Huzur Çiftliği: Ayşe’nin Hikayesi

Huzur Çiftliği: Ayşe’nin Hikayesi

Bölüm 1: Yeni Bir Başlangıç

Süleyman Efendi, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çiftliğine yardımcı bir kız çocuğu almak üzere yola çıktı. Yıllarca süren çabalarına rağmen çocuk sahibi olamamış, bu durumu kabullenmişti. Artık yalnızlığını gidermek için bir evlat istemiyordu; onun tek ihtiyacı, çiftlikteki işlerine yardımcı olacak sağlam ve çalışkan bir kızdı. Elinde bir kağıt vardı; üzerinde “Sağlam, güçlü, kimsesiz bir kız çocuğu, hafif işlere müsait” yazıyordu.

Kasabaya vardığında, ahşap bir sandalyede oturan bir kız çocuğu gördü. Gözleri boş, sesi yoktu. Onu getiren muhtar sadece “Adı Ayşe” dedi ve başka bir şey söylemeden gitti. Süleyman Efendi, bu sessiz kızı hemen arabasına aldı ve çiftliğe doğru yola çıktı. Yolda, Ayşe’nin ona bakmadığını fark etti. Kız, neşe ya da üzüntü ifade etmeyen bir yüzle, sadece önüne bakıyordu.

Çiftliğe vardıklarında, Süleyman Efendi ona uyuyacağı odayı gösterdi, su kovasını ve günlük görevlerini anlattı. “Senden bundan daha fazlasını beklemiyorum,” dedi. Ama Ayşe, sessizce her şeyi ezberlemeye başladı. İlk hafta, sessizce süpürmeyi öğrendi. Aletleri büyüklüğüne göre dizmeyi, kahveyi ahırdan çıkarırken hazırlamayı öğrendi. Süleyman Efendi, onun sessizliğinden memnun kalmıştı; çünkü bu, geçmişte yaşadığı acılardan uzak durmasını sağlıyordu.

Bölüm 2: Sessiz Bir Bağ

Bir gece, sofrada kömürle yapılmış bir çizim buldu. Küçük bir figür, burnunu okşuyordu; arkasında “Sağ olun efendim” yazıyordu. Bu çizim, Süleyman Efendi’nin içinde bir şeylerin değişmesine neden oldu. O gece, çiftliğini son kez eski haliyle gördüğünü bilmiyordu. Ertesi sabah, Ayşe elinde kuru bir gülle belirdi ve onu ahırın yanındaki isimsiz mezara koydu. Bu, yıllar önce kaybettiği merhume Fatma’nın mezarıydı. Ayşe, mezarın önünde sessizce oturdu.

Süleyman Efendi, “Sana kim söyledi orada olduğunu?” diye sordu. Ama Ayşe, cevap vermedi. Sadece başka bir çizim gösterdi; örme saçlı, mavi elbiseli bir kadın altında üç kalp. Süleyman Efendi, “Sen onu rüyanda mı görüyorsun?” diye sordu. Ayşe, ilk kez başını salladı. İçinde bir şey çatırdadı; bu, üzüntü değildi, daha çok bir çatlak gibiydi. O çatlak, uyarı vermeden bir tohumun girmesine neden oldu.

Süleyman Efendi, her sabah yalnız kahvaltı yapıyordu. Ama birkaç gün sonra sofrada katlanmış bir örtü buldu. Üzerinde işlemeler vardı. Ayşe, onu bırakırken bakmıyordu; sadece bırakıyordu. Zamanla, çiftlikte başka ayrıntılar belirmeye başladı: Kapı kolunda kurdeleler, renkli taşlar, balçıktan yapılmış inek şekilleri. Hepsi sessizdi ama konuşuyordu. Süleyman Efendi, yıllar önce yüreğinin dilini gömen bir adam olarak, bu değişiklikleri fark etmeye başladı.

Bölüm 3: İlişkilerin Gelişimi

Bir gün, Süleyman Efendi, Ayşe’yi mutfakta buldu. Dizlerinde eski bir defter vardı. Onu görünce defteri hızla kapattı. Ama ertesi gün, defteri sofrada açık bıraktı. Çizimlerle doluydu; kendisi, atlar, aletler, mezar ve ortada Ayşe, göğsünde kalp. Bunu görünce Süleyman Efendi, yavaşça oturdu. Birinin düşüncelerinde olmayı unutmuştu.

Ertesi gece, planlamadan bir taz sıcak süt hazırladı ve kapısının önüne bıraktı. Ama sabah yerine saman örgüsünden bir bilezik buldu. “Bunu sana kim öğretti?” diye mırıldandı. Ayşe, ilk kez tek kelime karşılık verdi. “Kimse,” dedi. Süleyman Efendi, bu sessizliğin içinde bir şeyin kırıldığını hissetti. Haftalarca küçük anlar paylaştılar. Ahırı birlikte temizlediler, acele etmeden yediler ve büyük ağacın altında oturup sadece baktılar.

Ayşe, terk edilmişliğin gölgesinde doğmuştu ama her şeyi istila eden sessiz bir güçle büyüyordu. Bir pazar, Süleyman Efendi alet almak için kasabaya gittiğinde, dükkanda bir kadın yaklaştı. “Torunun mu?” diye sordu. Süleyman Efendi, “Benimle çalışıyor,” dedi. Kadın gülümsedi. “Demek bilmiyorsun. Okulda ona ‘güne bakan çiftliğinin kızı’ diyorlar. Her perşembe döne hatunla gidiyor, hikaye yazmayı öğrenmek istiyormuş.”

Süleyman Efendi, içten içe biliyordu ki Ayşe, büyümek için izin istemiyordu; sadece engellemeyecek bir yer arıyordu ve çiftliğinde istemeden bundan fazlasını bulmuştu. Gün her zamanki gibi başladı. Süleyman Efendi, yıkık çiti onarıyordu; Ayşe ise sundurmada zar zor duyulan bir ezgi mırıldanıyordu.

Bölüm 4: Kayıp ve Kazanç

Her şey, Süleyman Efendi’nin gözdesi atı kestane tarladan dönmediğinde değişti. Saatlerce aradılar. Çalılıklar, patikalar… Ayşe çığlık attı, koştu ve gördü. Hayvan bir açıklıkta yatıyordu; bacağı kökler arasında sıkışmış, acıdan kıvranıyordu. Ayşe, ağlamadı. Diz çöktü, burnunu şefkatle okşadı. Süleyman Efendi, “Acısına son vermeliyiz,” dedi. Ama Ayşe araya girdi. “Bekle,” dedi. Yemeğini aldı, dere suyuna batırdı ve atın gözlerine koydu. Sonra korkusuzca ellerini köklere soktu.

Süleyman Efendi durdurmak istedi ama bakışındaki bir şey onu dondurdu. Sabırla acı çekmeyi bilip sakinleştirmeyi öğrenmiş birinin gücüyle bacağı kurtardı. Kestane kalkmadı ama daha fazla savaşmadı. Süleyman Efendi, yanına diz çöktü. Yıllardır ilk kez birinin önünde ağladı. Ayşe, sessizce omzuna el koydu.

O gece, ahırda atı gözetirken, boğuk sesle dedi: “Hiç evladım olmadı. Artık beklemiyordum da.” Ayşe ona baktı. “Olmuyordu mu?” diye sordu. Süleyman Efendi, “Kötülükle değil, sadelikle,” dedi. “Allah istemedi.” Başını indirdi. “O zaman belki beni senin için istedi.” Sessizlik, her cevaptan güçlüydü.

Ertesi gün, kasabada Süleyman Efendi, kadı huzuruna çıktı. Kanuni evlat edinme değildi; bir himaye beyanıydı. “Ayşe benim evladımdır. Benimle yaşar. Bu yeter,” dedi. Kimse sorgulamadı. Kimse cesaret edemedi. Çiftliğe döndüklerinde, Ayşe koşarak odasına girdi. Küçük bir kutuyla çıktı. İçinde iplikler, çizimler, taşlar ve toy yazıyla yazılmış kağıtlar vardı. “Sana baba diyebilir miyim?” diye sordu. Süleyman Efendi, diz çöktü, sıkıca kucakladı ve ilk kez hiç söyleyeceğini düşünmediği bir kelime söyledi: “Evet.”

Bölüm 5: Yeni Bir Aile

Zorunluluktan değil, ihtiyaçtan değil, sevgiden. Çünkü sevgi her zaman kandan gelmez. Bazen sessizce gelir; sakarca örülmüş saçlarla ve dinlemeyi bilen gözlerle. Ve bazen iş için alınan kız, yüreğin en çok arzuladığı şey olur. Aile, bir öğleden sonra Ayşe çamaşır asıyordu. Süleyman Efendi çitleri kontrol ediyordu. Tanımadık bir atlı çiftliğin girişine kadar geldi. Atından inmedi. Sadece katlanmış bir mektup verdi. İsimsiz, mühürsüz, göndericisiz ve tek kelime etmeden uzaklaştı.

Süleyman Efendi, kapının yanında dimdik durarak mektubu okudu. Bitirdiğinde elleri titriyordu. Ayşe uzaktan bakıyordu. “Kimdi?” diye sordu. Süleyman Efendi cevap vermedi. Eve girdi, mektubu sofranın üzerine bıraktı, yüzünü ellerinin arasına gömdü. Ayşe, o gece gizlice okuduğunda anladı. Kendisine gönderilmemişti. Süleyman Efendi’ye değil, ona. Annesi olduğunu iddia eden bir kadındı. Büyütemediğini ama kasabadan birileri aracılığıyla yerini öğrendiğini söylüyordu. Affedilme istemiyordu. Açıklama da yapmıyordu.

Bölüm 6: Geçmişle Yüzleşme

Sadece şunu yazıyordu: “Benden nefret ediyorsun bilmiyorum. Sadece şunu bilmeni istedim: Seni satmadım. Bıraktım çünkü kalırsan öleceğini düşündüm. Ve bunu okuyorsan, demek ki iyi biri seni kurtardı.” Ayşe ağlamadı, öfkelenmedi. Sadece rahatsız bir durgunluk hissetti. Kapandığını sandığı bir yara açılmıştı ama kanamıyordu.

Ertesi gün, Süleyman Efendi mektubu kuyunun kenarında yanmış buldu. Sadece bir parça kalmıştı. “Ölecektin” kelimesi sormadı. Baskı yapmadı. Ama o gece Ayşe bulaşık yıkarken sağlam sesle dedi: “Ben kimsenin yerini tutmam. Sadece kalanım.” Ayşe ona baktı. Günlerdir ilk kez gülümsedi. Bu, hiç sahip olduğumdan fazlasıydı.

O andan sonra içindeki bir şey değişti. Artık yazmak için saklanmıyordu. Çizim yapmak için gizlenmiyordu. Küçük hikayelerini okulda bırakmaya başladı. Küçüklere balçıktan hayvan yapmayı öğretti. Süleyman Efendi ona pencere yanında bir masa yapmaya başladı. Tahtaya bir cümle kazıdı: “Burası kızımın düş kurduğu yer.”

Bölüm 7: Topluluk ve Birliktelik

Kasaba konuşmaya başladı ama bu sefer zehirsizdi. Bazıları ona “mucize kızı” diyordu. Bazıları çiftliğe ruhu döndüren diyordu. Süleyman Efendi, bir şey söylemedi ama onu hikayeleriyle kolunda yürürken her gördüğünde göğsünde bir şey genişliyordu. Onu sevgi beklemeden almıştı. O, gelecek beklemeden gelmişti. Ama birlikte başka kimsenin veremediği bir bugün inşa ediyorlardı.

Gece yarısıydı. Köpekler havlamaya başladı. Süleyman Efendi feneri alıp çıktı. Ayşe arkasında, sabahlığı hâlâ uykudan kırışmıştı. Çitin önünde kirli bir örtüye bürünmüş 4 yaşlarında bir çocuk vardı. Konuşmuyordu, ağlamıyordu; sadece titriyordu. Ayşe, ilk hareketi yapandı. Diz çöktü. Kendi örtüsüne sardı. İçeri götürdü, tek soru sormadan.

Süleyman Efendi sıcak süt hazırladı. Ayşe, onu sobanın yanına oturttu. Çocuk adını söylemedi. Hiçbir şeyi işaret etmedi. Hiçbir soruya karşılık vermedi ama gözlerini Ayşe’den ayırmadı. Sanki buraya sıcaklık olduğunu bilerek gelmişti. Sabah olduğunda, yıkadılar, saçını kestiler. Süleyman Efendi’nin çocukken giydiklerini giydirdiler.

Bölüm 8: Yeni Bir Hayat

Öğlen, Döne Hatun koşarak geldi. Elinde bir kağıt vardı. Okulun kapısında çivilenmiş bulmuştu. Yazıyordu: “Bu çocuk bizimle güvende değil. Anlamaz ama belki siz anlarsınız. Affola.” İmza yok, iz yok, geçmiş yok. Süleyman Efendi, Ayşe’ye baktı, tereddüt etmedi. “Kalıyor,” dedi.

Süleyman Efendi itiraz etmedi çünkü anladı. Her şey onunla böyle başlamıştı. Çocuğa, Ayşe’nin hikayelerinden birinin kahramanı olan Yusuf adı verildi. Konuşmasa da gülümsemeye başladı. Yoldaki taşlarla oynadı, ahırın duvarlarına karalamalar yaptı. Ayşe’nin koluna yapışıp uyudu. Sanki dünya o temasa bağlıymış gibi.

Süleyman Efendi, nasıl olduğunu bilmeden yeniden baba oldu ve her geçen gün Ayşe’nin gözlerinde farklı bir güç gördü. Artık sadece bir kız değil, aynı zamanda bir ablaydı da. Bir gün, Yusuf beklenmedik bir şey yaptı. Süleyman Efendi çit onarıyordu; Ayşe yeni bir örtü dikiyordu. Yusuf, yaklaştı ve buruşuk bir kağıt verdi. Çizimdi; el ele tutuşmuş üç figür. Uzun boylu bir adam, örmeli bir kız, küçük bir çocuk. Altında toyca yazılmış bir kelime: “Biz.”

Süleyman Efendi oturdu. Boğulmuştu. Ayşe, çocuğun önünde diz çöktü. Yumuşak sordu: “Sen de buranın senin evin olduğunu mu hissediyorsun?” Çocuk sertçe başını salladı. Sanki küçük kafası yüzyıllardır o yeri arıyormuş gibi. O gece, Ayşe başka bir hikaye yazdı. Bu sefer Süleyman Efendi’nin yastığını bırakmadı. Yusuf göğsünde uyurken yüksek sesle okudu: “Bazen Allah evlat göndermez, yaralı ruhlar gönderir.”

Bölüm 9: Yeniden Doğuş

Çiftlik artık sadece çalışma yeri değildi. Duvarlarında kahkahalar, kapılarında çizimler, alet raflarında çivilerle tutturulmuş hikayeler olan bir sığınak olmuştu. Eskiden sadece üretmeye yarayan şeyler, artık anıları da tutuyordu. Süleyman Efendi farklı yürüyordu. Omuzlar daha az yüklü, bakışlar daha az sertti. Ayşe, çiftlik ahırını tahta sıralarla dershaneye dönüştürmüş, kasaba çocuklarına yazma dersi vermeye başlamıştı. Yusuf, hep ön sırada oturuyordu. Ayakları sarkık, gözleri parlaktı.

Bir pazar, Ayşe ahırın girişine işlemeli bir örtü asarken, kasabalı aileler geldi. Tedirginlerdi. “Burada ne yaptığınızı biliyoruz,” dedi bir kadın. “Çocuklarımız senden bahsediyor. Bizim de hikayelerimizi anlatmamıza yardım edebilir misin?” Ayşe, ne diyeceğini bilemedi. Yetişkinlerin kendisine öğretebilecek biri gibi bakmalarına alışık değildi.

Süleyman Efendi, sundurmadan yaklaştı. Dingin ve ağır sesiyle dedi: “Kızım sadece yazmaz. Hayatın kuruttuğunu sular. Hazırsanız o nasıl olacağını bilir.” Böylece yeni bir şey başladı. Her hafta akşamı ahır seslerle doluyordu. Yaşlılar, kimsenin duymadığı şeyler anlatıyordu. Anneler, alçak sesle kayıplarını dile getiriyordu. Çocuklar, hiç gönderilmemiş mektuplar yazıyordu ve ortada Ayşe, defteri ve çekingen gülümsemesiyle başkalarının moloz olarak getirdiklerini kelimelerle örüyordu.

Yusuf, henüz çok konuşmuyordu ama çizimlerle hikaye anlatmaya başlamıştı. Kör bir adamı kurtaran at, yalnız çocuğu evlat edinen ağaç, sadece hikaye okumak isteyen dev. Süleyman Efendi, ikisini de hayranlık ve şaşkınlıkla izliyordu. Hiç hayal etmemişti. Sessizlikle çalışmak için aldığı çiftliğin, kasabanın yarısının yüksek sesle iyileşmeye geldiği yer olacağını.

Bölüm 10: Yeni Bir Aile

Bir gece birlikte akşam yerken, Yusuf süt bardağını kaldırdı. “Ayşe gibi olmamış bir şekilde bizim için,” dedi. Ayşe şaşırmış baktı. “Ne dedin?” Yusuf, “Bizim için,” diye tekrarladı. Süleyman Efendi, boğazı düğümlenerek bardağını kaldırdı. “Bu çiftlik için ve izinsiz büyüyen her şey için.” Çünkü istemeden kayıp olanın ortasında umut ekmişlerdi.

Süleyman Efendi, cebinin içinde günlerdir bir mektup taşıyordu. Buruşmuş, sessizliklerle ağırlaşmış. Ayşe’ye yazmıştı. Henüz kızı demeden önce onun hala sessizce süpüren bir gölge olduğu gecelerde hiç vermemişti. Çünkü bir gün kelimelere gerek kalmayacağını sanmıştı. Ama o gün gelmişti. Ayşe, kasabadan beklenmedik haberle döndü. Kitabı başka dillere çevrilecekti. Uzaklara gidecekti. Topraklarına hiç ayak basmayacak insanlar okuyacaktı.

“Garip değil mi baba? Acıyla yazdığım şey bu kadar uzak yüreklere dokunuyor.” Süleyman Efendi cevap vermedi. Sadece mektubu cebinden çıkardı, uzattı. “Bunu seni hak etmeden yazdım.” Ayşe, sessizce okudu. Sundurmanın yanında oturarak, sakar ama sevgiyle yazılmış bir itiraftı.

O zaman, “Seni buraya getirmekte doğru mu yaptım bilmiyorum. Bazen sadece boşluğu doldurmak için aldığımı sanırım. Ama sen merhume Fatma’nın mezarına o gülü bıraktığında anladım. Yeni bir şey ekmeye geldiğini. Seni kazandım mı bilmiyorum. Yoksa sadece sana tanık olmam mı düştü?” Ayşe, kağıdı dikkatle katladı. Defterine koydu. “Bana bir şey açıklamana gerek yok. Zaten her gün yazmadan yaptın.”

Bölüm 11: Yeni Bir Başlangıç

O gün, Yusuf ahırdan koşarak geldi. “Kasabaya bir aile gelmiş! Onları soruyormuş!” dedi. “Yabancılar ama tehdit değil.” Ayşe, “Kim?” diye sordu. Yusuf, “Ayşe’nin hikayelerini okuyup uzaktan yol yapmış genç bir karı koca, ‘Rahatsız etmek istemedik. Sadece bunların yazıldığı yerin gerçekten yürekten olup olmadığını görmek istedik’ dediler.”

Ayşe, onları taze ekmekle karşıladı. Ahırı gösterdi, Yusuf’un çizim köşesini gösterdi, deriden ciltli kitabın durduğu rafı bile gösterdi. Süleyman Efendi ise sessizce izledi. Eskiden sadece kendisine ait olanın eriştiği yeri ölçen biri gibi, o gece kapıyı kapatırken hiç söylemediği bir şey söyledi: “Gurur duyuyorum. Yazdıkların için değil, burayı ne yaptığın için.”

Ayşe, uzun bir kucaklamayla karşılık verdi. “Yalnız yapmadım.” Kimse duymasa da, Süleyman Efendi rüzgara bir şey fısıldadı: “İş olarak gelip kader olarak kaldığın için şükürler olsun.”

Kasabalılar, öğleden sonra birer birer geldi. Bazıları hamur işi getirdi, bazıları çizim, bazıları sadece konuşandan fazlasını söyleyen bakışlar. Döne Hatun, çocukları büyük meşenin altına götürdü. Ayşe’nin hikayelerini yüksek sesle okumak için. Yusuf, bir uçtan diğerine koşturdu. “Herkese şeker dağıttı. Bu bizim evimiz. Burası yürek kalır,” diyordu.

Süleyman Efendi, çitin yanında durdu. Söz söylemeden her şeyi izledi. Bir zamanlar ihtiyaçtan kız alan adam, şimdi o kızın sevgiyle ruhunun her köşesini nasıl aldığını görüyordu.

Bölüm 12: Hikayenin Sonu

Şehirden gelen genç bir kağıt yazıcısı, Ayşe’ye son bir soru sordu. “Bunların hepsi nasıl başladı?” Ayşe gülümsedi. Süleyman Efendi’ye baktı. Bakışı, başımıza en iyi gelen yanlış şeylerle doluydu. Kadın şaşkınca baktı ama daha sormadı. “Bazı hikayeler anlatılmaz, hissedilir.”

O gece, ateşin sıcaklığında üçü sessizce oturdular. Yusuf, kucağında Ayşe’nin uyuyordu. O, defterine bir şeyler yazıyordu ama henüz paylaşmıyordu. “Bugün ne gün biliyor musun?” diye sordu Süleyman Efendi. Ayşe başını salladı. “Tam bir yıl önce bu çiftliğe geldin.”

Süleyman Efendi, eğildi, saçını okşadı. “O zaman burası toprak olarak kalırdı ama asla aile olamazdı.” Ayşe, defterini kapattı. İlk yazdıklarının yanına rafa koydu. Kasaba çocuklarının ördüğü örtüyle Yusuf’u örttü. Lambayı söndürürken pencereden yeni tabelaya baktı. “Huzur Çiftliği” sadece isim değildi. Seçilmiş bağların kan bağları kadar değerli olduğunun ve bazen iş için alınan kızın ruhun molozlarını süpürüp bilmeden olması gereken aileyi ekebileceğinin kanıtıydı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News