdı. Julian ona alçak sesle talimat verirken, Brad’in yüzü “nihayet eğlence” der gibi aydınlandı.
“Beyefendiyi dışarı al,” dedi Julian. “Nazikçe.”
Brad, Amir’e bir adım yaklaştı. Amir telefonunu çıkardı—pahalı, sade, özel bir şey—bir numara çevirmeye çalıştı.
Brad’in eli hızla indi.
Telefon mermer zemine çarpıp kaydı. Ekran çatladı. Bir sessizlik, sanki tüm salon aynı anda nefesini tutmuş gibi çöktü.
Bu artık yalnızca kabalık değildi.
Bu, sınırı geçen bir şeydi.
Bölüm 3 — “Seni Anlamıyorlar”
Cassidy’nin boğazı kurudu. İçinde iki ayrı ses çarpışıyordu:
Biri, Karışma. İşini kaybedersin. Annenin ilaçları… kira… diyordu.
Diğeri, daha eski bir ses: çocukluğundan kalan, Orta Doğu’da geçen yıllardan, babasının diplomat çevrelerinden, çok dilin ve çok kültürün içinde büyümüş bir kızın içgüdüsü. O ses, haksızlık gördüğünde “susmak” yerine “adım at” diyordu.
Julian, Brad’le fısıldaşırken bir dil değiştirdi. Misafirlerin anlamayacağını varsayarak Fransızca konuştu ve Amir için aşağılayıcı bir ifade kullandı. Brad güldü.
Amir’in bakışı boşluğa sabitlendi. Sanki doğru kelimeleri İngilizce’de bulamıyordu. Öfke, çaresizlikle karışınca insan bazen susar; çünkü konuşsa kendini kaybedeceğini bilir.
Cassidy, tepsiyi servis istasyonuna bıraktı ve yürüdü. Julian “Cassidy!” diye tısladı. Ama Cassidy durmadı.
Amir’in karşısına geçti. Başını çok hafif eğdi—itaat değil, saygı işareti. Sonra İngilizce konuşmadı.
Arapça konuştu.
Kelime, salonun pahalı sessizliğini ikiye böldü.
“Efendim,” dedi yumuşak ama net bir tonla, “bu davranış için özür dilerim. Sizi burada aşağılamaya çalışanlar kim olduğunuzu bilmiyor.”
Amir’in gözleri büyüdü. Cassidy’ye, önlüğü ve ıslak saçlarıyla duran bu genç kadına, sanki gerçek olmayan bir şeye bakar gibi baktı.
“Sen…?” diye cevap verdi Amir, yine Arapça. “Kimsin?”
Cassidy’nin kalbi hızlı atıyordu ama sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Kim olduğunuzdan bağımsız,” dedi, “bu muamele kimseye yapılmaz.”
Julian’ın yüzü kaskatı kesildi. Dilini anlamıyordu ama tonun otoritesini anlıyordu. Bir de şunu: Kontrol kayıyordu.
“Sen beni dinledin!” diye bağırdı Julian. “Kovuldun. Defol!”
Cassidy, Julian’a döndü. “Onun telefonu kırıldı,” dedi İngilizce. “Bu bir saldırı.”
Julian, “Brad, bunu çıkar dışarı,” diye tısladı.
Tam o anda kapılar yeniden açıldı.
İçeri giren adam kısa boylu, telaşlı, pahalı ama buruşuk bir takım elbise içindeydi. Gregory Sterling—Obsidyen’in sahibi. Yüzü, az önce gördüğü sahneyle boşalmış bir renk gibi soldu.
Amir’e doğru koştu. “Bay Alfet… tanrım… geciktim. Size geleceğinizi söyledim, yemin ederim.”
Salonun içinde bir “anlama” dalgası yayıldı. Zengin müşteriler bile bazen, yalnızca zenginliğin bile şaşırabileceği bir sessizliğe bürünür.
Amir, kırık telefona baktı. Sonra Julian’a.
“Beni böyle mi karşıladınız?” dedi, ağır bir İngilizceyle. “Bu gece buraya, bu binanın satın alma evraklarını imzalamaya geldim.”
Gregory’nin dizleri titredi.
Julian ise ilk kez gerçekten korktu.
Amir’in bakışı buz gibiydi. “Ama şimdi görüyorum ki içerisi… çürümüş.”
Kapıya döndü. Cassidy’ye baktı. “Adın ne?”
“Cassidy Miller.”
Amir başını salladı. “Bu odadaki tek onurlu kişi sensin,” dedi. “Benimle gel.”
Cassidy’nin zihni bağırıyordu: Kirayı nasıl ödeyeceksin? Ama ayakları hareket etti. Önlüğünü çözüp yere bıraktı. Kumaş, mermer üstünde küçük bir teslim bayrağı gibi kaldı.
Ve yağmurun içine çıktılar.
Bölüm 4 — Rolls-Royce’un İçindeki Soğuk Gerçek
Rolls-Royce’un kapısı kapandığında dışarıdaki fırtına bir anda sustu. İçeride deri kokusu ve kontrollü sessizlik vardı.
Amir, Cassidy’ye su uzattı. Cassidy şişeyi tuttu ama içmedi.
“Eve gitmem lazım,” dedi. “Annem…”
“Henüz değil,” dedi Amir. Sesi sert değildi; kararlıydı. “Bu gece olanların bir parçasını gördün. Ve… bir şey kayboldu.”
“Telefon mu?”
Amir başını iki yana salladı. “Telefonun içindeki hafıza.”
Cassidy, gözlerini kırptı. Amir devam etti:
“Telefonun içinde, bataryanın arkasına saklı küçük bir kart vardı. Üzerinde dijital kayıtlar… bağış fonları… para transferleri… ve bazı isimler.”
Cassidy’nin boğazı düğümlendi. “Senatör Halloway…”
Amir, bir an bile tereddüt etmedi. “Evet. O fondan, benim ailemin bankacılık kanalını kullanarak, silah kartellerine para aktarıldı. Elimde kanıt vardı. Onun masasına gidip yüzüne söylemek istedim.”
Cassidy’nin midesi buz kesti. “Kart nerede şimdi?”
Amir, cam gibi bir netlikle konuştu: “Brad telefonu tekmelerken kartın kayıp gittiğini gördüm. Masanın altına kaydı. Senatörün ayaklarının altına.”
Cassidy, nefesini tuttu. Eğer senatör fark ederse… o kart yok olur. Ve o zaman her şey, bir daha asla kanıtlanamayacak bir “iddiaya” dönüşür.
Amir, Cassidy’ye baktı. “Geri dönmelisin.”
Cassidy başını salladı. “Hayır. Beni yakalarlar. Julian… Brad… polis…”
Amir ceketinden bir çek defteri çıkardı, yazdı, uzattı.
Cassidy’nin gözleri, sayıların ağırlığını taşıyamadı.
100.000 dolar.
“Bu iş için değil,” dedi Amir. “Annen için. Beni savunduğun için.”
Cassidy’nin parmakları titredi. O para, bir ömür gibi görünüyordu. Sonra Cassidy’nin aklına başka bir şey geldi.
Halloway.
O isim, yıllardır zihninin kilitli kapılarında bekleyen bir anıyı itti: Babasının yüzü, bir fesih mektubu, “günah keçisi” kelimesi… ve ardından gelen sessizlik.
Cassidy çeki geri itti.
“Parayı istemiyorum,” dedi. “Onu yakmak istiyorum.”
Amir’in yüzünde ilk kez, gerçekten insani bir ifade belirdi. “O halde,” dedi, “aynı taraftayız.”
Cassidy, restorana dönüş yolunu zihninde çizdi. Servis girişini, bozuk kilidi, çöp kamyonunun saatini… ve en önemlisi, dikkat dağıtacak bir şey gerekeceğini.
“Bana on saniye karanlık lazım,” dedi.
Amir, sanki bu şehirde karanlığı bile satın alabilecekmiş gibi sakin bir yüzle telefonu kaldırdı. “Sekiz saniye,” dedi. “Jeneratörler.”
Cassidy yutkundu. “Sekiz saniye yeter.”
Bölüm 5 — Sekiz Saniyelik Savaş
Servis yolundaki kapı aralıktı. Cassidy, mutfağın sıcak ve kaotik nefesine karıştı. Tabak sesleri, şeflerin bağırışları, yağın tıslaması… Bu gürültü, onu görünmez yapıyordu.
Mutfak kapısının yuvarlak penceresinden salonu gördü.
4 numaralı masa.
Senatör Halloway hâlâ oradaydı. Julian, onun yanında şarap dolduruyor, gülüyor, dalkavukluğunu parlatıyordu. Brad, hostes standının yakınında bekliyordu; bir köpek gibi, “oyun” arıyordu.
Cassidy kulaklığa fısıldadı: “Yaklaşamıyorum. Julian masanın dibinde.”
Amir’in sesi sakin geldi: “Hazır ol. Üç… iki… bir…”
Ve karanlık.
Salon bir anda nefessiz kaldı. Çığlıklar, şaşkın gülüşler, “ne oluyor” fısıltıları. Cassidy, ayakkabılarını çıkardı. Çorapla koştu—mermerde kaymamak için alçaldı, masaların arasından bir gölge gibi aktı.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç.
Kendi kalp atışını duyuyordu. Masaların köşelerini ezbere biliyordu. Tatlı arabasının yerini, garsonların geçişini, sandalye aralıklarını… Karanlık onun düşmanı değil, müttefikiydi.
Dört.
4 numaralı masaya ulaştı, dizlerinin üzerine indi, mermerde kaydı. Elini zemine sürdü. Cam kırıkları… plastik parçalar… soğuk taş…
Beş.
Parmağı kesildi. Canı yandı ama durmadı. Kırık telefon gövdesini buldu. Batarya kapağının olduğu yeri yokladı.
Altı.
Bir şey… küçük… sert.
Yedi.
Mikro kart.
Sekiz.
Jeneratör uğuldadı ve ışıklar geri geldi.
Cassidy, kartı avcuna sıkıştırdı ve kendini hemen yan masanın örtüsünün altına attı. Nefesi ağzında, kalbi boğazındaydı.
Bir an için başardığını sandı.
Sonra rugan ayakkabılar gördü.
Julian’ın ayakkabıları.
“Garip,” dedi Julian. “Burada… kan mı var?”
Cassidy, başparmağındaki kesikten damlayan kanı hatırladı. Mermerin üstünde küçük bir leke.
Brad eğildi. “Evet,” dedi. “Taze.”
Ve başını kaldırıp masanın örtüsüne baktı.
“Orada biri var,” dedi.
Bölüm 6 — Avcılar ve Av
“Çık,” dedi Julian. “Şimdi.”
Cassidy, sol elini yumruk yapmıştı. Kart içerideydi. Sağ elini yavaşça kaldırdı, örtüyü itti ve dışarı çıktı.
Salonun ortasında, ayakkabısız, saçları ıslak, eli kanayan bir kadın… herkes bakıyordu.
Julian’ın yüzü alayla parladı. “Aaa… geri dönmüş. Fare gibi.”
Senatör Halloway, Cassidy’ye küçümseyerek baktı. “Evsizleri mi çalıştırıyorsun Julian?”
“Kovuldu,” dedi Julian aceleyle. “İzinsiz girdi.”
Brad, Cassidy’nin kolunu yakaladı, bileğini acıtacak kadar sıkı tuttu. Cassidy dişlerini sıktı ama sol elini açmadı.
Julian, “Ceplerini kontrol et,” dedi. “Bahşiş mi çalıyorsun? Gümüş mü topluyorsun?”
Cassidy, başını kaldırdı ve senatöre baktı. Sesinde titreme vardı ama sözleri nett i:
“Gümüş için gelmedim.”
Julian, “O zaman ne için?” dedi.
Cassidy’nin içinden bir şey çıktı—yıllardır biriken o görünmez öfke: “Çöp için.”
Julian, Brad’e “Polisi ara,” diye tısladı.
Tam o anda asansör kapıları açıldı.
Amir, bu kez yağmurun içinden gelmiş bir yabancı gibi değil; her yeri satın alabilecek bir adam gibi yürüdü. Üzerinde kusursuz bir smokin vardı. Arkasında dört özel güvenlik görevlisi.
Brad’in eli, Cassidy’nin kolundan bir an gevşedi.
Amir, Brad’e baktı. Sadece tek bir şey dedi:
“Elini çek.”
Brad, Julian’a baktı. Julian, güvenliklere baktı. Brad elini çekti.
Cassidy sendeledi. Amir onu tuttu; smokinine bulaşan kana aldırmadı.
“Kart sende mi?” diye fısıldadı.
Cassidy başını belli belirsiz salladı ve kartı avucundan Amir’in avucuna kaydırdı.
Amir elini kapattı. Sonra senatöre döndü.
“Senatör Halloway,” dedi. “Sanırım New York halkına ait bir şey var… elinizde.”
Senatör ayağa kalktı. “Sen kimsin de—”
Amir, masanın üzerine bir belge bıraktı. Kâğıt, risottonun yanına düştü.
“Bu binanın tapu devri,” dedi. “Beş dakika önce imzalandı. Bu masa benim.”
Salon, sessizliğin daha ağır bir türüne gömüldü.
Amir, mikro kartı parmaklarının arasında kaldırdı. “Ve bu da,” dedi, “sizin gecenizi mahvedecek küçük şey.”
Senatör bir hamle yaptı—kartı almaya çalıştı.
Güvenlik görevlisi kolunu yakalayıp arkaya büktü.
Amir sakince ekledi: “Saldırı. Para aklama. Delil karartma teşebbüsü… Bu gece uzun olacak.”
Polisler, aşağıdan çıkarak geldi. Her şey “sahne” gibi değil, gerçek gibi oldu: soğuk, resmi, geri dönüşsüz.
Senatör kelepçelenirken, Julian donup kaldı. Brad, kalabalığın arasından sıyrılıp kaçtı.
Cassidy, ilk kez—gerçekten ilk kez—salonda görünmez değildi.
Bölüm 7 — Temizlik, Ama Mermerde Değil
Senatör götürüldükten sonra geriye kalan şey, insanların yüzlerinde aynı anda beliren iki duygu oldu: şok ve rahatlama. Zengin müşteriler bile bir senatörün düşüşünü izlediklerinde, kendi küçük korkularını bir süreliğine unutuyorlardı.
Julian, kravatını düzeltmeye çalıştı. Sanki kumaş, karakterini düzeltebilirmiş gibi.
“Bay Alfet,” dedi kekeleyerek. “Bir yanlış anlaşılma…”
Amir, onun cümlesini bitirdi: “Eğer zengin olduğumu bilseydin nazik davranırdın.”
Julian yutkundu.
Amir salonu süzdü. Personel, komiler, barmenler… herkes bakıyordu. Yıllardır korktukları adamın maskesi düşmüştü.
Amir, yüksek ama sakin bir sesle konuştu:
“Bu adam, korkuyla yönetti. Bahşişleri kesti. İnsanları aşağılayarak kendini büyüttü. Bu binada artık yeri yok.”
Julian’ın yüzü bembeyaz oldu.
Amir devam etti: “Kovuldun. Ve sahip olduğum tüm işletmelerde kara listedesin.”
Julian, Cassidy’ye döndü; gözlerinde saf nefret vardı. “Sen… ispiyoncu…”
Cassidy, bandajlanmış başparmağına baktı; sonra Julian’a. Sesi beklenmedik şekilde sakindi:
“Hayır, Julian. Sen kendini ele verdin. Ben sadece karanlıkta gördüğümü söyledim.”
Güvenlik Julian’ı dışarı çıkarırken mutfaktan hafif bir alkış yükseldi. Sonra büyüdü. Personel, sessiz bir zaferle birbirine baktı.
Amir, Cassidy’ye döndü. “Restoranın müdürü yok,” dedi. “Ama salon dolu. Ne yapacağız?”
Cassidy, içgüdüsel bir liderlik hissiyle, masa düzenine, bekleyen misafirlere, şaşkın personele baktı.
“Bu gece,” dedi, “ben yönetirim.”
Amir’in gözleri gülümsedi. “O halde,” dedi, “bu gece ışıklar sönmedi. Sadece doğru yeri aydınlattı.”
Bölüm 8 — Altı Ay Sonra: Yeni İsim, Eski Yaralar
Altı ay geçti.
Obsidyen artık Obsidyen değildi.
Siyah kadife ve baskıcı ihtişam sökülüp atılmıştı. Yerine sıcak taş tonları, turkuaz detaylar, daha fazla gün ışığı… daha fazla nefes. Yeni isim, yeni bir niyet taşıyordu:
Alnure.
Cassidy, artık leke tutan bir önlükle değil; iyi dikilmiş bir takımla yürüyordu. Personel onu korkudan değil, saygıdan dinliyordu. Ve o saygı, paradan değil düzenli davranıştan geliyordu: adil vardiya, şeffaf bahşiş, insan gibi konuşma.
Bir akşam servis girişinde Carlos geldi. “Bir adam var,” dedi. “Sizi tanıdığını söylüyor. Kötü görünüyor.”
Cassidy’nin içi sıkıştı. Servis kapısından çıktığında Julian’ı gördü.
Julian, sanki hayat onu on yılda yaşlandırmış gibiydi. Takımı yamuk, yüzü solgun, parmakları titrek… Sigara içiyordu.
“Bak hele,” dedi Julian. “Manhattan’ın kraliçesi.”
Cassidy, kollarını kavuşturdu. “Burası özel mülk. Ne istiyorsun?”
Julian, tükürür gibi konuştu: “Referans. Bir mektup yazacaksın. ‘Yaratıcı anlaşmazlıklar nedeniyle ayrıldı’ diye.”
Cassidy kısa bir kahkaha attı. “Benden yalan istiyorsun.”
Julian gözlerini kısarak yaklaştı. “Yoksa basına giderim,” dedi. “Senatörü tuzağa düşürdüğünüzü söylerim.”
Cassidy’nin yüzü değişmedi. “Git,” dedi. “Gerçek seni de taşır.”
O anda, sokağın gölgesinden bir ses geldi:
“Devam et.”
Siyah bir SUV yanaştı. Kapı açıldı. Amir indi.
Cassidy, onu aylar sonra ilk kez böyle yakından gördü. Amir’in varlığı, hava basıncını değiştirir gibiydi.
Amir Julian’a bakmadı bile. Cassidy’ye döndü: “Bu çöp seni rahatsız mı ediyor, ortak?”
Cassidy’nin kalbi hızlandı ama sesi net kaldı: “Hayır. Sadece geçmişin kötü bir yankısı.”
Amir, şoförüne işaret etti. Güvenlik iki adım yaklaştı.
Amir Julian’a nihayet döndü: “Bir daha bu binaya yaklaşma,” dedi. “Yaklaşırsan çalıştığın yeri satın alır, seni oradan da kovarım.”
Julian, küfrederek uzaklaştı. Yağmur yoktu bu kez. Ama yine de, sanki bir şey temizlenmiş gibiydi.
Amir, Cassidy’ye döndü. Ce cebinden katlanmış, sararmış bir kâğıt çıkardı.
“Bunu arşivden aldırdım,” dedi. “Babanın zorla imzalatılan istifa belgesi.”
Cassidy’nin nefesi kesildi.
Amir, çakmağı çıkardı. “Bunu yok etmek istersin diye düşündüm.”
Cassidy, kâğıdın köşesini tuttu. Alev aldı. Yıllardır taşıdığı ağırlık, siyaha dönüp havaya karıştı.
“Gitti,” dedi Cassidy, sesi titreyerek.
Amir, elini onun elinin üstüne koydu. “Evet,” dedi. “Şimdi… bir masamız var. Ve hayatın ilk bölümü bitti.”
Cassidy, içeriye—Alnure’un sıcak ışıklarına—baktı. Altı ay önce karanlıkta sürünerek aldığı kartı düşündü. Annesinin artık daha iyi olduğunu… borçların düzenlendiğini… en önemlisi, babasının adının artık bir utançla anılmadığını.
Sonra Amir’e döndü.
“Bu şehri seviyorum,” dedi. “Çünkü bazen en yüksek kattaki salonlarda bile… kader bir servis kapısından giriyor.”
Amir’in dudakları hafifçe kıvrıldı. “Ve bazen,” dedi, “kader Arapça konuşuyor.”