Bir Uçağı Kaçırmak, Bir Hayatı Yakalamak
Madrid Barajas Havalimanı, öğle vakti bir nehir gibi akıyordu; sesler, tekerlekler, metalik anonslar tavanda yankılanıyordu. Taze kahve ve pahalı parfüm kokusu havada asılıydı. Cam duvarlardan giren soğuk, parlak ışık yüzlerce yolcunun telaşlı yüzünü aydınlatıyordu.
Bu insan selinin arasında Rafael Oliveira yürüyordu. Otuz beş yaşında, Endülüs güneşinde hafifçe yanmış teni, iki günlük sakalı ve yorgun ama kararlı bakışıyla sıradan bir adamdı. Üzerinde lacivert bir takım elbise, kolunda yıpranmış bir dosya ve diğer elinde pasaport ile Meksika’ya gidecek uçağın biniş kartı vardı. Bu sıradan bir yolculuk değildi; dokuz ay boyunca hazırladığı sosyal konut projesini uluslararası bir kongrede sunacak, belki de hayatını değiştirecek bir fırsat yakalayacaktı.
Ama Rafael’in kalbinde kongreden daha önemli bir şey vardı. Cep telefonu cebinde titreşti. Yedi yaşındaki kızı Lucía, komşuları Carmen’in evinden arıyordu. İki dağınık atkuyruğu, boyası lekeli önlüğüyle ekranda belirdi. “Baba, çocukların evlerini kurtarmak için uçacak mısın?” dedi, hem masum hem gururlu bir sesle. Rafael gülümsedi, boğazında düğümle. “Elbette prenses, döndüğümde seni Retiro Parkı’na götüreceğim.” Lucía kameraya bir öpücük yolladı: “Hayaline geç kalma, tamam mı?”
Telefonu kapatıp derin bir nefes aldı. Her şey yolundaydı, ta ki ana koridorda, bir gazete büfesinin yanında yaşlı bir kadını görene kadar. Tekerlekli sandalyede, ürkekçe geçenlere elini uzatıyordu. Kahverengi yün şalı omuzunda, gri saçları dağınık bir topuzda toplanmıştı. Yüzü kırışık ama huzurlu, gözleri endişe doluydu.
“Evladım, lütfen…” diye fısıldadı. Kimse durmadı. İki hostes yanından geçti, turistler selfie çekti, ama o görünmezdi. Rafael biniş kartına baktı: Kapı 26, hemen gitmeli. Ama ayakları ilerlemiyordu. Kadının gözleriyle buluştu; orada Rafael’in çok iyi bildiği bir şey vardı: Geç kalma korkusu.
“Uçağım 40 dakika sonra kalkıyor, Rosa’yı bulamıyorum. O hep yardım eder ama yarım saat önce tuvalete gitti,” dedi yaşlı kadın. Rafael yutkundu. “Hangi kapıya gitmeniz gerekiyor?” “Terminal 4, E42, Guadalajara’ya. Yarın torunumun sekiz yaş doğum günü. Kaçırmamam gerek.” Gözleri doldu.
Rafael hızlıca hesapladı: İç tren, koridor değişimi, özel güvenlik… Kendi uçağı ise tam zıt yönde. Gidebilir, görmezden gelebilirdi. Ama Lucía’nın sesi kulağında yankılandı: “Hayaline geç kalma.” Ya hayali sadece proje değil, kızının inandığı adam olmaktı?
Derin bir nefes aldı. “Biletinizi verin, hanımefendi.” Kadın buruşuk bir zarf uzattı. Rafael baktı, gerçekten Guadalajara uçağı, 38 dakika kalmış. “Hadi, kayıt süresi geçti ama özel yardım isteyebiliriz. Adınız nedir?” “Guadalupe,” diye fısıldadı kadın. “Gel Doña Guadalupe, kapınıza yetişeceğiz.”
Sandalyeyi ana koridora sürdü. İnsanlar merakla bakıyor, bazıları umursamıyordu. “Ya sizin uçağınız?” diye sordu kadın. Rafael cevap vermedi; kongre koordinatörüne acil bir mesaj yazdı: “Havalimanında acil durum, gecikeceğim.” Her adımda kendi uçağından biraz daha uzaklaşıyordu.
Biraz ileride, kırmızı takım elbiseli, uzun siyah saçlı, yüksek topuklu genç bir kadın telefonla konuşuyordu. Gözleri bir an yaşlı kadının şalına, dağınık saçına kaydı. Kalbi hızlandı: “Anne?” diye fısıldadı, farkında olmadan. Valentina Hernández, İspanya’nın en genç ve güçlü iş kadınlarından biri, annesini tanımıştı. Rafael’in sandalyeyi sürüşünü, şalı düzeltmesini, sabırla konuşmasını izledi.
Ama Rafael ve Guadalupe çoktan özel yardım noktasına ulaşmıştı. Görevli, “Uçağına 30 dakika kaldı, kayıt kapandı, acil durum,” dedi. Süpervizör çağırdı: “Direkt bindireceğiz, kapı E42, 20 dakika sonra kapanıyor.” Rafael sandalyeyi iç trene götürdü. “Uçağınız…” dedi kadın. “Önemli olan sizin torununuzla buluşmanız,” dedi Rafael.
Tren gecikti, Rafael’in uçağına dokuz dakika kalmıştı. Ama içinde garip bir huzur vardı. Kapıya vardıklarında görevli, “Abla, hızlı olun, son yolcu,” dedi. Rafael çantayı verdi, şalı düzeltti. “İyi yolculuklar, Doña Guadalupe.” Kadın ellerini Rafael’in ellerine aldı. “Adınız nedir, evlat?” “Rafael Oliveira, Sevillalıyım.” Kadın ellerini sıktı, cebine bir şey bıraktı. “Allah sizi korusun, evladım. Bugün yaptığınız hiç kolay değil.” Sandalye uçağa gitti, kadın son bir defa el salladı.
Rafael döndüğünde telefonunda yedi cevapsız arama, üç mesaj vardı. Sunum hakkı başkasına verilmişti. Bankta oturdu, dokuz ayın emeği boşa gitmişti. Cebinden bir şey çıktı: Altın bir kelebek broşu, mavi taşlarla süslü, ağırdı. Broşu elinde evirirken, kırmızı takım elbiseli kadının bakışını fark etmedi bile. Valentina, her şeyi izlemişti.
İki gün sonra, Lavapiés’teki dar sokaklarda Rafael, elinde market poşeti ve dino bisküvileriyle eve döndü. Lucía koşarak geldi, “Dino bisküvilerimi getirdin mi?” diye sordu. Rafael gülümsedi, ona bisküvileri verdi. Pencereden çocukların futbol oynadığını izledi. Havalimanında yaşananları hâlâ sindiremiyordu. Büyük fırsatı kaçırmıştı, kimse maillerine yanıt vermiyordu; tek kalan, küçük bir kutuda sakladığı broştu.
O sırada Salamanca’da Valentina, bir masa başında Rafael’in küçük derneğini araştırıyordu. “Neden bunu yapıyorum?” diye mırıldandı. Duygusal olarak işine karışmazdı, ama Rafael’in annesiyle konuşmasındaki şefkat, şalı düzeltirkenki incelik aklından çıkmıyordu. Sonunda bir e-posta yazdı: “Merhaba Sayın Oliveira, Hernández Gelişim’den sosyal sorumluluk departmanı olarak projenizle ilgileniyoruz.” Göndermedi, ama ertesi hafta Rafael’e resmi bir teklif geldi.
Rafael, bir kafede buluştuğu temsilciyle Sao Paulo’da bir pilot proje için görüşmeye çağrıldı. “Direktörüyle tanışınca her şeyi anlayacaksınız,” dedi temsilci. Barcelona’daki toplantıda, cam kulelerin arasında, Valentina’yı tanıdı. “Siz oradaydınız,” dedi şaşkınlıkla. Valentina gülümsedi, “Bu proje gerçek ve acil,” dedi. Rafael, “Bu bir ödül mü?” diye sordu. “Hayır, bu bir başlangıç,” dedi Valentina.
Sao Paulo’da, toprak bir arsada, “Burada 50 konut, kreş, klinik, kütüphane… Hepsi hayal değil,” dedi Valentina. Rafael, “Hiç böyle bir şeyi hayal etmemiştim,” dedi. Akşamları, mahalle kadınlarıyla feijoada yedi, çocuklarla oyun oynadı. Bir gün, Valentina’nın boynunda aynı broşu gördü. “Bu broş…” dedi. Valentina, “Aile yadigarı, nesillerdir bizde,” dedi. Rafael, kendi broşunu gösterdi; ikisi de aynıydı. Aralarında bir sır, bir bağ vardı.
Aralarındaki gerilim, bir gün mahalle kafesinde patladı. Rafael, “Beni buraya annenden dolayı mı getirdin?” diye sordu. Valentina, “Başta öyleydi ama seni seçmemin sebebi iyiliğin ve işindeki tutkun,” dedi. Rafael, “Kızımın gözünde aptal olmak istemem,” dedi. Valentina, “Sadece büyük bir şey başarmak istedim,” dedi ve ayrıldı.
O gece Rafael, Lucía’dan gelen “Baba, mutlu musun?” mesajıyla sarsıldı. Ertesi gün Valentina, “Bir şans daha ver, sana gerçeği anlatacağım,” dedi. Rafael, “Gerçekten ihtiyacım olan tek şey dürüstlük,” dedi. Valentina, “Yarın benimle gel, sana bir şey göstereceğim.”
Madrid’e döndüklerinde, Rafael ve Lucía, Valentina’nın ailesinin Rioja’daki çiftliğine davet edildi. Üzüm bağları arasında, Lucía ve Guadalupe hemen kaynaştı. Rafael ve Valentina, “Burada kalır mısın?” diye sordu. “Sadece bir baba ve bir adamım,” dedi Rafael. “Tam da bu yüzden seni seçtim,” dedi Valentina.
O akşam, Rafael ve Valentina, yıldızların altında, “Uçağı kaçırmasaydım burada olur muyduk?” diye sordular. “Bilmiyorum, ama iyi ki kaçırdım,” dedi Rafael. İkisi de, hayatın küçük bir iyilikle nasıl değişebileceğini anladı.
Bir süre sonra Valentina, yeni sosyal sorumluluk projesini basına duyurdu: “Gerçek Bağlar” programı, havalimanlarında yaşlılara destek, sosyal konutlar… “Bir babanın, bir uçağı kaçırıp bir hayatı kurtardığı an bana ilham verdi,” dedi. Rafael, Lucía ve Guadalupe ile yeni bir aile kurmuştu.
O gece, Valentina Rafael’e, “Seni ilk gördüğümde deli olduğunu düşündüm. Şimdi bunun en güzel delilik olduğuna inanıyorum,” dedi. Rafael gülümsedi: “Sen de benim ihtiyacım olan patronmuşsun.” Sessizce, yeni bir hayatın başladığını hissettiler.