KAYIP UMUT ÇİFTLİĞİ

KAYIP UMUT ÇİFTLİĞİ

Güneş Sonora Çölü’nü her sabah aynı acımasızlıkla döverdi.
Gökyüzü bakır rengindeydi; sanki Tanrı’nın öfkesinden kavrulmuş gibiydi.
Toprak çatlamış, otlar sararmış, rüzgâr artık serin değil, yakıcıydı.
Ama yine de bir yer vardı — sessiz, inatçı bir şekilde hayata tutunan:
La Esperanza Perdida
Yani, Kayıp Umut Çiftliği.

Çiftlik, kırmızı toprakların, dikenli kaktüslerin ve sonsuz ufkun ortasında, küçük bir cennet gibiydi.
Bir zamanlar onlarca çalışanı, yüzlerce sığırı, altın gibi parlayan buğday tarlaları vardı.
Ama 1887 yılı, eski ihtişamın yalnızca gölgesini bırakmıştı.

Bu toprakların sahibi Don Esteban Morales, kırk beş yaşında, sert bakışlı, sessiz bir adamdı.
Yüzündeki her çizgi bir yılın, her yara bir savaşın hatırasını taşırdı.
Gençliğinde devrimcilerle, kaçakçılarla, hatta kumarbazlarla bile boğaz boğaza gelmişti.
Ama en büyük kavgası kaderleydi.
Karısı Ana dört yıl önce sarı humma yüzünden öldüğünde, Don Esteban’ın gözlerindeki ışık da sönmüştü.
Geride sadece bir şey kalmıştı:
Kızı İsabel.

İsabel Morales, yirmi yaşına yeni girmişti.
Ne köylü kızları kadar saf, ne şehirli hanımlar kadar kırılgandı.
Koyu kahverengi saçlarını her sabah sıkı bir topuzla toplar, mavi ama solmuş elbisesini giyer, ahırlara inerdi.
Babası gibi çalışkandı.
Ama içinde, çölün derinliklerinde yankılanan bir melodi gibi, sönmeyen bir isyan vardı.
Babasının koruduğu her şey, onun için aynı zamanda bir zincirdi.

O sabah, rüzgâr bile nefes almıyordu.
Sıcak hava tozla karışmıştı.
İsabel su taşırken, çiftliğin demir kapısına yaklaşan bir atın kişnemesini duydu.
Yabancı bir at.
Yabancı bir nefes.

Kapıda, ponçosu tozla kaplı, yüzü gölgede kalan bir adam belirdi.
Uzun boylu, zayıf ama çevik, elleri nasırlıydı.
Gözleri… evet, gözleri griydi — tıpkı yağmur öncesi gökyüzü gibi.

Don Esteban kapıdan çıktı.
“Elinde iş mi arıyorsun, yabancı?” dedi.
Adam dizginleri tuttu, kısaca cevap verdi:
“Adım Juan. Çalışırım. Sessizim. Çok şey bilmem ama öğrendiğimi unutmam.”

Esteban şüpheyle süzdü.
Sonora yollarında çok “Juan” gelmiş, çok “Juan” gitmişti.
Ama bu adamda farklı bir şey vardı.
Sessizlik mi?
Yoksa geçmişten kaçan birinin yorgunluğu mu?
“Bir hafta kal. Eğer işe yararsan, kalırsın. Eğer sorun çıkarırsan, gitmen hızlı olur.”

Juan başını salladı.
Atından indi, dizginleri tuttu ve çiftliğin kapısından içeri girdi.
İsabel verandada durmuş onları izliyordu.
Göz göze geldiler.
Bir saniyelik bir temas — ve o saniye, çöl kadar sessizdi.


Juan çalışkan çıktı.
Atları yatıştırmayı biliyordu, sığır markalamakta eline kimse su dökemezdi.
Geceleri, diğer işçilerle içki içmez, şarkı söylemezdi.
Ateşin başında oturur, bıçağını bileyleyip uzaklara bakardı.
Kimse onun nereden geldiğini bilmiyordu.
Kimse sormaya cesaret edemiyordu.

Bir gece, Esteban şehirdeydi.
İsabel ahırda su taşırken Juan oradaydı.
“Gece çalışmak tehlikelidir,” dedi.
“Çöl karanlıkta başka bir yüze bürünür.”
İsabel omzunu silkti.
“Karanlıktan korkmuyorum. Korkacak kadar çocuk değilim.”
Juan hafifçe güldü.
“O zaman dikkat et. Karanlık bazen senden korkar.”

Aralarında garip bir sessizlik oldu.
Rüzgâr kapıyı titretti.
İsabel’in kalbi, anlam veremediği bir şekilde hızlandı.
Ve o an, çöldeki her yıldız onları izliyordu.


Günler geçti.
Juan’ın varlığı çiftliğe huzur getirdi.
Ama aynı zamanda gölgeleri de beraberinde getirdi.
Bazı işçiler onun asker kaçığı olduğunu söylüyordu.
Bazılarıysa birini öldürüp kaçtığını.
İsabel bunlara inanmak istemiyordu.
Onun gözlerindeki yorgunluk, suçun değil, kaybın iziydi.

Bir sabah, posta atı geldi.
Toz içinde, terle kaplı bir süvari.
Elinde bir mektup.
Don Esteban’a.
Mektubu okurken elleri titredi.
Yüzü sertleşti.

“Federaller geliyor,” dedi.
“Yeni vergi yasası. Ödeyemezsek toprağımıza el koyacaklar.”

Sessizlik.
İsabel’in kalbi sıkıştı.
Juan çitlere yaslandı, “Ne kadar borç?” diye sordu.
“Beş yüz peso. Ama o parayı bulmak imkânsız.”
Juan düşündü.
“Yarın Cerro Colorado’dan geçecek bir birlik var. Altın taşıyorlar. O altını alırsak bu toprak kalır.”

Don Esteban, onu bir süre inceledi.
Yüzünde ne korku ne pişmanlık vardı.
Sadece kaderin ağırlığı.
“Bu çılgınlık,” dedi İsabel.
“Hayır,” dedi babası, “bu hayatta kalmak.”


O gece rüzgâr uğulduyordu.
İsabel, verandada yalnız oturuyordu.
Gökyüzü mor renkteydi, yıldızlar bulanıktı.
Juan yanına geldi.
“Elveda demeye mi geldin?” dedi kız.
“Hayır,” dedi Juan, “geri dönmeye.”
İsabel başını eğdi.
“Ya dönmezsen?”
“O zaman senin için dua etmeni isterim.”

Bir an sustular.
Sonra İsabel fısıldadı:
“Gitme Juan…”
Juan’ın gözleri bir an parladı.
“Kalırsam, bu çiftlik yanar. Gidersem belki yaşar.”
Ve o gitti.


Üç gün geçti.
Ne bir haber, ne bir iz.
Dördüncü gün, ufukta bir at belirdi.
Sahibi yoktu.
Atın terkisinde kanla lekelenmiş bir torba vardı.
Torbanın içinde altın ve bir not:

“Altın senindir. Bizden geriye kalan sadece toz.
Yaşamak senin görevin, Isabel.”

İsabel o mektubu göğsüne bastı.
Gözyaşlarını tutamadı.
Ama diz çöküp dua etti.
“Tanrım, onu koru. Nerede olursa…”

O gece, kapı vuruldu.
İsabel açtığında, Juan kapıdaydı.
Yaralıydı. Omzu kanıyordu, gözleri ateş içindeydi.
“Ben söz verdim,” dedi.
Ve kapandı bilinci.


Onu günlerce baktı.
Ateşi düştü, yarası iyileşti.
Bir sabah, gözlerini açtığında güneş pencereden içeri vuruyordu.
İsabel başucundaydı.
“Yaşıyor musun?” diye sordu kız, sesi titreyerek.
Juan gülümsedi.
“Senin sesini duyduğuma göre, evet.”

İsabel gülümsedi ama gözleri doldu.
“Babam seni öldüreceğini söylemişti. Ama seni sakladım.
Çünkü… çünkü gitmene dayanamam.”

Juan doğrulmaya çalıştı.
“Elinden geleni yaptın. Artık ben gitmeliyim.”
“Hayır,” dedi İsabel, “artık hiçbir yere gitmeyeceksin.”
Ve onu tuttu.
Sessizlik, çölün rüzgârına karıştı.
O andan sonra, La Esperanza Perdida yalnız bir çiftlik değil, bir yuva oldu.


Yıllar geçti.
Federaller geri çekildi, toprak Morales ailesine kaldı.
Juan orada kaldı, Esteban yaşlandıkça yönetimi ona bıraktı.
Bir gün, güneşin batışında, Esteban, kızına baktı.
“Senin annen seni böyle görmek isterdi,” dedi.
“Mutlu, özgür.”
İsabel babasının elini tuttu.
“Benim mutluluğum bu toprağın sesinde, baba.”

Don Esteban birkaç ay sonra öldü.
Çiftliğin başına İsabel geçti.
Artık yanında Juan vardı — artık yalnız değildi.


Aradan on yıl geçti.
Bir gün, atlı bir subay çiftliğe geldi.
Göğsünde madalyalar, yüzünde yara izleri.
Kendini tanıttı:
“Ben Albay Herrera. On yıl önce Cerro Colorado’da kardeşimi öldüren Juan Morales burada mı?”

İsabel’in kalbi durdu.
Juan dışarı çıktı.
Saçı ağarmış, yüzü kırışmıştı.
“Evet, o benim,” dedi.
Herrera tabancasını çıkardı.
Ama sonra Isabel’in arkasında duran üç küçük çocuğu gördü.
Çocukların gözleri babalarınınki gibiydi.
Gri.
Sessiz.
Dürüst.

Albay tabancasını indirdi.
“Adalet, bazen intikamla karıştırılır,” dedi.
“Ben artık intikam istemiyorum.”
Atına bindi, uzaklaştı.

Juan arkasından uzun süre baktı.
Sonra dönüp İsabel’e sarıldı.
“Artık hiçbir borcum kalmadı,” dedi.


Yıllar sonra, Sonora Çölü’nde bir rüzgâr eser.
Bir zamanlar kayıp umut denilen o toprakta, şimdi yeşeren ağaçlar, doğan çocuklar, ve iki ismin hikayesi kalır:
Juan ve İsabel.

Rüzgâr onların isimlerini taşır.
Ve çöl, her sabah yeni bir umutla uyanır.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News