Hayalet Clara: Karanlıktan Aydınlığa

Kar Altında Bir Hayalet
Clara, on dört yıl boyunca cildine kar değmemişti. O sabah, gün doğarken, mahzenin soğuk taşlarından sürüklenerek çıkarıldığında, yüzüne siyah bir peçe örtüldü, bileklerine öyle sıkı ipler bağlandı ki, kemiklerine kadar acıdı. Stillwater Creek Meydanı’ndaki kalabalık, tökezlediğinde gülüyor, ona “hayalet” diyor, yanında bağlı duran attan bile daha değersiz olduğunu söylüyordu.
Ama o sabah, devasa bir kovboy, donmuş meydandan atıyla geçtiğinde, hiç irkilmedi. Doğrudan Clara’ya baktı ve beş kelime söyledi. Her şeyi değiştiren beş kelime:
“Kız için ne kadar?”
Clara, iplerin yakıcı acısına odaklandı. Acıya odaklanmak, yüzlere odaklanmaktan daha kolaydı. Silas onu ileri itti. Çıplak ayakları, müzayede platformuna değdiğinde, soğuk kemiklerine kadar işledi.
“Yaklaşın! Yıllardır sakladığımızı görün!”
Silas’ın sesi meydanda yankılandı. Kalabalık daha da yaklaştı. Clara, peçenin deliklerinden onları net göremiyordu ama hepsini duyabiliyordu.
“Bu Puit’in kızı. Yıllar önce öldü sanıyordum.”
“Baksana, dayak yemiş köpek gibi titriyor.”
Silas, dün gece bıraktığı morluğu buldu, parmağıyla bastırdı. Clara, dilini ısırdı, kan tadı aldı.
“On altı yıl boyunca bu yükü taşıdık,” dedi Silas. “On altı yıl boyunca besledik, giydirdik, gözlerden uzak tuttuk. Ama artık bir adamın sabrı tükenir.”
Harriet, platformun kenarında, ince dudakları bembeyaz, Clara’ya bakmıyordu. Yıllardır doğrudan bakmamıştı.
“Yirmi dolar!” diye bağırdı Silas. “Yirmi dolara bu laneti üzerinizden alırsınız. Yemek yapar, temizler. Erkeklere hizmet eder. Yeter ki üstünü örtün, sorun çıkarmaz.”
Ön sıradaki bir çiftçi, karın içine tütün tükürdü.
“Bozuk mal için mi?”
“Bozuk değil, sadece farklı.”
“Nasıl farklı?”
“Peçenin altında ne var?”
Silas, Clara’nın omzunu daha sıkı tuttu.
“Ne duyduğunu unutma,” diye fısıldadı. “Konuşan kızlara ne olduğunu unutma.”
Clara’nın midesi buz kesildi. Üç yıl önce, mahzenin kapısından Silas’ın sarhoş sesi:
“Yapmak zorundaydım, Harriet. Dawson her şeyi alacaktı. Bir kürek darbesi…”
Harriet’in keskin cevabı:
“Bir daha asla konuşma. Asla.”
Clara hiç konuşmadı. Ama Silas, onun duyduğunu hiç unutmadı.
“On beş dolar!” diye bağırdı tekrar. “Hadi ama, birileri…”
Bir kar topu Clara’nın göğsüne çarptı, ardından bir tane daha omzuna. Kahkahalar meydanda yankılandı.
“On dolar! Çalışkan hizmetçi için on dolar!”
“Beş veririm,” dedi domuz çiftçisi. “Domuzları besler. Bu kadar çirkin bir şey onları korkutmaz.”
Kahkahalar daha da acımasızlaştı. Clara’nın elleri, kollarının içinde yumruk oldu. On dört yıl, karanlıkta, sessizlikte, kendini küçültmeyi öğrenerek geçti. On dört yıl boyunca öfkesini yutmuş, içini taş gibi yapmıştı.
“Beş dolar!”
Silas’ın sesi çatladı.
“Beş dolar, bir kere!..”
“Otuz!”
Ses, kalabalığı bir bıçak gibi kesti. Clara’nın başı hızla kalktı. Peçenin deliklerinden, kalabalığın bir anda geri çekildiğini gördü. Meydanın köşesinde, siyah bir atın üzerinde oturan adam, dev gibi, omuzları bir kapıyı kapatacak kadar geniş, elleri kemik kıracak kadar güçlü.
Yüzü, eski yaralarla kesilmiş sert hatlar, şapkasının altında karla kaplanmış. Ama gözleri… Gözleri doğrudan Clara’ya bakıyordu. Peçeye değil, gösteriye değil, ona.
“Otuz dolar,” dedi tekrar. Sesi alçak, sakin, insanların duymak için eğildiği türden bir sakinlik.
“Benim teklifim bu.”
Silas çabuk toparlandı.
“Yabancı, bu cömertlik ama daha fazlasını bulabiliriz. Bu birinci sınıf mal.”
“Ben pazarlık yapmıyorum.”
Adam attan indi. Kalabalık daha da açıldı.
“Otuz. Ya alırsın ya da on altı yıl bir kızı mahzende niye sakladığını sormaya başlarım.”
Silas’ın yüzü soldu.
“Küçük kasaba dedikodusu…”
Adam, platforma çıktı.
“Ben Eli Brennan. Duymuşsunuzdur.”
Silas’ın ifadesi değişti. Korku, hesap, sonra neredeyse rahatlama.
“Brennan, çiftçi… Duydum, eşini kaybetmişsin, çocukların var. O yüzden mi istiyorsun?”
“Neden istediğim benim meselem.”
“Tamam, tamam. Otuz dolar, ama kırk gerek…”
“Otuz alırsın.”
Eli, Clara’nın yanına üç adım kala durdu. Yakından daha da büyüktü, bir duvar gibi.
“Ve satış belgesi yazacaksın. Yasal, düzgün.”
“Bir dakika…”
“Sormuyorum.”
Sessizlik. Rüzgar meydanda keskin bir köpek havlamasıyla dolaştı. Silas’ın gülümsemesi bozuldu.
“Tamam. Harriet, dükkandan kağıt getir!”
Harriet telaşla uzaklaşırken, Eli Clara’ya döndü. Gözleri peçeyi araştırıyordu.
“Hanımefendi…”
Sesi yumuşadı.
“Benimle gelmek ister misin?”
Clara konuşamadı. Soru anlamlı gelmiyordu. Kimse ona ne istediğini sormamıştı.
“Zamanın var. Başını salla ya da salla. Mahzene geri dönmek ister misin?”
Clara başını hızla salladı.
“Domuz çiftçisine satılmak ister misin?”
Bir kez daha başını salladı.
“Benimle gelmek ister misin? Çiftliğim var, üç çocuğum, bol iş. Kimse seni kilitlemez, kimse peçe takmaya zorlamaz.”
Clara’nın elleri titriyordu, tüm vücudu titriyordu. Bu bir tuzak olmalıydı. Erkekler seçenek sunmazdı, sormazdı. Ama Eli’nin gözleri hiç kaçmadı, Silas gibi yalan söyleyenlerin bakışı gibi kaymadı.
Yavaşça başını salladı.
“Tamam o zaman.”
Eli, bileklerindeki ipleri çözdü.
“Bunlar çıkıyor.”
“Yapamazsın!” diye atıldı Silas.
Eli, sadece başını çevirdi. Silas geri çekildi. İpler yere düştü. Clara, acının bir anda yok oluşuna şaşırarak nefesini tuttu. Bilekleri yara, bazı yerler kanıyordu.
“Bunu temizlemek gerek,” dedi Eli yavaşça. “Çiftlikte ilaç var.”
Harriet kağıtla döndü, Silas titreyen eliyle satış belgesi yazdı. Üç kasabalı tanık olarak imzaladı, hiçbiri Silas’ın gözlerine bakmadı.
Her şey bitince, Eli kağıdı cebine koydu.
“Gidiyoruz, Brennan!”
Silas’ın sesi onu durdurdu.
Gösterici maskesi kaybolmuş, altında soğuk, tehlikeli bir şey açığa çıkmıştı.
“Ne aldığını bildiğini sanıyorsun. Bilmiyorsun. Bazı şeyler gömülü kalmalı. Bazı sırlar öldürülmeye değer.”
Clara’nın kanı buz kesti.
Eli uzun uzun baktı.
“Bu bir tehdit mi?”
“Dostça bir tavsiye olarak düşün.”
“Kadınları zincirleyen adamdan tavsiye almam.”
Eli Clara’ya döndü.
“Yürüyebilir misin?”
Clara başını salladı, bacakları su gibiydi.
“O zaman gidelim.”
Onu kolundan tutmadı, hayvan gibi yönlendirmedi. Atına doğru yürüdü, bekledi.
Clara, çıplak ayaklarıyla donmuş zeminde, titreyerek, kalbi göğsüne çarparak peşinden gitti. Arkasında Silas’ın bakışını bıçak gibi hissetti.
“Katil,” diye düşündü. “Ne yaptığını biliyorum. Şimdi sen de biliyorsun, bildiğimi.”
Bir hapishaneden diğerine geçiyor olmalıydı. Olmalıydı. Erkekler iyilikten kadın kurtarmazdı. Her zaman bir bedel olurdu.
Ama Eli onu ata nazikçe, dikkatlice bindirdiğinde, sanki lanetli değil de kırılgan bir şeymiş gibi, Clara buna inanamadı.
Brennan Çiftliğinde Yeni Hayat
Yol boyunca Clara, Eli’nin yanında atın üstünde titredi. Eli, atı yavaşça yönlendiriyor, ara sıra dönüp ona bakıyordu.
“Üşüyor musun?”
Clara başını salladı.
“Biraz daha sabret. Çiftlikte ateş var, sıcak yemek var. Çocuklar seni bekliyor.”
Clara, “Çocuklar?” diye fısıldadı.
“Evet, üç tane. Josie, Will ve Tommy. Hepsi iyi çocuklar. Seni sevecekler.”
Çiftlik, dağların eteğinde iki katlı, koyu ahşap bir evdi. Bacadan ince bir duman yükseliyordu. Kapı birden açıldı; üç çocuk dışarı fırladı.
“Paa! Erken geldin!” diye bağırdı Josie, koyu örgülü saçları savrulurken.
Will ve Tommy, Josie’nin arkasında neredeyse birbirine çarpacak kadar hızlı koşuyordu.
Eli atı durağa bağladı, Clara’ya yardım etti.
“Bu Clara,” dedi. “Bizimle kalacak.”
“Misafir gibi mi?” dedi Tommy.
“Aile gibi,” dedi Eli.
Clara’nın göğsü sıkıştı. “Aile” kelimesi ona bir yumruk gibi vurdu. Hiç kimsenin ailesi olmamıştı. Sadece yük, lanet, sorun olmuştu.
Josie, Clara’nın yüzündeki peçeye baktı.
“Yüzünde niye o var?”
Eli, “Çünkü öyle istiyor. Başka bir sebebi yok,” dedi.
Will, Clara’ya yaklaştı, elini uzattı.
“Ben William. O Thomas. Aptalca sorular sorar.”
Tommy, “Aptalca değil!” diye bağırdı.
Josie, “Susun! Misafiri korkutmayın!”
Eli, Clara’ya, “Sıcak bir şeyler giymen gerek. Josie, annenin eşyalarını bul. Tommy, misafir odasını hazırla. Battaniyeler bol olsun,” dedi.
Çocuklar koşarak eve girdiler. Clara, Eli’nin yanında durdu, kalbi hızla çarpıyordu.
“İyi çocuklar,” dedi Eli. “Vahşi ama iyi.”
“Benden korkmuyorlar.”
“Neden korksunlar?”
Evin içi odun dumanı ve taze ekmek kokuyordu. Clara, kapıdan geçince bir an durdu. Pencerelerden süzülen ışık, halılar, çocukların sesleri… Her şey çok gerçekti.
Eli, “Otur,” dedi. “Ateşin yanında. Yemeği ısıtacağım.”
“Ben yapabilirim…”
“Bugün dinlen. Yarın çalışırsın. Bu gece yemek ye, ısın.”
Clara, ateşin yanında oturdu. Ateşin sıcaklığı ona bir duvar gibi çarptı. On dört yıl boyunca ne kadar üşüdüğünü ilk kez fark etti. Eli mutfakta sessizce çalıştı, yemekleri masaya koydu.
“Yavaş ye. Miden alışkın değil,” dedi.
Clara peçesini hafifçe kaldırıp yemeğini yedi. İlk lokmada gözleri doldu; gerçek et, gerçek sebze, gerçek yemek… Mahzende Harriet’in kapı altından ittiği bayat ekmeklerden çok farklıydı.
Eli, “Güzel mi?” diye sordu.
Clara başını salladı.
Yemek boyunca sessizlik vardı. Üst katta çocukların ayak sesleri, Josie’nin emirleri, Will ve Tommy’nin itişmeleri… Normal sesler, aile sesleri. Clara’ya yabancıydı ama hoşuna gitmişti.
Yemekten sonra Eli, Clara’ya yaklaştı.
“Silas’ın söyledikleri… O sırlar hakkında…”
Clara’nın elleri titredi.
“Üç yıl önce mahzende bir şey duydum. Dawson diye bir adam. Silas onu öldürdü. Harriet’e itiraf etti. Sonra beni kilitledi, kimseye anlatmayayım diye.”
Eli uzun süre sessiz kaldı.
“O yüzden seni orada tuttular?”
“Sanırım. Beni öldürmekten de korktu.”
Eli’nin gözlerinde korku, hesap yoktu. Sadece sessiz bir onay vardı.
“O zaman burada olman iyi. Orada değil.”
“Senin yanında olmak tehlikeli.”
“Ben korkmam. Seni geri göndermem.”
Clara, “Beni hiç tanımıyorsun,” dedi.
“Yeterince tanıyorum. On dört yıl mahzende kalıp hâlâ başkalarını düşünebiliyorsan, yeterince tanıyorum.”
O gece, Clara kendi odasında, gerçek bir yatakta, kapısı dışarıdan kilitlenmeyen bir odada uyudu. Dışarıda kar yağarken, Clara ilk kez korkudan başka bir şey hissetti: umut.
Güvenin Filizlenişi
Sabahları Clara, mahzen alışkanlığıyla erkenden uyanıyordu. Eli, “Mutfak sıcak, kahvaltı hazır,” dediğinde, Clara yavaşça aşağı indi. Peçesini hâlâ takıyordu, ama artık zorunluluktan değil, alışkanlıktan.
Mutfakta kaos vardı. Tommy, Will’in tabağından pastırma çalıyor, Josie kitap okuyor, Eli kahve içiyordu.
“Otur,” dedi Eli. “Bacon kavgası bitmeden kahvaltını yap.”
Josie, Clara’ya yan gözle baktı.
“Ne okuyorsun?”
“Jane Eyre. Annemin kitabı.”
“Okuyabiliyor musun?”
“Babam öğretti. O ölmeden önce.”
Josie’nin annesi Ruth, üç hafta içinde ateşten ölmüştü. Clara, Josie’nin acısını hissedebiliyordu.
“Annen iyi biriydi mi?”
“Çok iyiydi. Herkesi severdi. Peçelileri bile. İnsanların dışına değil, yaptıklarına bakardı.”
“P farklı artık. Daha sert, daha sessiz.”
Clara, Eli’nin gözlerine, o karanlıkta parıldayan sabırlı bakışlara düşündü.
“Bana karşı nazik.”
“Öyledir, ama artık sıcak değil.”
Kahvaltıdan sonra Eli, “Çiftlik işleri var. Çitler onarılacak, sığırlar kontrol edilecek. Tommy’nin okuma dersi var. Sen Josie’yle ev işlerine yardım edebilirsin,” dedi.
Josie, Clara’ya temizlik malzemelerini gösterdi.
“Temizlik biliyor musun?”
“Evet.”
“Yemek?”
“Evet.”
“Dikiş?”
“Evet.”
Josie’nin gözleri kısıldı.
“Ne yapamazsın?”
“İnsanlara güvenemem. Gece rahat uyuyamam. Kendi yansımama bakamam. Peçemi çıkaramam.”
Josie’nin yüzünde bir şey değişti.
“Annem derdi ki, herkesin kırık tarafları vardır. Önemli olan, kimin kırıkları seninkilere uyuyor.”
Clara, Josie’ye saygı duymaya başladı.
Bir saat boyunca sessizce çalıştılar. Clara süpürdü, Josie toz aldı. Evde Ruth’un izleri her yerdeydi: duvarda nakış, rafta porselen fincan, gümüş çerçevede bir fotoğraf.
Josie, “Bakabilirsin,” dedi. “Annem çok güzeldi. P ona ‘çok güzel bir kadın için fazla sert adamım’ derdi.”
“Sence insanlar iki kez sevebilir mi?”
“Bilmiyorum. Hiç kimseyi sevmedim. Babamı altı yaşında kaybettim. Yüzünü bile hatırlamıyorum, sadece kokusunu, sesini…”
Josie, “Peçenin altında ne var?” diye sordu.
“Yara. Sekiz yaşımda üvey babam at kayışıyla vurdu. Yüzümü baştan aşağı yardı.”
Josie’nin sesi öfkeyle keskinleşti.
“Kendi üvey baban mı?”
“Evet. Aile duygusu yoktu.”
Josie, “Aileme zarar verirsen, pişman olursun. Annemi kaybettik, başka kimseyi kaybetmeyeceğiz,” dedi.
Clara, “Anladım,” dedi.
“İyi. Şimdi yatak odalarını temizleyelim.”
Kasaba ile Yüzleşme ve Silas’ın Sonu
Günler geçti, Clara çiftliğe alıştı. Ekmek yapmaya başladı, çocuklar onu sevmeye başladı. Eli her zaman birkaç adım uzakta duruyor, ona alan veriyordu.
Bir gün Eli, “Yarın kasabaya gidiyorum. İstersen sen de gel,” dedi.
Clara’nın kanı çekildi. Silas oradaydı. Ama Eli, “Kasabada Silas dışında insanlar da var. Bir gün yüzleşmek zorundasın,” dedi.
Clara sabah, “Ben de geliyorum,” dedi. Eli başını salladı.
Kasabaya vardıklarında, Clara peçesini sıkı çekti. İnsanlar fısıldadı, baktı, ama Eli yanında dimdik yürüdü.
Markette Mrs. Chen, Clara’ya su verdi, peçesini kaldırmasını istedi.
“İyi kemiklerin var. Ne olursa olsun, başını dik tut,” dedi.
O sırada Silas içeri girdi.
“Kasabaya mı çıktın, hayalet?”
Clara’nın elleri titredi. Silas yaklaştı, alçak sesle:
“Brennan seni aldı, ama ne karşılığında? Onun için ne yapıyorsun? Erkekler tek şey ister. O da seni atacak bir gün, sonra geri gelip mahzene sürüneceksin.”
Eli, arka kapıdan içeri girdi, un çuvalını yere bıraktı.
“Ne yapıyorsun Silas?”
“Samimi sohbet.”
“Taciz gibi görünüyor.”
Silas geri çekildi.
“Eli, ben… Bu halkın önünde seni mahvederim. Dawson’u öldürdüğünü biliyorum. Bir daha Clara’ya yaklaşma!”
Silas kaçtı. Clara ağlamak üzereydi. Eli, “Onun sözlerine güç verme. Senin kim olduğunu ben biliyorum,” dedi.
Fırtına ve Aile Olmak
Bir gece fırtına çıktı. Eli ve çocuklar ahırda kayboldu. Clara ve Josie onları bulmak için kar fırtınasında mücadele etti. Eli kafasını yaralamıştı, Clara onu eve taşıdı, dikiş attı, hayatını kurtardı.
O gece Eli, “Neden kendini tehlikeye attın?” dedi.
“Çünkü seni kaybedemezdim. Çünkü seni seviyorum,” dedi Clara.
Eli, “Ben de seni seviyorum. Peçeni çıkarabilir miyim?”
Clara izin verdi, Eli onun tüm yaralarını gördü, “Sen hayatta kaldın, güzelsin, cesursun,” dedi.
Clara peçesini yaktı, artık saklanmayacaktı.
Silas’ın Sonu ve Yeni Hayat
Silas, kasabaya adamlarla geldi. Sahte belgelerle Clara’yı geri almak istedi. Clara, cesurca herkesin önünde Silas’ın Dawson’u öldürdüğünü, cesedi nereye gömdüğünü anlattı. Kasaba halkı, Mrs. Chen önderliğinde Clara’nın yanında durdu.
Polis, Silas’ı tutukladı. Clara, mahkemede cesurca tanıklık etti, Silas idam edildi. Clara artık özgürdü.
Aile, Sevgi ve Umut
Clara, Eli ile evlendi. Josie ona “anne” dedi, Will ve Tommy onu benimsedi. Clara’nın ekmekleri kasabada ünlü oldu, kendi fırınını açtı. Eli ona annesinin yüzüğünü verdi, “Seni sonsuza kadar istiyorum,” dedi.
Clara, “Ben de seni istiyorum, Eli Brennan. Artık hayalet değilim. Artık biriyim, bir eşim, bir anneyim, bir insanım,” dedi.
Yıllar geçti, Clara’nın ailesi büyüdü, kasaba onun cesaretini, sevgisini ve ekmeğini konuştu. Clara, bir zamanlar mahzende unutulmuş bir hayaletken, şimdi sevgiyle, umutla, kendi elleriyle bir hayat inşa etmişti.