KIRK GÜNÜN SIRRI 

KIRK GÜNÜN SIRRI 

Kışın sert bir nefes gibi estiği, dağların birbirine yaslanmış göründüğü geniş bir ovada iki genç çoban yaşardı. Bu çobanlardan biri, ömründe belki ilk kez böylesine bir ateşe tutulmuştu. Aşktı adı. İçine bir kez düşmüştü, bir daha da çıkamamıştı.

Kimse onun bu denli nasıl değiştiğini anlamıyordu.
Bir zamanlar sabahın ilk ışığıyla koyunlarını güden, akşam olunca arkadaşlarıyla ateş başında türkü tutturup gülen delikanlı; şimdi susmuş, solmuş, sanki başka bir dünyanın insanı olmuştu.

Onun hâlini anlatmak ise en yakın arkadaşı Hasan’a düşmüştü. Hasan kimi zaman köy kahvesinde, kimi zaman yoldan geçenlere başını iki yana sallayarak şöyle derdi:

— “Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim. Yemiyor, içmiyor. İşi gücü, gecesi gündüzü o kız oldu. Ne desem kar etmiyor. Aşk böyle bir şeymiş demek… ama insanı yiyip bitiriyor da.”

Aşık olduğu kişi öyle sıradan biri değildi:
Memleketin padişahının kızı, güzelliği dillere destan olan o narin sultan…

Hasan, “Davul bile dengi dengine,” diye diye dilinde tüy bitirmişti.

Ama aşkın gözü gerçekten kördü.
Delikanlının kalbi onun güzelliğini bir kez görünce artık geri dönmez hâle gelmişti.

Bir gün Hasan, çare bulabilmek için dostunu alıp dağın zirvesine yakın, çam ağaçlarıyla çevrili bir kulübeye götürdü. Burası yörede garip bir ihtiyarın yaşadığı yerdi.
Herkes ona “dağ bilgesi” derdi. Kimi onun eski bir derviş olduğunu söylerdi, kimi de gönlünde dünya yükü taşıyan bir veli…

Aşık delikanlı kulübeye girince, içeride tütsü kokusuna karışmış sessizliğin derinliğini hissetti.
Bilge ihtiyar, solgun yüzünde asırlık yorgunluğu taşıyan gözleriyle ona baktı. Karnı sırtına geçmiş gibi ince, saç sakalı birbirine karışmış, ama gözlerinde öyle bir ışık var ki insanın içini delip geçiyordu.

Hasan sözü aldı:

— “Efendim… dostumun hâli kötü. Sevdası derin ama ulaşılamaz. Padişahın kızına tutulmuş. Ne yeşi var, ne içesi. Sizin derdine derman olabileceğinizi söylediler. Son bir çare diye geldik.”

İhtiyar bilge önce genç aşığı süzdü, sonra uzun bir iç çekti.
Yüzünde acı ile merhametin karışımı bir tebessüm belirdi.

— “Kolay evlat,” dedi. “Çaresizseniz çare vardır. Zor olan açılmayan gönüllerdir.”

Genç çoban başını kaldırdı, gözleri büyümüştü.
Sanki biri ona ilk kez umut veriyordu.

Bilge ihtiyar devam etti:

— “Bir mağara var dağın ardında. O mağarada kırk gün boyunca sadece Allah diyeceksin. Kalbinde başka kelime olmayacak. Ne uyku ne dünya seni alıkoyacak. Kırk gün sonunda padişahın kızı senindir.”

Bu sözler delikanlının içine ateş gibi düştü.
Yıllardır nefesi tükenmiş yüreği bir anda coşkuyla doldu.

— “Sahiden bu kadar kolay mı efendim?” dedi titreyen sesle.

Bilge başını sarsız bir kararlılıkla salladı.

— “Kolay dediysem emek istemez demedim. Bu yola giren kişi ya tam teslim olur ya da kaybolur. Aşkın için bu çileye dayanabilir misin?”

Genç çoban gözlerini kapadı.
Sevdiği kızın bakışını düşündü.
Sonra tespih tanelerini hayal etti.

— “Dayanırım,” dedi. “Yeter ki ona kavuşayım.”

Hasan’ın yüzü bir anda umutla doldu.
İki dost bilgeye teşekkür edip mağaraya doğru yola koyuldular.


Mağara dağın eteğinde, yüzyılların karanlığını saklayan bir yarık gibiydi.
İçerisi hem soğuk hem de ürkütücüydü.
Ama delikanlı sanki cennete gidermiş gibi adımlarını geciktirmedi.
Mağaranın girişine gelir gelmez diz çöktü, tespihini sımsıkı tuttu ve gözlerini kapattı.

— “Allah…”

Bu kelime mağaranın taş duvarlarında yankılanıyor, her tekrar edişte bir çınlama bırakıyordu.

Günler geçti.
Yağmur yağdı, rüzgâr esti, kar düştü.
Dağ köylerinde bir söylenti yayıldı:

“Bir mağarada genç bir derviş varmış. Gece gündüz Allah diyormuş.”

Cami çıkışında ihtiyarlar bu hikâyeyi konuşur oldu.
Çamaşır yıkayan kadınlar birbirine sordu.
Tarladaki işçiler merakla kulak kabarttı.
Hatta top oynayan çocuklar bile oyunu bırakıp konuşmaya başladı.

Aşk böyle bir ateşti işte; bazen tek bir yüreği değil, bütün bir ülkeyi ısıtırdı.


Hasan, dostunu merak edip mağaraya gittiğinde bir hafta geçmişti.
Delikanlı gözlerini kapamış, dudağı kıpırdamıyor gibi görünse de tespih hâlâ elinde dönüyordu.

Hasan bir adım geri çekildi.

— “Bu nasıl uyku?” diye mırıldandı.

Tam o sırada aşık çoban gözlerini araladı.
Yüzü solgundu ama içinde bambaşka bir ışık vardı.

Hasan’a günlerdir yaşadıklarını anlattı;
Bazen umutlandığını, bazen umudunun kırıldığını…
Bir an bile tespihi bırakmadığını ama kalbinin yorulduğunu…

Hasan yutkundu.

— “Daha yarısı bile olmadı dostum. Dayanabilecek misin?” diye sordu.

Delikanlı derin bir nefes aldı.

— “Onun yüzünü düşününce dayanırım,” dedi.

İki dost sarıldı.
Hasan mağaradan çıkarken, delikanlının dudağı yeniden kıpırdamaya başladı:

— “Allah… Allah…”


Günler birbirini kovaladı.
İkinci hafta bitti, üçüncü hafta geçti.

Ülkenin her yerinde artık genç derviş konuşuluyordu.

Padişah bile bu söylentiyi duydu.
Vezirleri huzuruna çağırıp sordu:

— “Kimdir bu genç? Neden herkes onu konuşuyor?”

Vezirlerden biri öne çıktı:

— “Hünkârım, böyle insanlar bulundukları yere bereket getirir. Eğer bu derviş gerçekten kalbi temiz biriyse, onu ülkemizde tutmalıyız. Zarar değil fayda getirir.”

Padişah düşüncelere daldı.
Gönlü bir şeylerin doğru olduğunu hissediyordu.
Çünkü bilinmez çekiyordu onu.

Her sıkıştığında yaptığı gibi, dağdaki bilge kulübesine gitmeye karar verdi.


Kapıyı çaldığında bilge ihtiyar onu görünce gülümsedi.

— “Hünkârım,” dedi. “Neden kaygılandığınızı biliyorum.”

Padişah şaşırdı ama bilgeyi tanıyordu.
Bu adam insanlardan çok gönüllerin dilini anlardı.

— “Dervişten çok bahsediyorlar,” dedi padişah. “Onu ülkemde tutmak isterim ama nasıl yapacağımı bilmiyorum.”

Bilge güldü.

— “Neden kızınızı ona nikâhlamayı düşünmüyorsunuz?”

Padişah’ın gözleri büyüdü.

— “Kızımı mı? O kabul eder mi?”

Bilge omuz silkti.

— “Siz teklif edin. Kader gerisini bilir.”


Kırk günün güneşi batmak üzereydi.
Padişah, bilge ihtiyar, vezirler ve meraklı halk, mağaraya doğru yürüdü.
En arkada ise Hasan vardı; ne olacağını bilmeden heyecanla adımlarını hızlandırıyordu.

Mağaranın içine girdiklerinde delikanlı hâlâ diz çökmüş haldeydi.
Tespihi elinde, gözleri kapalı…
Sanki taş kesilmişti.

Padişah öne çıktı.

— “Efendim,” dedi saygıyla. “Sizi ziyarete geldik. Size bir teklifim var…”

Genç adam ağır ağır gözlerini açtı.
Gözleri artık başka bir dünyanın ışığını taşır gibiydi.

Padişah kızını ona nikâhlamayı teklif ettiğinde mağaranın içindeki herkes nefesini tuttu.

Hasan sevinçten ağlamaya başladı.

Vezirler şaşkındı.
Halk hayranlıkla bakıyordu.
Sanki bütün dünya o cevabı bekliyordu.

Genç adam doğruldu.
Padişah’a baktı.
Gülümseyip başını hafifçe eğdi.

Ve dedi ki:

“Hayır.”

Ortalık buz kesti.

Padişah üzüldü, halk şaşırdı, vezirler dona kaldı.

Sadece bilge ihtiyar gülümsüyordu.

Hasan yanına koştu, fısıldadı:

— “Sen ne yapıyorsun? Kırk gündür çile çektin. Neyi reddettiğinin farkında mısın?”

Genç çoban gözleriyle bilgeyi buldu.

Sonra hafifçe gülerek dedi ki:

“Ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim.
Allah padişahı ve vezirlerini ayağıma getirdi.
Bir de Allah için Allah deseydim ne olurdu?”

Mağara sustu.
Dağ sustu.
Güneş bile gökyüzünde durakladı sanki.

O anda herkes bir şey anladı:

Aşkın en büyük mertebesi, kavuşmak değil…
Aşkı Allah’a götüren teslimiyetti.

Ve genç adam aşkı sebebiyle çıktığı yolda, aşkın kendisinden daha büyük olanı bulmuştu.


Sonrasında ne mi oldu?

O genç derviş o dağda yaşamaya devam etti.
Padişah ona hürmet gösterdi, halk ona gönül verdi, bilge ihtiyar ise artık yalnız değildi.
Hasan dostunun yanında kaldı, ona hizmet etti.

Padişahın kızı mı?
Babası bu hikâyeyi ona anlatınca şöyle dedi:

— “Baba… öyle bir adamı seven, aslında Allah’ın sevdiği kişidir.”

Ve mağaranın kapısında bir zamanlar aşkıyla yanan delikanlının adı yıllar boyunca şu sözle anıldı:

“Aşk için yola çıktı…
Allah’a ulaştı.”

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News