Kışın Kalbinde: Mara, Lani ve Sessiz Adam
I – Kışın Sessizliği
1871 yılının batı sınırlarında, kış insanı öldüren o ağır sessizliğiyle tüm toprakları yutmuştu. Rüzgâr, dağ geçitlerinden uluyan bir kurt sürüsü gibi esiyor; kar, yolları, çitleri, ekinleri ve sesleri gömerek dünyayı beyaz bir mezarlığa çeviriyordu. Tepelerin eteklerindeki küçük kasaba artık yaşayanlardan çok ölüler için yapılmış bir yere benziyordu. Her pencere buz tutmuş, her kapı arkasına saklanmış, her ocak sadece hayatta kalma aracı olmuştu.
Kasabanın birkaç kilometre dışında, vadinin yamacına kurulmuş küçük ve yalnız bir çiftlik vardı. Çiftliğin bacasından ince bir duman yükseliyor, karla kaplı dünyada tek sıcaklık işareti gibi göğe uzanıyordu.
Ve o dumanı gören biri vardı.
Mara…
Yirmi dört yaşındaki genç kadın, bir deri bir kemik kalmış elleriyle kızını bağrına bastı. Ayakları buz gibi, nefesi kesik kesikti. İnce şalının üzerine yağan kar hızla donuyor, yüzüne vuran rüzgâr gözlerini yakıyordu. Kollarında henüz birkaç haftalık olan küçük bebek Lani vardı; sesi çıkmayan, solukları fısıltıdan daha hafif olan bir bebek.
Mara, üç evin kapısını çalmıştı.
Birinci kapı yüzüne kapanmıştı.
İkinci evin kadını pencereyi aralayıp perdeleri indirmişti.
Üçüncüsü, kapıyı öyle sert kapatmıştı ki bütün sundurma titremişti.
Ve bu çiftlik…
Bu, son umuduydu.
Ağır adımlarla kapıya yürüdü. Zayıf bir güçle yumruğunu kaldırdı.
Tok… Tok…
Kapı aralandığında, Mara neredeyse düşüyordu. Zira kapıda duran adam, kapı boşluğunu tamamen dolduruyordu.
Geniş omuzları, buzla sertleşmiş sakalı, yıpranmış giysileri ve karların içinde bile sakin duran gri gözleriyle, kelimeleri olmayan biri gibi duruyordu.
Elinde bir fener…
Kapının yanında yaslanmış bir av tüfeği…
Mara’nın dudakları çatlamıştı, sesi rüzgâra karışan bir fısıltı hâline gelmişti.
“Bir parça ekmek…” dedi.
“Vücudum süt üretsin… bebeğimi besleyebileyim… lütfen.”
Adam konuşmadı.
Sadece bebeğe baktı — sessiz, donmak üzere olan küçük Lani’ye.
Sonra arkasına döner gibi yaptı.
Mara’nın içi bir anda çöktü.
“Hayır!” diye bağırdı. Nefesi ağzından buz bulutları çıkarıyordu.
“Lütfen… bekle!”
Dizlerinin üzerine çöktü.
Karı delen soğuğu hissetmedi bile.
Sadece bebeğini yukarı kaldırdı.
Gözyaşları yanaklarında donarken fısıldadı:
“Onu al.
Sadece yaşasın.
Benim hiçbir şeyim yok… onun olsun.”
Söylediği sözlerden utanıyordu ama anne yüreğinin başka seçeneği yoktu.
Bu bir fedakârlık değildi.
Bu, çaresizliğin en karanlık yerinden çıkan bir çığlıktı.
Adam uzun bir süre kıpırdamadı.
Sonunda ağır hareketlerle tüfeği kenara bıraktı.
Paltosunu çıkarıp Mara’ya doğru eğildi.
Paltosunu anne ve bebeğin üzerine örttü.
Sonra kapıyı ardına kadar açtı.
Konuşturma gereği duymadı — kapının açıklığı yeterliydi.
Mara’nın bacakları artık ona ait değildi.
Adam onu kolundan tutarak içeri aldı.
Evin içindeki sıcaklık, ona çarpan bir dalga gibi geldi.
Mara’nın dizleri çözüldü.
Yere yığılacaktı ki adam onu tuttu.
Ateşin kırmızı ışığı duvarları yalıyor, çıtırdayan odun sesi boşluğu dolduruyordu.
Dışarıdaki ölümcül soğuk artık sadece rüzgârın uğultusundan ibaretti.
Mara yere oturur oturmaz bebek Lani’yi paltodan çıkardılar.
Mara bebeğini bağrına bastı.
Lani’nin nefesi hafifçe hareket etti.
Mara’nın gözlerinden yaşlar aktı.
Hayat, o ufak göğsün kıpırdamasıyla geri dönmüştü.
II – Sessiz Adam
Adamın adı Cen’di.
Ama bunu Mara günler sonra öğrenecekti.
Cen konuşmayı seven biri değildi.
Fakat elleri, sözlerden çok daha fazlasını söylüyordu.
Eve ilk getirdiğinde, Mara’nın dudaklarının morardığını, parmaklarının beyazladığını ve bebeğin neredeyse donduğunu görünce sessizce mutfağa gidip sıcak lapa getirdi.
O gece hiç konuşmadı.
Ama yaptığı her hareket, “Güvendesiniz.” diyordu.
Mara ateşin önünde sabaha kadar titredi.
Cen, zaman zaman su ısıttı, temiz bezler getirdi, bebeğin yanına küçük bir şişe sıcak su koydu.
Her adımında tahtalar hafifçe gıcırdıyordu.
Sabaha karşı Lani’nin yanakları pembeleşti.
Ve ilk kez küçük bir ses çıkardı.
Sadece küçük bir inleme.
Ama Mara’nın gözünde bu ses, bir kuşun baharı müjdelemesi gibiydi.
III – Kırık Hayatlar
Bir sonraki gün Cen, Mara’ya bir tabak çorba koydu.
Hâlâ konuşmuyordu.
Mara’nın parmakları titreyerek kaseyi tuttu.
Cen’in gözlerinde saklı duran bir şey vardı: tanıdık bir acı.
Mara ateşin karşısında titreyerek otururken, Cen’in bakışları bebeğin yüzünde gezinmişti.
Bir zamanlar kendi kucağında da böyle bir bebek vardı.
Oğlu Fin…
Kışı hasta geçirmişti.
Cen, ateşin başında dua ederek, odun taşıyarak, nefesini keserek günlerce başında beklemişti.
Ama eşi doğumdan saatler sonra kan kaybından ölmüştü.
O acıyı Cen’in yüzünden silmek imkânsızdı.
Bunu kimseye anlatmıyordu.
Ama Mara onu her ateşe odun attığında, her çorbayı ısıttığında, her battaniyeyi düzelttiğinde görüyordu.
Adamın sessizliği bir kabuk değil, iyileşmeyen bir yaraydı.
Mara, günler sonra konuşacak gücü bulduğunda titrek bir sesle dedi ki:
“Ben… ben kızımı vermek istemedim… sadece ölmesin diye…”
Cen gözlerini kaldırdı.
Ve yavaşça başını salladı.
“Hikâyeni bilmek zorunda değilim,” der gibi.
“Anlıyorum.”
O iki kelime değil, iki harf bile değildi.
Ama Mara için bir dağ kadar ağırdı.
IV – Kaçışın Gölgesi
Bir iki hafta sonra karlar biraz erimeye başladığında, çiftliğin önüne yabancı bir at geldi.
Binen adamın gözleri keskin, sesi soğuktu.
“Seni tanıyorum,” dedi Mara’ya.
“R’den kaçmışsın.”
Mara geriye çekildi.
Bebeğini göğsüne bastırdı.
Adam devam etti:
“Onun ailesi zengin. O çocuk onların kanı. Seni bulmak için adam gönderdiler. Bebeği geri istiyorlar.”
Sonra arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
Aynı akşam, kapıya bir mektup bıraktılar.
“Çocuğu geri verin. Aksi hâlde yasal işlem başlatılacaktır.”
Mara’nın dizleri titredi.
Gözleri karardı.
“Onu alacaklar…”
Cen sessizce mektubu aldı, buruşturdu, sobanın içine attı.
Sonra mutfak dolabından uzun bir ahşap kutu çıkardı.
İçinden eski bir tüfek…
Mara, titreyerek geriledi.
“Cen… hayır… sakın—”
Cen tüfeği doldurdu.
Silahı kapının yanına bıraktı.
Sonra Mara’nın gözlerinin içine bakarak ilk kez net bir cümle kurdu:
“Hiç kimse kızını alamaz.”
Mara’nın dudakları titredi.
“Bunu istemiyorum… seni tehlikeye atamam.”
Cen yavaşça başını salladı.
“İstemedin.
Ama burdasınız.
Bu evde.
Benim evimde.”
Gözlerinde o donmuş ormanların içinden gelen bir kararlılık vardı.
“Size dokunan, bana dokunur.”
V – Fırtına Geri Döner
Günlerden bir gün, güneş turuncuya dönerken, at sesleri yeniden duyuldu.
Bu kez gelen kişi…
R’ydi.
Yüzü çökmüş, gözleri ateş gibi yanıyordu.
Silahı belinde sallanıyordu.
“Mara!” diye bağırdı kapının önünde.
“Bebeğimi geri ver!”
Kapıyı yumrukladı.
Mara Lani’yi göğsüne bastırıp geri çekildi.
R içeri dalınca, Mara çığlık attı.
Tam o anda…
Dışarıdan gürleyen ayak sesleri.
Atın hızla durması.
Kapı bir kez daha savruldu.
Cen içeri girdi.
Elindeki tüfek hedefini şaşmadı.
R silahını çekti ama soğuktan titreyen eliyle ıskaladı.
Cen ıska geçmedi.
Bir kurşun R’nin omzunu parçaladı.
Adam yere düştü, bağırdı, küfretti, debelendi.
Cen onu yere bastırdı.
Ellerini deri kayışla bağladı.
Atına yükleyip kasabaya sürdü.
Kasaba halkı sessizdi.
Cen atından inip R’yi yere bıraktığında herkes anladı:
Bu bir adalet çağrısıydı.
Şerif adamı tutukladı.
Kasaba halkı hafifçe başını eğdi.
Cen’in gözleri bir kez olsun öfkeli değildi.
Sadece…
Kararlıydı.
VI – Yeni Bir Ev
Kasaba, Mara’ya bakışını değiştirdi.
Artık kapılar kapanmıyor, insanlar fısıldayarak değil, başlarını sallayarak yanından geçiyordu.
Ekmek, battaniye, sıcak yemek…
Yabancılardan hediyeler gelmeye başladı.
Ama en büyük değişim çiftlikteydi.
Cen, evin girişine ağaçtan bir levha çaktı.
Üzerinde şu yazıyordu:
“Biz Üç Kişiyiz.”
Mara’nın gözleri doldu.
Fin koşarak Mara’ya sarıldı.
“Anne!” dedi.
“Bugün bal sürer miyiz ekmeğe?”
Mara diz çöktü.
Fin’i bir kolunda, Lani’yi diğer kolunda tuttu.
Gözlerinden yaşlar döküldü.
Ama bu kez… acıdan değil.
Ev artık yabancı değil… sığınak değil…
Aileydi.
VII – Baharın Haberi
Aylar geçti.
Karlar eridi.
Ağaçlar tomurcuklandı.
Dışarıda rüzgâr artık ulumuyor, şarkı söylüyordu.
Lani büyümeye başlamıştı.
Fin ona kitap okuyordu.
Cen ise akşamları konuşmaya başlamıştı — yavaş, düşünerek, özenle.
Mara her sabah verandaya çıkıyor, geniş vadiye bakıyordu.
Bir gün Cen, arkasından sessizce yaklaşıp eline ağaçtan bir levha uzattı.
Levhada şunlar yazıyordu:
“Aile, kimsenin senden alamayacağı tek şeydir.”
Mara’nın nefesi kesildi.
Başını adamın göğsüne yasladı.
“Buna inanıyorum.” dedi.
Ve o anda kışın bıraktığı tüm gölgeler dağıldı.
VIII – Sonsöz
Güneş batarken üçü verandada oturdu.
Cen’in yanında Mara…
Onun kucağında Lani…
Dizlerine yaslanmış Fin…
Dışarıdan tavukların sesi geliyor, içeriden ateşin çıtırtısı yükseliyordu.
Kimse konuşmadı.
Çünkü gerek yoktu.
Hayatta bazen en büyük sözler sessizlikte söylenirdi.
Mara artık kaçmıyordu.
Cen artık yas tutmuyordu.
Fin artık yalnız değildi.
Lani ise…
Doğduğu andan itibaren kar yerine sıcaklıkla tanışmıştı.
Bazen aile kanla kurulmazdı.
Bazen kader, insanları bir kar fırtınasının ortasında birbirine getirirdi.
Bu da o hikâyelerden biriydi.