KAR ALTINDA SON NEFES

Rüzgâr, dağların arasından bir hayalet gibi esiyordu. Kar taneleri gecenin siyahını delip geçiyor, gökyüzüyle yeryüzü arasındaki sınırı silip götürüyordu.
Uzakta, karlı bir yamaçta, bir devriye arabası yan yatmıştı. Kaportası ezilmiş, tekerlekleri havada, kırmızı ve mavi ışıklar sanki ölmek üzere olan bir kalbin son atışları gibi yanıp sönüyordu.
İçeride bir kadın vardı.
Subay Emilia Ríos.
Nefesi buharlaşarak havada kayboluyor, her solukta göğsü acıyla inliyordu.
Kolları önünde bağlıydı. Ellerinde kan vardı — plastik kelepçeler bileklerini kesmiş, damarlarının üstünde donmuş kırmızı çizgiler bırakmıştı.
Kafasının arkasından kan sızıyor, alnına doğru akıyordu.
Gözleri karanlıkta bir şey arar gibi dolanıyordu. Ama görebildiği tek şey, çarpışmanın ardından içeri giren soğuk hava ve savrulan kar kristalleriydi.
Yanında bir hareket.
Bir inilti.
Metal levhaların altından gelen zayıf bir nefes sesi.
Emilia başını çevirdi — orada, araç gövdesinin altında sıkışmış, kanlar içinde bir Alman çoban köpeği yatıyordu.
Max.
Onun ortağı.
Onun en yakın dostu.
Emilia’nın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Ama yaşlar bile yanaklarına ulaşmadan dondu.
— “Max…” dedi kısık bir sesle.
Köpek başını kaldırmaya çalıştı. Gözleriyle ona baktı. Titreyen nefeslerle hafifçe havladı, sanki “buradayım” der gibi.
Köpeğin patisi ezilmişti, bacağı metalin altında sıkışmıştı.
Emilia kelepçelere asıldı, ama bilekleri daha da kanadı.
O kadar soğuktu ki artık acıyı bile hissetmiyordu.
Radyo çalışmıyordu.
Telefonu yoktu.
Ve fırtına, bütün izleri örtüyordu.
Gökyüzü ağırlaştı, sessizlik çöktü.
Yalnızca rüzgârın uğultusu ve Max’in iniltisi kalmıştı.
Bir anlığına gözlerini kapadı Emilia. Belki orada, karanlıkta ölmek çok sessiz olacaktı. Ama Max’in zayıf havlaması onu geri çekti.
— “Sana söz veriyorum, oğlum,” dedi nefes nefese. “Buradan çıkacağız.”
Dışarıda fırtına uğuldamaya devam ediyordu.
Kamera, karla kaplanmış ormana kayıyor.
Uzakta bir motor sesi duyuluyor.
Bir kamyonetin farları beyazın içinde zar zor seçiliyor.
Direksiyon başında Javier Carter vardı.
Orta yaşlı, yüzünde savaş izleri taşıyan bir adam.
Bir zamanlar Afganistan’da görev yapmıştı.
Hayatta kalmanın bedelini bilenlerden biriydi.
Artık yalnız yaşıyor, geceleri uzun vardiyalardan dönüyordu.
Ama bu gece, içini kemiren bir his vardı.
Farların önünde bir ışık çaktı — kırmızı, sonra mavi, sonra beyaz.
Bir anlık tereddüt.
Sonra fren sesleri.
Kamyonet kayarak durdu, kar fırladı.
Javier montunu giydi, el fenerini aldı.
Rüzgâr yüzüne tokat gibi çarptı ama adımlarını yavaşlatmadı.
Her adımda dizlerine kadar kara gömülüyor, nefesini zorlukla kontrol ediyordu.
Gözlerini kısarak baktı.
Devrilmiş bir polis aracı.
Camlar çatlamış, tavan ezilmiş.
İçeriden hareket yok.
O, yıllar önce bir helikopter enkazında aynı sessizliği duymuştu.
Ölülerin sessizliğini.
Ama bu gece… içinde bir ses “hayır” diyordu.
Birisi hâlâ yaşıyor olmalıydı.
El fenerini cama tuttu.
Ve orada onu gördü:
Donmuş, kanlar içinde, bilekleri bağlı bir kadın.
Göz kapakları titriyordu.
Hâlâ nefes alıyordu.
Javier yumruğuyla cama vurdu. Cam çatladı ama kırılmadı.
Dirseğini kaldırdı, var gücüyle vurdu.
Cam parçalandı.
İçeriye buz gibi hava doldu.
Kadın bir an gözlerini açtı — korkuyla karışık bir bakış.
Javier elini uzattı.
— “Hey! Benim adım Javier, seni çıkaracağım! Sık dişini!”
Ama o anda içeriden bir ses duyuldu.
Bir hırlama.
Fenerin ışığı, metalin altında hareket eden karanlık bir silueti yakaladı.
Köpek.
K9.
Max.
Javier dondu kaldı.
Köpek dişlerini gösterdi, ama saldırmadı.
Aksine, yaralı vücudunu sürükleyip kadının üstüne kapandı.
Onu koruyordu.
Bir yabancıdan bile.
Javier’in kalbi sıkıştı.
O manzara, savaşta bir askerin yoldaşını kucaklayışı gibiydi.
Elini kaldırdı.
Sesi yumuşadı.
— “Tamam, dostum. Korkma. Yardım etmeye geldim.”
Bıçak cebindeydi.
Yavaşça çıkardı.
Önce Emilia’nın bileklerindeki plastik kelepçeleri kesti.
Kadın hareketsizdi ama nabzı vardı.
Sonra eğilip köpeğin sıkıştığı metali kaldırmaya çalıştı.
Ağırlık dayanılmazdı.
Ama o pes etmedi.
Tüm gücünü toplayarak metal levhayı itip köpeğin bacağını serbest bıraktı.
Max acıyla inledi ama Javier’in elini ısırmadı.
Sadece sessizce bakıyordu.
— “Aferin oğlum,” dedi Javier. “Artık özgürsün.”
Köpeği bir kenara çekti, sonra Emilia’yı kollarına aldı.
Kadının vücudu buz gibiydi.
Yüzü bembeyaz.
Ama hâlâ nefes vardı.
Onu kucağında taşıdı, karı yara yara kamyonetine geri döndü.
Kapıyı açtı, kadını ön koltuğa yatırdı.
Montunu çıkarıp üstünü örttü.
Motoru çalıştırdı.
Isıtıcıyı sonuna kadar açtı.
— “Dayan, subay hanım. Sakın gözlerini kapatma. Hadi, nefes al!”
Köpek dışarıdan zorlukla geldi, ayağı aksayarak arka koltuğa tırmandı.
Başını Emilia’nın göğsüne koydu.
Titriyordu ama kadının yanında kalmayı bırakmadı.
Javier onları izledi.
Bir an nefesi kesildi.
— “Ne dost ama…” diye fısıldadı. “Savaşta bile böyle sadakat görmedim.”
Dakikalar geçti.
Dışarıda kar dinmedi.
Javier direksiyonda, elleri donmuş halde bekledi.
Nihayet uzaktan siren sesleri duyuldu.
Parmakları titreyerek telsizi aldı.
— “Burada! Dağ yolu, kilometre 12! Yaralı bir memur ve K9 köpeği var!”
Paramedikler geldiğinde Javier’in parmakları morarmıştı.
Ama bırakmadı.
Kadının elini tutmaya devam etti.
Doktor nabzını kontrol etti.
— “Tanrım… yirmi dakika daha gecikseydik…”
Sonra Javier’e baktı.
— “Onların ikisini de sen kurtardın.”
Javier başını iki yana salladı.
Gözleri doluydu.
— “Hayır. Köpeği kurtardı. Ben sadece yolu dinledim.”
Birkaç gün sonra.
Hastane odası.
Beyaz duvarlar, steril ışık.
Kalp monitörünün sesi.
Emilia yavaşça gözlerini açtı.
Bir an nerede olduğunu anlamadı.
Sonra hatırladı — kar, çarpışma, Max.
— “Max…” diye fısıldadı.
Bir ses geldi.
— “Burada.”
Kapı aralandı. Javier içeri girdi.
Arkasında Max vardı.
Ayağı sargılı, ama yürüyebiliyordu.
Emilia’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Köpeğine uzandı.
Max patisini onun eline koydu, kuyruğunu hafifçe salladı.
Javier gülümsedi.
— “Bulduğumda hâlâ seni koruyordu. Kimseyi yaklaştırmadı.”
Kadın gözlerini kapadı, elini köpeğin başına koydu.
— “Beni asla bırakmadı.”
Javier başını eğdi.
— “Gerçek sadakat böyle bir şeydir. Savaşta bile nadirdir.”
Bir sessizlik oldu.
Sadece monitörün bip sesi.
Sonra Emilia hafifçe gülümsedi.
— “Beni buldun, Javier.”
— “Ben değil,” dedi adam. “Tanrı seni bana gönderdi.”
Birkaç hafta geçti.
Kamera karla kaplı aynı dağ yoluna döner.
Gökyüzü gri, rüzgâr hafif.
Bir SUV kenara park etmiş.
Emilia, artık iyileşmiş, üniformasını giymiş halde karın içine eğiliyor.
Yanında Max.
Boynunda yeni bir tasma.
Tasma üzerinde bir madalya parlıyor — ortasında küçük bir pati izi.
Javier, bastonuna dayanarak uzaktan izliyor.
Gülümsüyor.
Emilia ayağa kalkıyor, rüzgâr saçlarını savuruyor.
Javier’e dönüyor.
— “Eskiden cesaretin korkmamak olduğunu sanırdım,” diyor. “Ama şimdi biliyorum… cesaret, kimsenin gelmeyeceğini bilsen bile vazgeçmemektir.”
Javier gözlerini kaçırıyor, sesi titriyor.
— “Bazen bizi kurtaranlar, aslında gönderilmiş olanlardır.”
Bir anlık sessizlik.
Kar taneleri havada dans ediyor.
Max havlıyor — güçlü, gururlu bir ses.
Kamera uzaklaşıyor, üç figür küçülüyor: kadın, köpek ve adam.
Arka planda hafif piyano sesi yükseliyor.
Güneş bulutların arasından süzülüyor.
Emilia diz çöküyor, Max’in başını okşuyor.
— “Hayatta kalmak yetmez,” diyor. “Yaşamak için bir sebebin olmalı.”
Köpeğin kuyruğu karın üzerinde bir iz bırakıyor.
Javier arabasına biniyor, motoru çalıştırıyor.
Geri aynasında onlara bir kez daha bakıyor.
Sonra sessizce uzaklaşıyor.
Kamera yukarı yükseliyor.
Beyaz dağlar, sonsuz kar.
Rüzgârın sesi azalıyor.
Ve ekranda şu cümle beliriyor:
“Bazı kahramanlar rozet takar, bazıları sadece sadakat taşır.”
Siyah ekran.
Yumuşak müzik.
Son satır yavaşça belirir:
“Gerçek kurtuluş bazen bir yabancının sessiz duasında başlar.”
FADE OUT.