Küllerden Doğan Aile
“Mama, lütfen beni bırakma. Üşüyorum…” Küçük kız, mezar taşına yüzünü yaslamış, hıçkırıklarla titriyordu. Ricardo Coleman, 65 yaşında, Madrid’in La Almudena Mezarlığı’na yalnızca sessizlik ve eski anılar bekleyerek gelmişti. Onun yerine, hayatta bir ses, bir çocuğun acı dolu ağlayışı karşısında donup kaldı. Bastonunu hızla yere vurdu, yaklaşırken kalbi göğsünde çırpınıyordu.
Mezarın önünde altı yaşında, solgun tenli, dağınık kahverengi örgülü bir kız vardı. Kollarında yıpranmış bir oyuncak ayı tutuyordu. O kadar kırılgan, o kadar küçük görünüyordu ki, Ricardo’nun kalbi sızladı. Mezar taşı üzerinde “Emilia Coleman” yazıyordu. Ricardo eğildi, sesi titrek çıktı: “Burada ne yapıyorsun?” Kız irkildi, ayısını daha sıkı kavradı. “Annemi bekliyorum… Ama uyanmıyor,” diye fısıldadı. Ricardo’nun göğsü sıkıştı. Bir yıldır Emilia’nın ardından gözyaşı dökmüştü, pişmanlıkla boğulmuştu. Şimdi bu kızda, acıdan daha ağır bir gerçek görüyordu.
“Adın ne?” diye sordu nazikçe. “Ana,” dedi kız. Ricardo’nun boğazı düğümlendi. “Ve annen?” Küçük el mezar taşına uzandı. “Emilia… Annemdi.” Ricardo’nun dünyası sarsıldı. Bastonunu toprağa sapladı, ayakta kalabilmek için. Emilia, yıllar önce tartışarak, onaylamadığı bir adamın peşinden gitmişti. Kavga etmişler, Emilia kaybolmuştu. Ricardo, onu sonsuza dek kaybettiğini sanmıştı; ölüm haberiyle yıkılmıştı. Şimdi önünde, onun kızı, kendi torunu duruyordu.
“Ana…” Ricardo, gözlerinden yaşlar süzülürken fısıldadı. Tam o anda, mezarlık yolunda aceleci adımlar yankılandı. Yorgun, eski giysili bir adam koşarak geldi. Gözleri doğrudan Ana’ya kilitlendi. “Ana!” diye bağırdı. Kızı kucakladı, sıkıca sarıldı. Ana başını babasının göğsüne gömdü, kaybolmuşken bulunmuş gibi. Ricardo kasıldı, bastonunu sıktı. “Sen kimsin?” Adam savunmacı ve yalvaran bir bakışla cevap verdi: “Babasıyım… Lütfen, onu benden almayın. Annesi gitti, şimdi Ana her şeyim.” Ricardo’nun acısı öfkeye dönüştü. “Senin bencilliğin kızımı elimden aldı. Emilia aileden, bu dünyadan senin yüzünden ayrıldı! Şimdi de torunumu elimden almaya mı cüret ediyorsun?”
Adam küçüldü, Ana’yı daha sıkı sardı. “Onu seviyordum… Hatalar yaptım ama asla sevmekten vazgeçmedim. Ana benim kızım, elimde kalan tek şey.” Ricardo’nun sesi bıçak gibi keskinleşti: “Ve o benim torunum! Onu da kaybetmeme izin mi vereceğimi sanıyorsun? Sen Emilia’yı aldın, Ana’yı da alamayacaksın!” Ana, babasının kollarından başını kaldırdı, korku ve şaşkınlıkla “Büyükbaba…” diye fısıldadı. Ricardo ona baktı, öfkesi yerini saf acıya bıraktı. Elini uzattı: “Evet Ana, ben senin büyükbabanım ve seni kaybetmeyeceğim.”
Adamın Ana üzerindeki koruyucu tutumu, sevgiyle suçluluk arasında sıkışmıştı. Üçü, bir yetim, acılı bir baba ve pişmanlıkla yanmış bir büyükbaba, kaybolan bir kadının anısıyla birbirine bağlandı. Rüzgar mezarlıkta yaprakları savurdu. Ricardo’nun sesi daha alçak ama kararlıydı: “Emilia daha iyisini hak ediyordu. Ana da öyle. Gerekirse seninle savaşacağım.” Adam başını eğdi, gözyaşları yanaklarından aktı. Ana, oyuncak ayısını daha sıkı kavradı, iki dünya arasında kaldı.
O akşam, Mercedes kapısından Coleman Malikanesi’ne girdiler. Ricardo arka koltukta, bastonunu dizlerine yaslamış, taş gibi bir yüzle oturuyordu. Yanında Ana, babası David’e yaslanmış, oyuncak ayısı aralarında ezilmişti. David, dışarıdaki zenginliğe ve Ricardo’nun dünyasına yabancıydı. Şoför Marcos sessizdi, huzursuzdu. Malikaneye vardıklarında uşak Jiménez onları karşıladı. Ricardo kısa ve sert konuştu: “Ana için bir oda hazırla. Başka bir şey istemiyorum.”
İçeride, eski ahşap kokusu, deri koltuklar ve kristal avizeler sıcak bir ışık yayarken, gerilim havada asılıydı. Ana, merdivenlere, tablolara, devasa salona hayretle bakıp “Sığınaktan daha büyük,” diye mırıldandı. David eğildi, başını okşadı: “Sadece bir ev, korkma.” Ricardo bunu duydu, bastonunu yere vurdu: “Kafasını korkuyla doldurma. Burası artık onun evi.” David dikleşti: “Evi mi? Bugün öğrendin varlığını, şimdi sahipleniyorsun!” İki adam karşı karşıya geldi, hava öfkeyle ısındı. Ana, babasının bacağına sarıldı, yeni tanıdığı büyükbabasıyla arasında kaldı.
“Emilia seni terk etti,” dedi Ricardo, sesi buz gibi. “Ailesini, hayatını, her şeyi senin için bıraktı ve şimdi öldü. Affetmemi mi bekliyorsun?” David’in sesi titredi: “Onu seviyordum. Belki istediğin gibi değil, ama seviyordum. Onu hayal kırıklığına uğrattım, evet, ama Ana’ya asla ihanet etmeyeceğim.” Ricardo bastonunu yere vurdu: “O benim torunum. Onu yoksulluğa, hatalarına sürüklemene izin vermeyeceğim.” Ana’nın sesi aralarındaki sessizliği böldü: “Lütfen kavga etmeyin. Annem bağırıştan nefret ederdi.” İki adam sustu, sözlerinin ağırlığı altında ezildi.
Akşam yemeği, uzun meşe masada, gergin bir sessizlikte geçti. Ricardo baş köşede, Ana yanında, David karşısında, Marcos ise gözetliyordu. Gümüş tabaklarda tavuk, patates püresi, yeşil fasulye vardı. Ana, “Sığınakta hiç böyle yemeğimiz olmazdı,” diye fısıldadı. David elini onun eline koydu: “Ye, tatlım. Güzel.” Ricardo gözleriyle izledi: “Burada asla aç kalmayacaksın Ana. Her şeyin olacak.” Sesi yatıştırıcı olmaya çalışsa da David gerildi: “Yemek her şey değil Coleman. Sevgi daha önemli.” Ricardo sertçe karşılık verdi: “Sevgi, istikrar olmadan yalandır. Emilia’ya her şeyi verdim, o ise hepsini senin için harcadı. Bak nereye getirdi!”
David masaya yumruk vurdu: “Para insanı kurtarmaz! Emilia senin kurallarında nefes alamadı. Zincir yerine özgürlük istedi. Onun ölümünün suçunu sadece bana yükleme!” Ricardo kızardı, nefesi hızlandı. Bir an patlayacak gibi oldu ama Ana’nın gözyaşlarına bakınca yumuşadı. “Ana, anneni kaybettim. Fazla gururluydum, inatçıydım. Sana hata yapmayacağım.” Elini onun eline koydu. David’in çenesi kasıldı, gözlerinde korku ve öfke vardı. Ricardo’nun torunuyla kurduğu bağı izlemek onu korkutuyordu. Kızını kaybetmekten korkuyordu.
Yemekten sonra Ana misafir odasına götürüldü. Oda, yumuşak yatak, dalgalanan perdeler, kitap raflarıyla doluydu. Ana yatağa çıktı, ayısını kucakladı. “Çok yumuşak,” diye mırıldandı. Ricardo kapıda izledi, yıllardır ilk kez kalbinde acıdan başka bir şey hissetti. David arkasında belirdi: “Kazandığını sanma. O benim kızım. Onu sana kaptırmayacağım.” Ricardo döndü: “Kaptırmak mı? Mezarlıklarda yalnız bırakmana, sığınaklarda büyütmene izin verdin. Bu koruma değil, terk etmek!” David yaklaştı: “Emilia şimdi görse, senin onu kontrol etmeye çalıştığını anlardı.” İki adam göz göze geldi, ikisi de Ana için savaşıyordu ama kimse geri adım atmıyordu.
Gece, malikanede sessizlik hâkimdi ama bu barış değil, fırtına öncesi sessizlikti. Sabah güneşi, Ana’nın odasına altın bir ışıkla doldu. Ana, ayısına sarılmış, bir an nerede olduğunu unuttu. Yumuşak yatak, temiz çarşaf kokusu… Hiçbir sığınağa benzemiyordu. Ama geceki kavgayı hatırlayınca içi sıkıştı, ayısına fısıldadı: “Kavga etmelerini istemiyorum.” Aşağıda Ricardo, gazetesini açmış ama okumuyordu. Kahvesi soğuyordu, bahçeye bakıyordu. Marcos kapıda, her zamanki gibi tetikteydi.
David, uykusuz gözlerle salona girdi. Ricardo gazeteyi yavaşça kapattı: “Uyandı mı?” David başını salladı: “Uyandı. Annesini sordu.” Ricardo bir an için David’i düşman değil, acılı bir baba olarak gördü. Ama acı çabuk geri geldi. “Ana, sadece annesinin anılarıyla yetinemez. Geleceğe ihtiyacı var, senin veremeyeceğin bir gelecek.” David karşısına oturdu: “Kurtarıcı rolü yapma. Onun varlığından bile haberin yoktu. Emilia ağlarken, kira ödeyemezken, hastalanırken sen neredeydin? Ben hatalar yaptım ama yanındaydım. Sen neredeydin?”
Ricardo’nun sesi çelik gibi keskinleşti: “Evdeydim, dönmesini bekliyordum. Şimdi ise onun seninle yaptığı seçimler yüzünden öldü.” Salon gerildi. Marcos huzursuzca yer değiştirdi. O anda Ana, pijamasıyla içeri girdi. “Günaydın büyükbaba, günaydın baba.” İki adam ona döndü, sert yüzleri bir anda yumuşadı. Ricardo sandalye çekti, David portakal suyu verdi. Bir an için, kırılgan da olsa, aile gibi göründüler. Ana, “Hâlâ küs müsünüz?” diye sordu. İkisi de cevap vermedi, Ricardo boğazını temizledi: “Hayır Ana, işleri düzeltmeye çalışıyoruz.” David saçını okşadı: “Korkma, güvendesin.”
Kahvaltıdan sonra Ricardo, Jiménez’e aile albümünü getirtti. Albümde Emilia’nın çocukluk fotoğrafları, piyano resitali, mezuniyeti, göl kenarında tatiller vardı. Ana, “Bu annem,” diye fısıldadı, mavi elbiseli genç Emilia’ya dokunarak. Ricardo, “Senin yaşındaydı,” dedi. David sessizce izledi, boğazında düğümle. O, Emilia’yı başka hatırlıyordu; çıplak ayakla, küçük bir dairede makarna pişirirken gülen bir kadın. Ana’ya o mücadeleci, neşeli Emilia’yı anlatmak istedi ama Ricardo’nun versiyonu odanın havasını dolduruyordu.
Ana, bir sayfada eksik bir fotoğraf buldu. “Burada ne vardı?” Ricardo’nun gözleri karardı: “Görmene gerek yok.” Ama David konuştu: “O, her şeyden ayrıldığı gündü. Ricardo onu kopardı.” Ana, “Neden gitti annem?” diye sordu. Ricardo bastonunu sıktı: “Çünkü inatçıydı.” David patladı: “Çünkü senin kurallarından özgür olmak istedi!” Tartışma yeniden alevlenirken Ana’nın dudağı titredi, gözyaşları döküldü. “Yeter, lütfen bağırmayın!” İki adam dondu, Ricardo utançla başını eğdi. David gözlerini kapattı, yavaşça iç çekti. Ricardo diz çöktü, sesi yıllardır olmadığı kadar yumuşaktı: “Özür dilerim tatlım. Önünde kavga etmemeliyiz. Annen bunu istemezdi.” Ana burnunu çekti, ayısına sarıldı: “Annem kavga edenlerin sevgiyi unuttuğunu söylerdi.”
O gün Ricardo, Ana için oyuncaklar, kitaplar, giysilerle dolu bir oda hazırlattı. Kendisini ait hissetsin istiyordu ama David rahatsız oldu: “Bir oda dolusu oyuncak, yılların eksikliğini telafi etmez.” Ricardo aldırmadı: “En azından ona istikrar vereceğim. Yoksulluk çekmeyecek.” David acı acı güldü: “Ya sevgi? O satın alınamaz.” Gün boyunca bahçede Ana, kelebeklerin peşinden koştu, kahkahası çalılarda yankılandı. Ricardo, çalışma odasından gurur ve acıyla izledi. David ise terasta, kızının güvende olmasına minnettar ama onu kaybetmekten korkuyordu.
Gece Ricardo, Emilia’nın eski odasında yalnızdı. Fotoğraflar, kitaplar, eski kokular… “Emilia, ne yapacağımı bilmiyorum. Sana yetişemedim, ona yetişeceğim,” diye fısıldadı. Dışarıda şehir ışıkları yanıp sönüyordu, malikanede üç hayat, acı, gurur ve sevgi arasında sıkışmıştı.
Ertesi sabah, yağmur bahçeleri griye boyamıştı. Ricardo, bastonuyla pencereden fırtınayı izliyordu. Koridordan Ana’nın neşeli sesi geldi. Oyuncak ayısıyla oynuyordu, sesi dalgalanıp yükseliyordu. Ricardo bir an gülümsedi, sonra Emilia’yı düşündü, onun yokluğunu, David’i suçladı. David ise salonda, dokunulmamış bir kahveyle oturuyordu. O gece kabuslar görmüştü; Emilia bazen gülüyor, bazen suçluyordu.
Jiménez sabah gazetelerini getirdi. Ricardo başlığı hızla okudu: “Coleman Malikânesinde Gizemli Kız: Gizli Mirasçı.” Ana’nın David’in kollarında mezarlığa girerkenki fotoğrafı vardı. Ricardo’nun yüzü gölgelendi. Bastonunu yere vurdu, Ana içeri girdi, ürktü. “Bir şey yok tatlım, sadece dışarıda gürültü var.” David yumruklarını sıktı: “Bu yüzden burada olmasını istememiştim. Onu bir fırtınanın ortasına çektin.” Ricardo karşılık verdi: “Sığınakta mı bırakmalıydım? Unutulup gitmesine mi izin vermeliydim? Burada bir adı, koruması, geleceği olacak.” David öfkeyle: “Sevgiye ihtiyacı var, Ricardo. Onu bir miras aracı yapma!”
Ana Ricardo’nun kolunu çekti: “Neden fotoğrafımı çekiyorlar?” Ricardo diz çöktü: “İnsanlar her zaman anlamaz, Ana. Ama sana asla zarar vermelerine izin vermem.” Gün boyunca kapıda gazeteciler, içeride avukatlar, danışmanlar vardı. Ricardo’nun gözü hep Ana’da, ona her bakışında Emilia’yı görüyordu. O gün Ana, Emilia’nın eski odasına girdi, piyano tuşlarına dokundu, fotoğraflara baktı. “Bu annem,” dedi. Ricardo içeri girdi: “Vahşi çiçekleri severdi. Güçlüydüler çünkü her yerde büyürlerdi.” Ana’nın gözleri parladı: “Ben de çiçekleri severim. Sığınakta çatlaklardan çıkanları toplardım.” Ricardo’nun boğazı düğümlendi: “Sen de onun gibi güçlüsün.”
David kapıda belirdi: “Ve onun gibi özgürlüğü hak ediyorsun. Altın bir kafeste bile olsa, özgür olmalı.” Ricardo: “Özgürlük mü? Ona zorlukları sen verdin. Daha fazlasını hak ediyordu.” David: “Daha fazla para değil, seçim hakkı. Kendi hayatını yaşamak istedi. Zordu ama kendi yoluydu.” Ana: “Lütfen annemin odasını üzmeyin.” İki adam sustu, suçluluk öfkelerini yatıştırdı. Ricardo, Emilia’nın sesini duyar gibi oldu: “Kavga etme baba, gururun her şey değil.”
Akşam yemeğinde Ana, ortalarında makarna yerken Ricardo ona renkleri, hikâyeleri sordu. David’in cevapları kısa ve gergindi. Gerilim masada üçüncü bir kişi gibiydi. Ana yatınca Ricardo şömine başında oturdu. David geldi: “Burada kalamam. Her duvar Emilia’nın bıraktıklarını hatırlatıyor. Ama Ana’ya istikrar lazım, biliyorum veremem. Bırakayım mı?” Ricardo şaşırdı: “Bırak o zaman.” David’in gözleri yandı: “Bırakırım ama gitmem. Onu terk etmem. Senin çatının altında yaşarım, ister hoşuna gitsin ister gitmesin.” Ricardo bastonunu sıktı: “Öyleyse öyle olsun. Ama bir zayıflık görürsem, affetmem.” David yaklaştı: “Onu kontrol etmeye kalkarsan, kaybedersin. Bu sefer yoksulluk değil, kalbi seni bırakır.”
Dışarıda fırtına patladı. İçeride iki adam, bir kız çocuğunun geleceği için savaşırken, Ana yukarıda annesinin sesini duyduğu bir rüyaya daldı: “Cesur ol, küçük çiçeğim. Bir gün sevginin gururdan güçlü olduğunu görecekler.”