Amerikan Kibri – Türk Askerinin Zekasına Yenildi – Okyanusun Ortasındaki O Unutulmaz Ders
.
.
Doğu Akdeniz’in çelik mavisi sularında, devasa Amerikan uçak gemisi USS Eyenhor’un komuta merkezinde gerilim elle tutulur haldeydi. Türk SAT komandosu Binbaşı Alparslan Kaya, lakabıyla “Fırtına”, dimdik duruyordu. Yüzündeki yanıklar Karadeniz’in rüzgarlarının ve Ege’nin güneşinin bir mirasıydı. Karşısında bir dağ gibi dikilen Amerikan Donanma Amirali Harrison, parmağını Alparslan’ın yüzüne doğru sallayarak küçümseyen bir sesle kükredi:
“Sat komandosu ha? Balıkçı tecrübeleriniz burada işe yaramaz binbaşı. Gidin teknenizin güvertesinde güneşlenin.”
Etraftaki Amerikalı subaylar bu kaba şakaya sahte bir saygıyla kısık seslerle güldüler. Herkes Alparslan’ın başını öne eğip utançla geri çekilmesini bekliyordu. Ama Alparslan sadece dudağının kenarında belli belirsiz bir tebessümle cevap verdi. Onların sinirini bozan, anlam veremedikleri çelik gibi bir gülümsemeydi.
Odadan sessizce çıktıktan birkaç dakika sonra, tüm filo kaosun içine düştü. Milyonlarca dolarlık sonar sistemleri çıldırdı. Su altı sensörleri anlamsız sinyallerle doldu, iletişim hatları cızırtılarla kesildi. Komuta merkezindeki ekranlar bir teknoloji harikasından delinin karalama defterine dönmüştü. Amiral Harrison’un yüzü kırmızıdan tebeşir beyazına döndü.

O sırada Türk firkateyni TCG Yılmaz’ın güvertesinde Alparslan, elindeki kahve fincanından bir yudum aldı ve ufukta patlayan kargaşayı izledi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi sakindi. Amerikan filosu şok içindeydi. Az önce aşağıladıkları o “balıkçı”, suyun altında ne yapmıştı da koca bir filoyu felç etmişti?
DENİZDE BİR GÖSTERİ: TEKNOLOJİ VE KİBRİN GÖLGESİNDE
Tatbikatın senaryosu basitti; bir araştırma denizaltısı şiddetli bir fırtınanın ardından kaybolmuştu. Amerikan filosu, en yeni sonar sistemleri ve insansız su altı araçlarıyla arama yapıyordu. Türk ekibi ise küçük ve mütevazı gemileriyle biraz geç kalmış olarak dikkatleri çekiyordu. Amerikalı subaylar dudaklarını bükerek gülümsüyor ve alay ediyordu.
Toplantıda Alparslan, eski akıntı haritaları ve balıkçı tecrübesine dayanarak denizaltının batıdaki kanyona sürüklendiğini öne sürdü. Sesi derin ve netti. Amiral Harrison kaba bir kahkahayla onu küçümsedi:
“Biz burada 21. yüzyıl teknolojisini kullanıyoruz. Balıkçı masallarını değil.”
Alparslan sessizce durdu, bakışları bir an bile değişmedi. Harrison, Türk ekibini ana operasyonun dışına itti. Onlara “destek görevi” verildi. Aşağılama herkesin önünde yapılmıştı.
SESSİZLİK VE STRATEJİ
Alparslan gemisine döndüğünde ikinci komutanına fısıldadı: “Bırak önce onlar gitsin.” Bu bir teslimiyet değil, stratejiydi. Ekibi moral bozukluğu göstermedi. Herkes disiplinle işini yapıyordu. Onlar boş laflardan çok denize ve komutanlarına inanıyorlardı.
Amerikan filosu ise kendinden emin bir şekilde emirler veriyor, hayali hedefleri işaret ediyordu. “Şu bizim Türk dostlarımıza işlerin nasıl yapıldığını gösterelim,” diyen Harrison, gücünü pekiştirmek için bir kez daha Alparslan’ın ekibini hedef aldı.
GEÇMİŞİN DERİNLİĞİNDE BİR DERS
Alparslan, güvertede denize bakarken on yıl önceki acı bir kurtarma görevini hatırladı. Fırtınanın ortasında, botun imdat sinyali çok zayıftı. Tek umutları son teknoloji bir akustik konumlandırma cihazıydı. Ama ekibin yaşlı kurtları, akıntının botu güneye sürüklediğini savunuyordu. Alparslan ise teknolojiye güvenerek Demir’in uyarısını dikkate almadı. Sonuç: bot battı, kayıplar verildi. Alparslan, sorumluluğu üstlendi ve disiplin cezası aldı. Artık bir fırtına değil, unutulmuş bir efsaneydi.
TEKNOLOJİNİN ÇÖKÜŞÜ: GERÇEK BİR ARAMA
Arama operasyonu başladı. Amerikan filosu, yüksek teknolojili sistemlerini devreye soktu. Onlarca insansız su altı aracı suya bırakıldı. Ama saatler geçti, hiçbir sonuç alınamadı. Harrison’un özgüveni sabırsızlığa, sonra öfkeye dönüştü. “Neden hiçbir şey yok? Gücü artırın!” diye bağırıyordu.
TCG Yılmaz’da ise Alparslan, eski bir deniz haritasını inceliyordu. Haritada, resmi arama alanının dışında kalan bir noktayı işaret etti. “O burada. Bir su altı kaya kemerinin altında,” dedi.
SESSİZLİĞİN GÜCÜ
Alparslan ve ekibi dalış hazırlıklarını tamamladı. Kendi modifiye ekipmanlarıyla, klasik pusulalarıyla denize daldılar. Doğanın işaretlerini takip ederek, kanyonun derinliklerinde sıkışmış denizaltıyı buldular. Kaya kemerinin altında, su yüzeyinden tamamen gizlenmişti.
Alparslan, sonar sinyalleri yerine balina imdat çağrısını taklit eden bir cihaz kullandı. Bu sinyal, denizi dinleyenler için bir yardım çığlığıydı. Amerikan komuta merkezinde genç subay Miller, bu sinyali fark etti ve Harrison’a bildirdi. Harrison, gururunu bir kenara bırakıp Türk gemisinden yardım istedi.
KURTARMA OPERASYONU: SANAT VE CESARET
Alparslan’ın planı, kaya kemerine küçük patlayıcılar yerleştirip çatlaklar oluşturmak ve akıntıyı kullanarak denizaltının üzerindeki baskıyı azaltmaktı. Operasyon canlı yayınlandı. Tüm filo nefesini tutmuş izliyordu. Patlayıcılar yerleştirildi, çatlaklar oluştu, akıntı kaya parçalarını taşıdı. Denizaltı kurtarıldı.
GERÇEKLERİN ORTAYA ÇIKIŞI
Kurtarılan denizaltının içinde, gizli bir silah laboratuvarı ve deneysel bir sonar parazit sistemi vardı. Olay bir fırtına kazası değil, başarısız bir deneydi. Alparslan, bu sırrı kamuoyuna açıklayabilirdi. Ama yapmadı. Harrison ile tarafsız bir gemide buluştu. USB belleği denize fırlattı.
“Bizim ihtiyacımız olan sizin özrünüz değil Amiral,” dedi Alparslan. “Saygı. Buradaki görevimiz hayat kurtarmak, yeni düşmanlar yaratmak değil.”
SON DERS
Alparslan’ın son cümlesi, on yıl önceki kaybının ve bugünkü zaferinin özeti oldu:
“10 yıl önce makinelere fazla güvendiğim için iki silah arkadaşımı kaybettim. Bugün insan kibri yüzünden başka kimsenin ölmesini istemiyorum.”
Okyanusun ortasında, sessizliğin ve zekânın gücü Amerikan kibrini yenmişti. Gerçek zafer, rakibi değil, kibri yenmekti. Ve bazen sessizlik, en gürültülü yankıydı.