🌙 Dağların Sessizliğinde

🌙 Dağların Sessizliğinde

Vadiye yayılan fırtına, göğü karanlık bir yarığa dönüştürmüştü sanki. Rüzgârın taşıdığı soğuk nefes, dağların omuzlarında dolaşıyor, bulutları parçalıyor ve yağmuru yere sert bir kararlılıkla indiriyordu. Toprak, gökyüzünün bütün ağırlığını sessizce karşılayan bir beden gibiydi. O gece, yalnız bir dağ yolunda yürüyen Ethan, yağmurun sesini kendi nefesiyle ayırt edemez hâle gelmişti. Montu sırılsıklam, adımları ağır ve düşünceleri karanlıktı. Ama ilerlemeye devam etti, çünkü insan bazen nereye gittiğini bilmeden yürür; yalnızca içindeki boşluğu doldurmak için.

Yağmurun arasından, yol kenarındaki çalıların dibinde bir hareket gördü önce. Gecenin gölgesi sanmıştı ama birkaç adım yaklaşınca, titreyen küçük bedenlerin siluetleri belirginleşti. Yedi çocuktu. Üzerlerindeki ince elbiseler yağmurla ağırlanmış, saçları yüzlerine yapışmış, gözlerinde donmuş bir korku vardı. Karanlıktan kaçıyor gibiydiler, sanki fırtına yalnızca gökten değil, hayatlarının içinden de esiyordu.

Ethan diz çöktüğünde içlerinden en büyük olan kız çocuğu, kardeşlerini korumaya çalışıyordu. İnce kollarıyla onları sarmış, fakat kendi gücü tükenmek üzereydi. Dudakları morarmıştı, nefesi kırık bir cam parçası gibi titriyordu. Ethan onlara yavaşça seslendi, ama sesi rüzgârın uğultusu arasında kayboldu. Çocukların gözlerinden yaşlar dökülüyordu, yağmurla karışıp yeryüzüne kaybolan gözyaşları…

Bir anda, arka taraftan çamurun içinde sendeleyerek ilerleyen bir başka siluet belirdi. Kadın bir anlığına dik durmaya çalıştı, sonra dizlerinin üzerine çöktü. Sanki toprak onu geri çağırıyordu, bedenindeki bütün güç avuçlarından akıp gidiyordu. Çocukların çığlığı gecenin sessizliğini yırttı.

“Anne!”

Ethan hızla koştu, kadın tam ikinci kez yere düşerken onu yakaladı. Derisi buz gibiydi, nefesi ince ve kesik kesikti. Göz kapakları yarı açık, şuurunun son kırıntılarına tutunuyordu. Onu kollarına aldığında neredeyse hiç ağırlık hissetmedi; sanki karanlık içinde taşınan bir gölgeydi.

Kamyonetine doğru koşarken çocuklar da peşinden geldi, ayakları çamura saplanıyordu. Kadını arka koltuğa yatırdı, çocuklara battaniyeler sardı, sonra aracı çalıştırdı. Farların aydınlattığı yol, yağmur duvarının içinde kayboluyordu. Fırtına, dağların içinden yükselen bir hayvan gibi aracın camlarına saldırıyor, rüzgâr kapıları sarsıyordu.

Ethan direksiyonu sıkarken aynadan kadına bakıyordu. Kadının adı, daha sonra öğrenecekti ki, Ila’ydı. Solgun yüzü farların titrek ışığında bir an görünür oluyor, sonra karanlığa gömülüyordu. Çocuklar dua eder gibi fısıldıyor, annelerinin nefesini duymak için kulak kesiliyorlardı.

Dağ yolunda dakikalar saat gibi uzadı. Sonunda Ethan’ın yıllardır yalnız yaşadığı kabine ulaştılar. Burası, ormanın içinde kaybolmuş küçük bir evdi; dışarıdan bakınca bir yabancıya sığınacak sıcaklık sunmayacak kadar sessizdi. Ama içeride, şöminenin ateşi her zaman yanardı. Çünkü Ethan, yalnızlığından kaçmak yerine onunla yaşamayı öğrenmişti.


Ethan önce Ila’yı içeri taşıdı. Kadının bedeni, kollarında taşırken adeta çiçekten daha kırılgandı. Onu yatağa yatırdı. Elleri buz kesmişti. Ethan hızlıca çocukları içeri aldı, her birini ateşin karşısına oturttu. Küçük gövdeler yavaş yavaş çözülmeye başlasa da titreyişleri hâlâ kesilmiyordu.

Sıcak su kaynattı, sıcak çorba hazırladı. Çocukların ellerine titrek fincanlar bıraktı. Bu sırada en büyük kız —Amamira— konuşmaya cesaret buldu. Sesinde hem yorgunluk hem de yılların yükü vardı.

“Babamızı kaybettik… Aylar önce. Sonra… Her şey dağıldı.”

Bu kadar kısa cümlelerin bu kadar ağır bir hikâye taşıyabileceğini Ethan çok iyi biliyordu. Çünkü o da bir zamanlar kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu hem kalbiyle hem bedeniyle yaşamıştı.

Yıllar önce, karısı ve doğmamış çocuğu bir kaza sonucu ondan alınmıştı. O günden beri dünyaya kapalıydı Ethan. İnsan yüzü görmekten çok korkuyordu belki, ama sessizliği duyup dağları dinlemeye cesaret edebiliyordu. Yalnızlık, ona hem ceza hem sığınak olmuştu.

Fakat bu gece, yedi çocuk ve solgun bir anne, onun sessiz dünyasına açılan bir kapıydı.


İla’nın ateşi tehlikeli derecede düşüktü. Ethan onun ellerine sıcak kompresler uyguladı, kalın battaniyeler sardı. Bazen ona fısıldıyor, “Güvendesin… Çocukların da güvende” diyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordu belki ama o sözler, hem kadına hem kendisine söylüyor gibiydi.

Gece ilerledikçe fırtına yavaşladı. Kabinin içi ateşin sıcaklığında soluk bir huzurla doldu. Çocuklar birer birer uykuya daldı. Ethan sessizce onların üzerini örttü. Onlara dokunurken kalbinde alışık olmadığı bir duygu beliriyordu: bir sorumluluk hissi…

Ama belki bundan daha fazlasıydı. Zamanın derinliklerinden gelen bir çağrı gibi.

Gecenin sonunda Ethan, Ila’nın yanında oturdu. Kadının gözleri kapalıydı ama nefesi daha düzenliydi. Titrek bir ışığın içinden geçmiş gibi görünüyordu. Ethan onun elini tuttu ve ilk kez kalbinin içinde yıllardır sönmüş olan bir şeyin kıpırdadığını fark etti: umut.


Sabahın ilk ışıkları, dağların tepelerine vurduğunda, kabin sessiz bir huzura bürünmüştü. Çocuklar hâlâ uyuyordu. Ethan Ila’nın başucuna gitti. Kadının teni artık sıcaklık belirtisi gösteriyordu. Nefesi daha rahat, yüzü daha canlıydı. Gözkapakları titredi, sonra yavaşça açıldı.

Önce tavanı gördü, sonra ateşi… En son da Ethan’ı.

Gözleri, “Hayatta mıyım?” diye sordu.

Ethan başını salladı.
“Buradasın. Güvendesin.”

Ila oturmak istedi, ama bedeni dayanamadı. Ethan onu yavaşça destekledi. O an, Ila’nın gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Çünkü kadın, geceden kalma karanlığın içinden çıkıyordu; hem ruhu hem bedeni yeniden doğuyordu sanki.

Çocuklar annelerinin uyandığını görünce birer birer yanına koştular. Küçük elleri onu sarıyor, ince sesleri “Anne…” diye fısıldıyordu. Ila onları teker teker yanağına bastı, kokularını içine çekti, hayatın ona sunduğu en büyük mucizenin aslında kaybetmemiş olduğu bu yedi nefes olduğunu hatırladı.

Ethan geride durdu sadece. Böyle anlarda dışarıdan bakmayı biliyordu; yakınlaşmanın kırılganlığını hisseden biri gibi…


Günler geçtikçe kabin artık yalnız değildi. Çocukların ayak sesleri, ormanı yarıp içeri giren rüzgârın uğultusuna karışıyor, evin içini yıllardır eksik olan bir sese —kahkahaya— doyuruyordu. Ethan, uzun süredir ilk kez sessizliğin içinden yaşam seslerinin yükseldiğini duyuyordu.

Ila’nın gücü her gün biraz daha geri geldi. Yemek yaparken hareketleri hâlâ yavaştı ama yüzünde yeniden doğan bir ışık vardı. Bazen ateşin karşısında oturur, sessizce alevleri izlerdi. O anlarda Ethan da ona bakardı ama bakışlarında arzu değil, saygı ve derin bir anlayış vardı.

İki insanın kalbi, aynı acıdan geçmişse, birbirini konuşmadan da anlar.

Bir akşam, Ila Ethan’a sessizce yaklaştı. O sırada Ethan dışarıda kırılmış bir sandalyeyi tamir ediyordu. Kadın, ellerini birbirine kenetlemişti; söylemek istediği şeyler kelimelerin içinde sıkışmış gibiydi.

“Bizi kurtardın,” dedi sonunda, sesi ince ve derindi.
“Sadece hayatlarımızı değil… umutlarımızı da.”

Ethan başını kaldırdı, ona baktı. Gözlerinde yıllarca sakladığı yalnızlığın kırıkları vardı, ama aynı zamanda yeni bir filizlenme.

“Belki de ben de… sizin sayenizde bir şey buldum. Uzun zamandır kaybettiğimi sandığım bir şey.”

İla bu sözleri duyunca kalbinde yıllardır kapalı duran bir kapının aralandığını hissetti. O kapıdan içeri giren şey, hafif bir ürperti, hafif bir ışıktı; ama korkutucu değildi. Aksine, davetkârdı.


Kış ilerledikçe çocukların kahkahaları kabine daha çok renk kattı. Ethan artık yalnız değildi; ev bir yuva olmuştu. Ila ise korkularının yavaşça çözüldüğünü hissediyordu. İnsan, güvene yeniden alışırken ürkek olur; ama güven büyüdükçe insanın ruhu genişler.

Bir sabah Ila, Ethan’la konuşmak için cesaret buldu.
“Nereye gideceğimizi bilmiyorum,” dedi.
“Bizi her yerden kovdular…”

Ethan, bu cümlenin altında saklı paniği gördü.
Ve tereddüt etmedi.

“Gitmek zorunda değilsiniz,” dedi.
“Burası… sizin de eviniz olabilir.”

Ila dondu kaldı. Çocuklar duyar duymaz sevinçle Ethan’a sarıldılar. Adam, yıllardır hissetmediği bir sıcaklığın kollarında eridiğini sandı.

O an, kaderin bir insanı nereye götürdüğünü düşünmenin anlamı yoktu. Çünkü kader artık onların önünde değil, ellerindeydi.


Bahar yaklaşırken, Ethan’ın kabini bir evden daha fazlasına dönüşmüştü: bir aile. Sabahları çocukların koşturmacasıyla uyanıyorlardı. Ila mutfakta Ethan’a yardım ediyor, bir zamanlar karanlıkla çevrili bu dağ evi şimdi taze ekmek kokularıyla doluyordu.

Akşamları, ateşin yanında Ethan hikâye anlatıyor, çocukların kahkahaları kabinin duvarlarında yankılanıyordu. Ila bazen sessizce onları izliyor, bazen gözlerinden yaşlar süzülüyordu — bu kez acıdan değil, şükürden.

Bir gün güneş dağların arkasına inerken, Ethan ve Ila kapının önünde durup oyun oynayan çocuklara baktılar. Rüzgâr saçlarını hafifçe sallıyordu. Ellerine birbirine dokundu. Hiçbiri elini çekmedi.

O sessizlikte, kelimelerin söyleyemediği bir gerçeği ikisi de anladı:

İki kırık dünya, birbirine yaslanınca bütün olabiliyordu.

Dağların ortasında başlayan o fırtına, onları yok etmek için değil, birbirine götürmek için çıkmıştı belki de. Hayat bazen insanın önüne yavaş yavaş değil, ansızın bir kapı açardı. Ethan ve Ila o kapıdan birlikte geçmişlerdi artık.

Ve gelecekte ne olacağını bilmiyorlardı.

Ama şunu biliyorlardı:

O dağların sessizliğinde, artık yalnız değillerdi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News