UYUYAN YILAN ÇİÇEĞİ – NESRİN VE TURAN’IN DESTANI

UYUYAN YILAN ÇİÇEĞİ – NESRİN VE TURAN’IN DESTANI

En uzak dağlarda, rüzgârın acı hikâyeleri taşıdığı, çam ağaçlarının eski sırları fısıldadığı o ıssız topraklarda, Nesrin Yılmaz, kendi toprağında bir gölge gibi yaşıyordu. Kerpiç kulübesi, merhum kocası Yusuf’un elleriyle inşa edilmişti. Kayalıkların arasındaki o yapı, kapanmayan bir yara gibi yıllardır sessizce duruyordu. Bir zamanlar sevginin sığınağı olan kalın duvarlar artık sadece sessizlik, kayıp ve korkunun yankısını tutuyordu.

Her sabah aynı düğümle uyanıyordu. Otuz yaşındaydı, güzelliği hâlâ Yusuf’un ona ilk vurulduğu zamanki gibi duruyordu ama gözlerinin derinliğinde silinmez bir acı yerleşmişti. O sabah da güne sessizce kalkarak başladı. Ocağın yanında hasırda uyuyan yedi yaşındaki kızı Gülsüm’ü uyandırmamaya dikkat etti. Küçük kızın göğsü çocukluğun huzuruyla inip kalkıyordu. Henüz gerçek korkuyu bilmiyordu—ama altı ay önce yaşanan o gece, masumiyetini geri dönülmez biçimde yaralamıştı.

O gece Kemal Beşer’in adamları, aç kurtlar gibi gelmiş, evlerini yakmış, Yusuf’u öldürmüş, annesini susturmuştu. O günden beri her sabah, hayatta kalma içgüdüsüyle uyanıyordu.

Kızım…” diye fısıldadı. “Uyan yavaşça.

Gülsüm gözlerini açtığında Nesrin bir anlığına onun gözlerinde tanıdık bir ifade gördü:
Ormanda yaşayan hayvanların, her an kaçmaya hazır olanların tetikteki bakışı…

Vakit geldi mi anne?” diye sordu.

“Evet canım. Güneş doğmadan otları toplamalıyız.”

Annesinin yıllar önce dokuduğu gri şalını omzuna aldı. Kenarları yıpranmıştı; tıpkı kendi ruhu gibi.

Ana–kız sessizce yola çıktılar. Şifacı bir ailenin son temsilcisiydi Nesrin. Büyükannesi Gülfidan, üç köyün en iyi şifacısıydı; annesi Sayme ise humma salgınına yenik düşene kadar geleneği sürdürmüştü. Şimdi bitkilerin sırlarını bilen son kişi Nesrin’di.

Pınara doğru yürürlerken Gülsüm fısıldadı:
Anne, bak! Nane!

Haftalardır ilk kez yüzünde gerçek bir gülümseme belirdi Nesrin’in. Kızının ata bilgisini içgüdüsel olarak öğrenmesi hem gurur hem acı veriyordu.

Ama pınara vardıklarında, suyun kenarında doğal olmayan bir şey gördü.

Kayaların arasında yarı suya batmış bir beden.

Önce yaralı bir hayvan sandı. Sonra adamın yüzünü gördü.

Gülsüm, yanıma gel. Yavaşça.

Adam sırtüstü yatıyordu. Esmer derisi nemle parlıyor, kısa siyah saçları alnına yapışıyordu. Geniş omuzlu, güçlü kollu biriydi. Deri pantolon ve gömleği vücuduna yapışmıştı. Kollarında ve göğsünde eski savaş yaraları vardı.

Gülsüm fısıldadı:
Yörük anne…

Evet, bir Yörük’tü. Ama sıradan biri değil. Durışındaki otorite, yüzündeki sertlik, ellerindeki güç, bir şefin izlerini taşıyordu.

Öldü mü?” diye sordu Gülsüm.

Nesrin kontrol etti. Göğsü zorlu bir nefesle inip kalkıyordu. Derisi ateş gibi yanıyordu.

Hayır. Yaşıyor ama çok hasta…

Daha da kötüsü vardı.

Adamın bacakları tamamen felçti.

Hiçbir uyarana tepki yoktu. Büyükannesinin metinlerinden bildiği o korkunç şeydi bu:
Uyuyan yılan çiçeğinin zehri.

Adam o anda gözlerini açtı.
Nesrin, acı ve kararlılıkla dolu iki derin kuyuya bakıyormuş gibi hissetti.

Su…” diye fısıldadı adam.

Nesrin matarasını kaldırdı, su verdi.

Teşekkür ederim. Ben Turan… Yörük halkından. Sen kimsin?

Ben Nesrin Yılmaz. Bu da kızım Gülsüm.

Adam zorlukla konuştu:

Beşer… bizi barış toplantısında zehirledi. Mağaraya ölüme terk etti. Üç gündür sürünerek suya ulaşmaya çalıştım. Adamlarım hâlâ mağarada. On altı savaşçı. Hepsi felç. Ben ölürsem onlar da ölür.

Beşer ismini duyunca Nesrin’in kanı dondu.
O adam bütün acılarının sebebiydi.
Kocasını öldüren, annesini öldüren, evini yakan…
Ve aylardır işlediği her suçu bu Yörük şefinin adına gizliyordu.

Gülsüm annesine baktı:
Ona yardım edebiliriz değil mi anne?

Nesrin, kızının gözlerinde kendi kararlılığını gördü.
Ve kaderi mühürlendi.


TURAN’I KURTARMAK – KANLA YAPILAN PANZEHİR

Nesrin, Turan’ı sedyeyle kulübeye taşıdı. Gülsüm gözcülük etti. Dağlar Beşer’in devriyeleriyle doluydu.

Arka odada Turan’ı hasır üzerine yatırdı.
Turan, asılı otlara, bitki şişelerine, sararmış deftere baktı.

Şifacısın…” dedi.

“Evet. Annem ve büyükannem gibi.”

Nesrin defteri açtı.
Büyükannesinin yazısıyla yazılı tariflere baktı.
Panzehir bölümüne geldiğinde kalbi hızlandı.

Panzehir vardı. Ama… bir şartla.

Turan fısıldadı:
Neye ihtiyacın var söyle.

Bitkiler… bunların hepsi bende var. Ama bir bileşen daha var…

Durdu. Kelimeler boğazına takıldı.

Nesrin?

Panzehir… onu hazırlayanın kanını istiyor.
Gerçek acıyla dökülen kanı.
Gerçek merhametle karışmış gözyaşlarını.

Oda sessizleşti.

Turan fısıldadı:
Bunu neden benim için yapıyorsun? Senin halkınla benim halkım nesillerdir düşmandı…

Nesrin gözlerini kapadı.

Çünkü Beşer senin adını kullanarak insanları öldürüyor.
Senin ölümün onun zaferi olur. Buna izin veremem.
Ve… bunun ötesinde bir şey daha var.
Sende Yusuf’un ölümünden beri kaybettiğim bir asalet görüyorum.

Turan’ın yüzündeki ifade değişti.
Acıyı, hüznü, minneti aynı anda taşıyan bir ifadeydi.


Panzehir Ritüeli

Nesrin kuru odun yaktırdı.
Malzemeleri ezdi: Jalap kökü, arnika çiçekleri, beyaz söğüt kabuğu…

Sonra o bıçağı aldı. Büyükannesinden kalma küçük, ama keskin bir bıçak.

Gülsüm sessizce elini tuttu.

Anne dikkatli ol…

Nesrin sol avucunu kesti.

Kan sıcak ve koyu aktı.
Damla damla kaynayan iksirin içine düştü.

İksir anında şiddetle kaynadı;
Kırmızı, gümüş, mor arasında döndü;
Sanki yaşayan bir şey gibiydi.

Nesrin dizlerinin üzerine çöktü.
Gözyaşları kana karıştı.

Tamam…

Panzehiri kaseye döktü.

Turan’a verdi.

Hepsini iç.

Turan tek seferde içti.

Kasılmalar başladı.
Tüm vücudu kırılacak gibi gerildi.
Nesrin onu düşmekten korudu.

Diren Turan…
Zehir seni öldürmeye çalışıyor ama sen daha güçlüsün…

Dakikalar sonsuz geldi.

Sonra kasılmalar durdu.
Nefesi düzene girdi.

Nesrin, adamın ayak parmaklarını hafifçe çimdikledi.

Ayak oynadı.

O an, uzun bir geceden sonra güneş doğmuş gibi hissetti.

Evet… işe yaradı.

Turan gözlerini açtı.

Onun gözlerinde ilk kez sıcaklık vardı.

Sen… benim ruhumu kurtardın.
Bacaklarımı tekrar hissediyorum.
Ve… seni hissediyorum.

Nesrin, Yusuf’un ölümünden beri ilk kez gerçekten gülümsedi.


YASAK BİR BAĞ – PANZEHİRİN YARATTIĞI BAĞ

Sonraki üç gün umut ve korku arasında geçti.
Turan’ın bacakları yavaşça iyileşti.
Nesrin ona bakım yapıyor, Turan ona dağların hikâyelerini anlatıyordu.

Gülsüm ona tam bir hayranlık duymaya başlamıştı.
Sanki yıllardır tanıdığı biri gibi.

Turan, Elif adındaki ölen karısından bahsetti.
Nesrin, Yusuf’un nasıl öldüğünü anlattı.

İkisi arasındaki bağ sessizce, doğal bir şekilde büyüdü.

Bir gece, dolunay ışığında konuştular.

Aramızda ne oluyor Nesrin?” diye sordu Turan.

Nesrin boğazı düğümlenerek yanıtladı:

Bilmiyorum. Ama bugün seni götürebileceklerini düşündüğümde…
sanki benden bir parça koparıyorlarmış gibi hissettim.

Turan elini tuttu.

Biz Yörükler deriz ki…
Bazı ruhlar karşılaşmaya yazgılıdır.
Hangi engeller olursa olsun birbirlerini bulurlar.

Nesrin fısıldadı:
Bunun bize olduğunu mu düşünüyorsun?

Evet.” dedi Turan.
Ve dudakları birleşti.

Bu, bir tutku değil;
bir söz,
bir ruh tanıması,
bir kader mühürüydü.


ASKERLER GELDİ – ÖLÜMÜN GÖLGESİ

Ertesi akşam Gülsüm koşarak geldi.

Anne! Askerler geliyor! Üç atlı!

Nesrin’in kalbi duracak gibi oldu.

Turan hâlâ tam güçlenmemişti.

Onu mahzene sakladılar. Gülsüm hasta taklidi yaptı.
Onbaşı Hasan Çelik kulübeyi aradı.
Tavan arasına çıktı.
Kiler kapısının tam üzerinde durdu.

Ama bulamadı.

Askerler gittikten sonra Turan yukarı çıktı.

Beni teslim edebilirdin… 50 kuruş çok para…

Nesrin sertçe yanıtladı:

Kızıma ihanetin kârlı olabileceğini mi öğretecektim?
Asla.

Turan yanağına dokundu.

Olağanüstü bir kadınsın Nesrin…

Ve o andan itibaren şifa bağı,
aşka dönüştü.


AYRILIK – SAVAŞA GİDEN YOL

Turan üç gün sonra savaşçılarını kurtarmak için gitmek zorundaydı.

Gülsüm ona sarıldı:
Dönecek misin?

Her zaman.

Nesrin’e geldiğinde:

Elveda deme. Yakında görüşürüz de.

Nesrin, gözyaşlarıyla fısıldadı:
Yakında görüşürüz.


KARA HABER – SAVAŞ BAŞLIYOR

Beşinci gece genç bir Yörük geldi:

Ben Kaan… Turan’ın kardeşi.
Turan 11 adamını kurtardı.
Ama Beşer saldırıyor.
50 adamla yarın şafakta.
Ve… Turan seni sevdiğini söyledi.
Hayatta kalmazsa, bilmeni istedi.
Hayatta kalırsa… seni almaya gelecek.
İstersen bizimle gelmeni istedi.

Nesrin kızına baktı.

Sonra fısıldadı:

Onunla gidiyoruz.


SAVAŞ – KADERİN DÖNÜMÜ

Yörük kampına vardıklarında Turan onları koşarak karşıladı.
Savaşın yorgunluğu yüzündeydi ama gözleri ışıl ışıldı.

Geldin…

Bekleyemezdim.

Kamp halkı onları saygıyla karşıladı.

Savaş gece boyu sürdü.
Nesrin panzehir hazırladı, yaralıları kurtardı.
Turan en ön cephede savaştı.

Sonunda Beşer öldü.
Askerleri dağıldı.

Savaş bittiğinde Turan Nesrin’i kollarına aldı.

Bitti…

Hayır.” dedi Nesrin onu öperken.
Şimdi başlıyor.


SON – EFSANENİN DOĞUŞU

Altı ay sonra yıldızlı bir gökyüzü altında
Nesrin Yılmaz ve Yörük Şefi Turan
her iki halkın ritüelleriyle evlendi.

Gülsüm onur tanığıydı.
Artık iki dünya arasında büyüyen bir kızdı.

Nesrin bir daha dağdaki yalnız kulübesine dönmedi.
Yeni hayatı Turan’ın yanında, onu ailesi gibi kabul eden bir halkın içindeydi.

Yıllar sonra onların hikâyesi
nesilden nesile anlatılan bir efsane oldu.

Bir şifacının kendi kanıyla kurtardığı Yörük şefinin hikâyesi.
Merhametle başlayan, fedakârlıkla güçlenen,
kaderle mühürlenen bir aşkın destanı.

Ve bu efsanenin kalbinde tek bir gerçek vardı:

Karanlık zamanlarda bile,
iki ruh birbirini bulabilir
ve yeni bir dünya yaratabilir.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News