Tarlalarda Kendini Öldüresiye Çalışıyordu, Kovboy “Bu Yükü Ben Taşıyayım” Dedi

Kızıl Güneşin Altında İki Yük
1875 Wyoming’inde bir çiftliğin, bir sözleşmenin ve paylaşılan bir hayatın hikâyesi
1. Bölüm — Kuraklığın Tadı
Wyoming’in Laramie dışındaki düzlükleri, Nisan 1875’te insanın diline toz tadı bırakıyordu. Rüzgâr esti mi serinletmez, yalnızca kuru toprağı kaldırır; gözlerin kenarına, dişlerin arasına, insanın sabrına dolar, orada kalırdı. Güneş ise tepede asılı bir bakır levha gibi, hiç kıpırdamadan yakardı.
Theresa Bryson, bir balya samanı kucaklayıp ahıra doğru sürüklerken omuzları yanıyordu. Yirmi dört yaşında, ama yaşıtlarının çoğundan daha yaşlı duran bir yorgunluğa sahipti. Ellerinin bir zamanlar yumuşak olduğu günleri hatırlıyordu; şimdi parmak boğumları nasırdan kabarıktı, tırnaklarının kenarı çatlak, avuç içleri kırış kırıştı. Bu topraklar annesini yıllar önce almış, babasını da geçen kış ateşle götürmüştü. Ardında bıraktığı şey, bir evden çok bir enkazdı: yarım kalmış işler, ödenmemiş borçlar, bir de “idare et” diye uzatılmış koca bir sessizlik.
“Bir sıra daha,” diye fısıldadı Theresa. Kendine yalan söylemeyi öğreneli epey olmuştu; yalan, bazen insanı ayakta tutan tek çıtaydı.
Titreyen kolları balyayı ahırın kapısına kadar taşıdı, ama içeri sokarken dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Saman yere düştü; Theresa’nın boğazı düğümlendi. Öfke değildi bu; öfke enerjiydi çünkü. Bu, tükenen bir şeyin sessiz çöküşüydü.
Yırtık koluyla alnını sildi, terle karışık kiri yüzüne yaydı. O an yaklaşan at nallarını duymadı. Tarlanın kenarında duran gölgeyi fark etmedi. Ancak güneşin parlaklığı birden kırılıp sırtına bir serinlik düşürdüğünde, birinin yanında durduğunu anladı.
“Hanımefendi,” dedi bir ses. “O yük, bir kişinin taşıyabileceğinden çok ağır görünüyor.”
Theresa irkildi. Elindeki balyayı tekrar kavramaya çalışırken omzu ağrıdı. Döndü.
Adam ondan bir baş uzundu; geniş omuzlu, güneşte açılmış kahverengi saçları şapkasının kenarından dışarı taşmıştı. Yüzü bronzlaşmıştı; gözlerinin kenarında, günlerini batı güneşine karşı kısarak geçiren insanların çizgisi vardı. Bakışları garip biçimde sakindi.
Theresa çenesini kaldırdı; yorgunluğunu saklamak ister gibi.
“Ben hallederim,” dedi. “Arazimde ne işiniz var, bayım?”
Adam şapkasının kenarına dokundu; bir nezaket hareketi ama gösterişsiz.
“Miles Savier,” dedi. “Bir sığır sürüsünün izini sürüyorum. Yoldan geçerken sizi tek başınıza çalışırken gördüm.”
Bir an durdu, ahırı, yerdeki balyayı, Theresa’nın çatlamış ellerini süzdü.
“İzin verirseniz taşıyayım,” dedi. “En azından şu balyaları.”
“Hayırseverliğe ihtiyacım yok,” diye kesti Theresa.
O sırada kolları yeniden balyayı kaldırmayı denedi; ama kolları pes etti, saman bir kez daha yere döküldü. Theresa dişini dudağına bastırdı. Bakışlarını adamınkine çarpmaktan kaçındı.
Miles hiçbir şey söylemeden eğildi, balyayı sanki hafif bir battaniyeymiş gibi kaldırdı. Gömleğinin altında kolları gerildi; hareketleri fazla rahat, fazla alışkındı.
“Nereye?” diye sordu.
Theresa, istemeden cevap verdi:
“Ahırın yanındaki yığın.”
Miles balyayı taşıdı, yığına bıraktı, geri döndü. Bir balya daha aldı. Bir tane daha. Theresa, ilk kez aylardır birinin “para istemeden” bir işi yaptığına şahit oluyordu. Bankacının soğuk bakışının, tüccarın hesap defterinin dışında bir dünya varmış gibi.
“Bu tek kişilik iş değil,” dedi Miles, üçüncü balyayı taşırken.
“Başka seçeneğim yok,” dedi Theresa, sesi istemeden yumuşadı. “İşçi tutacak param yok. Çiftlik kendi kendine dönmüyor.”
Miles, balyayı yığının üstüne koydu. Sırtını dikleştirip Theresa’ya baktı.
“Gün batana kadar yardım edebilirim,” dedi. “Eğer sakıncası yoksa.”
Theresa’nın gururu “hayır” dedi, pratikliği “evet.” Gurur karın doyurmazdı; pratiklik, insanı hayatta tutardı.
“Karşılığında…” dedi Theresa, kelimeyi tartarak, “akşam yemeği verebilirim. Lüks değil ama sıcak.”
Miles’ın dudaklarının bir kenarı kıpırdadı. Sağ yanağında küçük bir gamze belirdi.
“Bu adil,” dedi. “Bayan Bryson.”
Theresa düzeltti:
“Teresa. Theresa Bryson.”
2. Bölüm — Bir Tabak Yemek, Bir Parça Sessizlik
Öğleden sonra, iki insanın aynı ritme girmesiyle kısaldı. Miles, Theresa’nın taşıdığı her balyaya karşılık iki tane taşıdı. Güneş batıya eğildikçe gökyüzü turuncuya döndü, sonra mora. İş, Theresa’nın normalde iki günde bitireceği kadar sürdü ama o akşam ahırın önü temizlenmişti.
Theresa mutfağa girdiğinde elleri titriyordu. Tencerede gün boyu ağır ağır kaynayan fasulye yahnisi vardı. Kilerde kalan son kurutulmuş otları ekledi. Son mısır ekmeğini çıkardı. Miles’ı, su pompasına “temizlenmeye” gönderirken kendi üstüne başına bakıp birden utandı. Üstündeki elbisenin kolu yamalıydı, saçları dağılmıştı.
Leğenden yüzüne su çarptı. Saçlarını geriye toplayıp topuz yaptı. Annesinden kalma soluk mavi pamuklu elbiseyi giydi; tek “iyi” elbisesi oydu. Aynada kendine bakmadı. Aynalar, Theresa’ya babasının boş sandalyesini hatırlatıyordu.
Miles kapıda belirdiğinde saçları ıslaktı, yüzü temizlenmişti. Tozu silinmişti ama belindeki tabanca kılıfı gözden kaçmıyordu; deri eskimişti, çok kullanılmıştı.
“Burası güzel kokuyor,” dedi. Şapkası elinde, kapıda durdu. Sanki içeri girmek için izin bekliyordu. “Uzun zamandır ev yemeği yemedim.”
“Otur,” dedi Theresa. Masayı işaret etti. “Fazla bir şey yok. Ama doyurur.”
Yemek başladığında, Theresa aylardır konuşmadığı kadar konuştuğunu fark etti. Miles’ın soruları meraklıydı ama zorlamıyordu. Ne “neden yalnızsın” diye yargılıyordu, ne de acıyı kurcalıyordu.
“Ne zamandır burayı tek başına yürütüyorsun?” diye sordu.
Theresa kaşığını yavaşça bıraktı.
“Aralık’tan beri,” dedi. “Babam Noel’e kadar dayandı. Annemi… ben on altı yaşındayken kaybettik.”
Miles başını salladı. Duyduğu şey, onda tanıdık bir yer bulmuştu.
“Ben de ailemi Colorado’da kaybettim,” dedi. “On yedi yaşındaydım. Sel… hepsini aldı.”
Kayıplar, aralarında açıklama gerektirmeyen bir köprü kurdu. İnsan, ancak aynı tür boşluğu taşıyan birinin yanında bazı cümleleri kısa kurabilirdi.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Theresa, kahvesini doldururken.
“Texas’tan Montana’ya sürü götürüyoruz,” dedi Miles. “İki gün önce fırtınada ekipten ayrıldım. Atım topallamaya başladı. Yavaş gidiyorum. Birkaç güne yetişirim.”
Theresa’nın ağzından, kendisini bile şaşırtan bir cümle çıktı:
“Bu gece ahırda kalabilirsin.”
Cümle havada asılı kaldı. Theresa hemen ekledi:
“Atın dinlenmeye ihtiyacı var. Saat de geç.”
Miles bir an onun yüzünü inceledi. Sanki Theresa’nın davet ederken bile korktuğunu görüyordu.
“Teşekkür ederim,” dedi. “Sabahın ilk ışığında yola çıkarım.”
O gece Theresa uzun süre uyumadı. Çayırın gece seslerini dinledi: uzak bir baykuş, rüzgârın çitlere vurması, ahırdan gelen atın nefesi… Mülkte başka birinin varlığı, tuhaf bir rahatlık getirmişti. Yalnızlığa alışmıştı; ama alışmak, iyi gelmek demek değildi.
3. Bölüm — Gidişin Ardındaki Boşluk
Sabah ışığı perdelerden sızarken Theresa erkenden kalktı. Miles ayrılmadan kahvaltı hazırlamak istiyordu; bir çeşit teşekkür, bir çeşit “güle güle.” Mutfağa indiğinde Miles’ı su pompasında kovayı doldururken buldu.
“Günaydın,” dedi Miles, suyu içeri taşırken. “Sakıncası yoktur umarım. Gitmeden işe yarar olayım dedim.”
Theresa, birinin “işe yarar olmayı” kendiliğinden seçmesine şaşırdı. O, yıllardır kimsenin kendiliğinden bir şey seçmediği bir hayatta yaşıyordu.
Kahvaltıda konuşma daha rahattı. Miles, bisküviyi ikiye bölüp tereyağı sürdü. Theresa’nın son pastırmayı pişirmesini neredeyse suçlulukla izledi.
“Ekibin senin için endişeleniyor olmalı,” dedi Theresa.
Miles omuz silkti.
“Beni idare eder bilirler. Ama şef, deneyimli bir eli kaybetmekten korkar.”
Sonra kalktı. Şapkasını taktı.
“Misafirperverliğiniz için minnettarım,” dedi. “Ve… izin verirseniz bir tavsiye: Bir sonraki büyük fırtınadan önce güney çit hattını güçlendirmen iyi olur.”
Theresa ahıra kadar onu takip etti. At hazırdı. Miles eyeri sıkarken, Theresa’nın içinden “kal” demek geçti. Diyemedi.
“Düzeltilmesi gereken çok şey var,” dedi Theresa. “Ama gün içinde yeterli saatim de yok, param da.”
Miles atına bindi. Yukarıdan bakmadı; göz hizasında konuştu.
“Burada tek başına kendini öldürüyor gibi çalışıyorsun,” dedi.
“Burası benim evim,” dedi Theresa basitçe.
Miles bir şey daha söylemek ister gibi oldu. Sonra vazgeçti.
“İyi şanslar, Teresa Bryson,” dedi. Şapkasını kaldırdı ve sürdü gitti.
Theresa onu, Wyoming’in uçsuz bucaksızlığında bir silüet olana kadar izledi. Tepelerin ardında kaybolduğunda, çiftlik bir şekilde daha boş hissettirdi. Boşluk, insanın içinde yankı yapınca büyürdü.
Üç gün aynı ağır rutinde geçti. Theresa çitleri onardı, yumurta topladı, ineği sağdı, sebze bahçesindeki cılız filizlere bakıp “dayanın” dedi. Her gece yatağa yığılırken Miles’ı düşünmemeye çalıştı. Düşünmek, bir kapı aralıyordu; Theresa kapı aralamaktan korkardı.
Dördüncü gün tavuk kümesinin çökmüş çatısını tamir ederken, at nalları sesi yeniden geldi.
Theresa başını kaldırdı.
Miles Savier, çiftliğe doğru sürüyordu. Ama bu kez yanında ikinci bir at vardı; eyerin iki yanına bağlanmış tahtalar, çiviler, bez çuvallar…
Theresa’nın kalbi hızlandı; bunu “öfke” sanmak istedi, olmadı.
“Bayan Bryson!” diye seslendi Miles. Attan indi. “Beklenmedik bir boş vaktim oldu.”
“Ekibin sensiz yola devam etti,” dedi Theresa, sözlerinin içinde soru taşıyarak.
Miles omuz silkti, gülümsedi.
“Devam ettiler. Onlara Billings’te yetişeceğimi söyledim.” Malzemeleri işaret etti. “Bunları getirdim. Kuzeye gitmeden önce… onarımlara yardım edebilirim.”
Theresa’nın göğsünde şüpheyle umut boğuştu.
“Neden?” dedi. “Beni tanımıyorsun.”
Miles, gözlerini kaçırmadan konuştu:
“Çok fazla yükle yalnız kalmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Şartım yok. Sadece ihtiyaç duyulduğunda bir el.”
Theresa, güney çitinin durumunu düşündü. Kuyu pompasını. Sızdıran ahır çatısını. Gurur, artık lüks bir eşyaydı.
“İki hafta,” dedi sonunda. “Onarımlar karşılığında oda ve yemek. Ödeşiriz.”
Miles başını salladı.
“İki hafta.”
4. Bölüm — Çivilerin Dili
İlk hafta, çiftlikte bir düzen kuruldu. Miles, yalnız kovboy değil, aletlerle de usta çıktı. Çit hattını metodik biçimde söktü, sağlam direkleri seçti, çürükleri ayıkladı. Pompayı açtı; içinden paslı bir parça çıkardı, temizledi, yerine oturttu. Sanki bir makineyi değil, bir hayatı yeniden başlatıyordu.
Theresa, Miles’ın çalışırkenki sessiz dikkatini izlerken kendine kızdı. İnsan, birini izlemekten utanır mı? Utanırmış. Çünkü izlemek, bir tür hayranlıktı.
Akşamları yemek daha uzun sürmeye başladı. Sözler çoğaldıkça, Theresa’nın yüzündeki sert çizgiler yumuşadı. Bir gece verandada oturup alacakaranlıkta ateş böceklerini izlerlerken Theresa sordu:
“Bütün bu becerileri nasıl öğrendin?”
Miles, elindeki küçük tahta parçasını yontuyordu.
“Babam ‘adam dediğin elinden iş bilmeli’ derdi,” dedi. “Yolda bir şey bozulursa tamir edersin. Yoksa onsuz idare edersin.”
“Bunda iyisin,” dedi Theresa istemeden. “Pompa babam hastalandığından beri böyle çalışmadı.”
Miles ona baktı. O bakış, Theresa’nın göğsünde bir yerin sıkışmasına neden oldu. Miles ilk kez adını öyle söyledi:
“Ağır bir yük taşıyorsun, Teresa.”
Theresa, nefesini sakladı. Cevabı kolaydı ama gerçeği zorladı.
“Hepimizin yükü var,” dedi.
“Doğru,” dedi Miles. “Ama bazıları… gerek yokken yükünü tek başına taşır.”
Bu cümle, Theresa’nın aklında günlerce kaldı. Çünkü “gerek yokken” kısmı, onun bütün hayatını sorgulatıyordu.
5. Bölüm — Kasabanın Bakışı
İkinci hafta, ahırın sızdıran çatısı onarıldı, veranda basamakları değişti, sulama kanalları temizlendi. Teresa, yıllardır bu kadar gülmediğini fark etti. Birinin yanında çalışmak, işi hafifletmekten fazlasını yapıyordu; insanın içini de genişletiyordu.
Çarşamba günü Laramie’ye malzeme almaya indiler. Miles, kalan onarımlar için kendi parasını harcamakta ısrar etti. Theresa buna kızmak istedi ama malzemeler gerçekten gerekiyordu.
Genel dükkânın sahibi Bay Hollister, Theresa’yı Miles’la görünce kaşlarını kaldırdı. Yüzünde “yorum yapmıyorum ama görüyorum” ifadesi vardı.
“Krediniz yine iyi, Bayan Bryson,” dedi ve ardından Miles’a şöyle bir baktı, “yanınızdaki arkadaş sayesinde…”
Theresa’nın yanakları yandı. Utançla öfke birbirine karıştı.
“Kredi notum karakterime göre iyi olmalı,” dedi. “Kasabaya kiminle geldiğime göre değil.”
Miles öne çıktı. Bir adım bile atmadan, dükkânın havası değişti. Sanki odanın merkezi olmuştu.
“Bayan Bryson,” dedi sakin ama net bir sesle, “bu çiftliği tek başına yürütüyor. Bu, karakteri hakkında yeterince konuşur.”
Bay Hollister, utanç duyacak kadar nezaket gösterdi.
“Alınmayın,” dedi. “Uzun zamandır yüzünüzde gülümseme görmedim. Hepsi bu.”
Dönüş yolu sessiz geçti. Theresa, minnettarlıkla rahatsızlık arasında sallandı. İnsanların konuşması, onu eskiden kırardı. Şimdi daha çok yoruyordu.
“İnsanlar konuşur,” dedi Theresa, dereyi geçerken.
Miles atını onun yanına getirdi.
“Bu seni rahatsız ediyor mu?”
Theresa bir an düşündü.
“Etmeli,” dedi. “Ama… galiba başkalarının ne düşündüğünden çok, benim ne hissettiğimi önemsiyorum.”
“Neyi?” diye sordu Miles, sesi yumuşak.
Theresa, cümleyi zor çıkardı:
“Bu kadar yalnız hissetmemeyi.”
O akşam malzemeleri indirirken elleri kazara birbirine değdi. Theresa’nın içinden bir sıcaklık geçti; korkutucu ama gerçek. Miles, bakışlarını gereğinden uzun tuttu; sonra hiçbir şey söylemeden işe devam etti. Söylenmeyen şey, havayı doldurdu.
6. Bölüm — Kirişin Altında Kalan Söz
İki gün sonra felaket geldi.
Theresa sebze bahçesine bakarken ahırdan bir gürültü duydu. Ardından Miles’ın acı çığlığı.
Theresa koştu. Kalbi göğsünde yumruk gibi atıyordu.
Ahırın içinde, bir destek kirişinin altında sıkışmış Miles’ı gördü. Yüzü bembeyaz, dişleri sıkılıydı.
“Miles!” diye bağırdı Theresa. “Ne oldu?”
“Kiriş… çöktü,” dedi Miles, sesi gergin. “Sandığımdan daha çürükmüş.”
Theresa, adrenalinle hareket etti. İkisi birlikte kirişi kaldırdı. Miles’ın bacağının alt kısmı doğal olmayan bir açıyla bükülmüştü; pantolon paçası kanla ıslanıyordu.
“Seni doktora götürmeliyim,” dedi Theresa, elbisesinin etek ucundan şeritler koparırken.
“Laramie uzak,” dedi Miles, alnından ter akarak. “Beni eve götür. Yeter.”
Theresa, Miles’ı çiftlik evine kadar taşıdı denemezdi; ama omzunu koltuk yaptı, onun ağırlığını aldı, o da sağlam bacağıyla zıplayarak ilerledi. Babasının eski yatağına yatırdı. Suyu, temiz bezleri getirdi.
“Pantolonunu kesmem gerekiyor,” dedi Theresa.
Miles başını salladı; konuşacak hâli yoktu.
Theresa kumaşı kesince, kemiğin deriyi yırttığı pürüzlü yara ortaya çıktı. Teresa’nın midesi bulandı; ama yüzü taş kesildi. Korku, yerini işe bırakınca insan dayanırdı.
“Kötü kırık,” dedi Theresa, gözlerini Miles’ın gözlerine kaldırarak. “Sabitlemeyi bilmiyorum.”
Miles, derin nefes aldı.
“Bacağım daha önce kırılmıştı,” dedi. “Düzeltip sabitlemek gerekir. Yoksa yanlış kaynar.”
Theresa’nın boğazı kurudu. O an, hayatındaki en zor şeylerden birini yaptı. Miles yatak çerçevesine tutunurken Theresa bacağını düzeltmek için kendini hazırladı. Kemik yerine oturduğunda Miles öyle bir çığlık attı ki Theresa’nın kalbi parçalandı. Ama Theresa, gözyaşlarını yutup iki tahta parçasıyla bacağı sabitledi, sıkıca bağladı.
İşi bitirdiğinde Miles bayılmıştı. Theresa yanına oturdu. Soğuk bezle yüzünü sildi. Elleri titriyordu.
Ve o titremenin içinde, acı bir farkındalık doğdu: Bu adama bağlandığını kabul etti. Hem de birkaç hafta içinde. Bu, mantığa aykırıydı. Ama kalp, mantığa göre çalışmıyordu.
7. Bölüm — Fırtınada Yakınlık
Sonraki günler, yeni bir düzene dönüştü. Miles ateşlendi; Theresa söğüt kabuğu çayı hazırladı, alnına bez koydu, yarasını temizledi. Aynı zamanda çiftliğin işlerini de yürütmek zorundaydı. Gündüz koşuyor, gece bitkin düşüyordu.
Üçüncü akşam Miles’ın ateşi indi. Gözleri berraklaştı.
“Doktora gitmeliydin,” dedi Miles, zayıf ama net bir sesle.
Theresa tepsiyi yatağın yanına koydu.
“Olmaz,” dedi. “Bir gün kasabaya gidip gelsem işler kalır. Kim yapacak?”
Miles, Teresa’nın elini tuttu. Nasırla sertleşmiş parmakları, Theresa’nın bileğinde küçük daireler çizdi.
“Yine kendini öldüresiye çalışıyorsun,” dedi.
“Zor işlere alışığım.”
“Bu, hak ettiğin anlamına gelmez.”
Theresa, elini çekmek istedi; ama çekmedi.
Miles, sanki acıdan değil, başka bir şeyden zorlanıyormuş gibi konuştu:
“İki haftalık sürem doldu,” dedi. “Binmeye hazır olur olmaz gideceğim.”
Theresa’nın göğsünde bir acı saplandı. Sanki o cümle, bir şeyi koparıyordu.
“Aceleye gerek yok,” dedi dikkatle. “Bacağın… düzgün iyileşmeli.”
Gözleri buluştu. Söylenmemiş bir cümle aralarında gezindi. O sırada gök gürledi. Fırtına yaklaşmıştı.
Theresa ürperdi, elini çekti.
“Hayvanları kontrol etmem lazım,” dedi ve dışarı kaçtı.
Gece yarısı fırtına sel oldu. Yağmur çatıyı dövüyordu. Rüzgâr, evin saçaklarında uğulduyordu. Theresa mutfakta oturdu; uyuyamadı.
Bir rüzgâr evi salladığında Miles’ın sesi geldi:
“Teresa!”
Theresa koştu. Miles yataktan kalkmaya çalışıyordu.
“Ne yapıyorsun?” dedi. “O bacakla yürüyemezsin.”
“Çatı akıyor,” dedi Miles. Damlayan köşeyi işaret etti. “Evin geri kalanını kontrol etmeliyim.”
Theresa onu yatağa geri itti.
“Ben bakarım. Sen kal.”
Theresa kovaları yerleştirdi. Tam rahatladığı sırada, yatak odasının penceresi bir anda içe doğru patladı. Cam kırıkları yere saçıldı. Yağmur ve rüzgâr odaya doldu.
Theresa çığlık attı. Sonra panjurlara atıldı. Rüzgârla boğuştu, mandalları kapattı. Geceliği ıslanmış, tenine yapışmıştı.
Döndüğünde Miles ayakta durmayı başarmıştı; yatağın direğine yaslanıyordu. Göz göze geldiler. Yağmur damlaları odada uçuşurken Miles’ın bakışında bir şey vardı: karar gibi, korku gibi, umut gibi.
“Donuyorsun,” dedi Miles. “Buraya gel.”
Theresa bir an durdu. Sonra yanına gitti.
Miles omuzlarına battaniye sardı. Elleri, battaniyenin üstünde gereğinden uzun kaldı.
“Titriyorsun,” dedi.
“Yalnızca soğuktan,” diye fısıldadı Theresa.
İkisi de bunun tam doğru olmadığını biliyordu.
Miles, Theresa’nın yanağına uzandı. Başparmağıyla yağmur damlalarını sildi—ya da gözyaşını.
“Teresa,” dedi yumuşakça. “Bu kadar uzun kalmayı planlamamıştım. Ama ayrılmayı hayal etmek… giderek zorlaşıyor.”
Theresa gözlerini kapattı. Bir an, yıllardır taşıdığı bütün sertlik çatladı.
“Senin gitmeni hayal etmek de,” dedi, “giderek zorlaşıyor.”
Miles ona yaklaşmak için acele etmedi. Geri çekilmesi için fırsat verdi. Theresa geri çekilmedi.
Dudakları buluştu. Öpüşleri önce temkinliydi, sonra derinleşti; sanki haftalardır biriken cümleler, kelime olamayıp dokunuşa dönüşmüştü.
Nefes nefese ayrıldıklarında Miles alnını onun alnına dayadı.
“Düşmeden oturmalıyım,” dedi. Yaralı bacağı titriyordu.
Theresa onu yatağa götürdü. Miles, elini bırakmadı.
“Kal,” dedi basitçe. “Bu gece. Sadece uyumak için. Hava soğuk.”
Theresa, fırtınanın sesini duydu. Sonra kendi kalbinin sesini.
Yorganın altına girdi. Başını Miles’ın omzuna yasladı. Miles kolunu ona doladı.
“Bu uygun mu?” diye mırıldandı Theresa, neredeyse gülmekle ağlamak arasında.
Miles kısık bir kahkaha attı.
“Hiç değil,” dedi. “Ama doğru geliyor.”
Ve Theresa, babasının ölümünden beri hiçbir şeyin bu kadar doğru gelmediğini fark etti.
8. Bölüm — Yıkımın İçinden Plan Çıkarmak
Sabah fırtına geçmişti. Geride ıslak bir manzara ve hasar bırakmıştı: doğu çiti yıkılmış, tavuk kümesinin çatısı yine çökmüş, sebze bahçesi su altında kalmıştı.
Theresa yıkımı incelerken zihni hesap yapıyordu: kaç gün, kaç çivi, kaç tahta… ve en önemlisi kaç dolar. Cevaplar iç açıcı değildi.
Miles arkasında belirdi. Kendi yaptığı geçici bir koltuk değneğine yaslanıyordu. Yüzü hâlâ solgundu ama gözleri kararlıydı.
“Onarırız,” dedi.
Theresa döndü.
“Her şey sırayla,” dedi. “Ama senin bacağın kırık, Montana’da işin var.”
“Bensiz de idare ederler,” dedi Miles. Sonra durdu. Gözlerini Theresa’nın gözlerine sabitledi. “Tabii sen gitmemi istemiyorsan.”
Theresa’nın içinde bir savaş başladı: uygunsuzluk korkusu, belirsizlik, kalbini açmanın riski… Sonra Miles gelmeden önceki o sonsuz yalnız günler geldi aklına. O hayata geri dönmek birden dayanılmaz oldu.
“Gitmeni istemiyorum,” dedi sonunda. “Ama kalmanı da isteyemem. Bu çiftlik bir kişiyi bile zor geçindiriyor.”
Miles, Theresa’nın yüzünden bir saç telini çekti.
“Ya sana,” dedi, “yıllardır maaşımın çoğunu biriktirdiğimi söylersem? Kök salabileceğim bir yer aradığımı?”
Theresa’nın göğsünde kırılgan bir umut çırpındı.
“Bu… gerçek olamayacak kadar uygun,” dedi.
Miles gülümsedi. O gülümsemede şaka yoktu.
“Planlar,” dedi, “değişmeye değer birini bulunca değişir.”
Theresa, yüzünde bir samimiyetsizlik aradı. Bulamadı. Çünkü Miles’ın yüzü, iş görmüş insanların yüzüydü: yalan söylerken yüzü başka türlü dururdu.
“Kolay olmayacak,” dedi Theresa. “Bu toprak, verdiğinden fazlasını ister.”
“O zaman,” dedi Miles, “verecek çok şeyim olduğu için şanslıyım.”
Miles eğilip onu nazikçe öptü.
“Ve zor işlerden korkmuyorum.”
9. Bölüm — Demiryolunun Getirdiği Kapı
Haftalar geçti. Miles’ın bacağı yavaş iyileşti. Theresa’yla aralarında yalnız “romantik” bir bağ değil, gerçek bir ortaklık kuruldu. Miles sayılarla da iyiydi; babasının defterlerini açtı, borçları, alacakları, faizleri inceledi. Theresa’nın yıllardır görmezden geldiği kâğıtlar, artık bir planın parçası oluyordu.
“Yonca eksek,” dedi Miles bir akşam, masaya kâğıtlar yayılmışken, “sonbaharda yem olarak satabiliriz. Buğdaydan daha iyi kâr getirir.”
Theresa not aldı.
“Ve tavuk kümesini genişletirsek,” dedi, “kışa kadar yumurtayı ikiye katlarız.”
Bir ay sonra Bay Hollister çiftliğe haberle geldi: on mil kuzeyden demiryolu geçecekti. Yemek vagonları için düzenli taze ürün tedarikçileri arıyorlardı—yumurta, tereyağı, sebze, kaliteli ürün.
Bu, Theresa’nın uzun zamandır ilk kez “nefes” dediği fırsattı. Demiryolu sözleşmesi, düzenli gelir demekti; düzenli gelir, borcun boynundaki ipi gevşetirdi.
Hollister gittikten sonra Theresa ve Miles verandada oturup düşüncelere daldılar.
“Daha fazla tavuğa yatırım,” dedi Theresa. “Ve süt ürünlerini iyileştirmek.”
Miles elini onun elinin üstüne koydu.
“Bunu karşılayacak birikimim var,” dedi. Sonra asıl soruyu sordu—saklamadan: “Bu girişimde… her anlamda bir ortak istiyor musun, Teresa?”
Theresa yüzünü çevirdi. Miles’ın gözlerinde yalnız iş değil, hayat vardı.
“Bir iş anlaşması mı,” dedi, “yoksa daha fazlası mı teklif ediyorsun?”
Miles’ın yüzünde yavaş bir gülümseme yayıldı.
“Sanırım ikisini de,” dedi.
Cebinden küçük bir gümüş yüzük çıkardı. Sade, sağlam işçilikli.
“Dün şehirde aldım,” dedi. “Süslü değil. Ama biz de öyle değiliz.”
Miles’ın sesi, Theresa’nın içini titretti:
“Seni seviyorum, Teresa. Gücünü seviyorum. Pes etmeyişini seviyorum. Ve yükünü benimle paylaşmana izin verirsen… bunu hayatımın en büyük onuru sayarım.”
Theresa’nın gözleri doldu. Bu gözyaşı acıdan değil; bir şeyin nihayet yerine oturmasındandı.
“Evet,” dedi, fısıltıyla. “Evet, Miles Savier.”
10. Bölüm — Bryson-Savier Çiftliği
İki hafta sonra Laramie’nin küçük kilisesinde evlendiler. Papaz, eşi ve birkaç kasabalı şahit oldu. Theresa annesinin elbisesini giydi; saçına yabani çiçekler taktı. Miles bastonla duruyordu; bacağı tam iyileşmemişti ama dimdikti.
Demiryolu sözleşmesi ertesi hafta imzalandı. Çiftliğe Bryson-Savier adını verdiler; ikisinin de geçmişi, ikisinin de emeği bu toprakta yan yana dursun diye.
İlk yıl zordu: Ağustos’ta kuraklık, Eylül’de erken don… Sözleşmeyi yetiştirmek için gece gündüz çalışma. Ama Theresa artık akşamları yalnız bir eve dönmüyordu. Ocaktaki ateşten daha sıcak bir şey vardı: paylaşılmış yorgunluk, paylaşılmış plan, paylaşılmış kahkaha.
Yıldönümlerinde Miles, el yapımı bir sallanan sandalye getirdi.
“Yakında buna ihtiyacın olacak,” dedi, Theresa’nın karnına anlamlı bir bakış atarak.
Theresa şaşkınlıkla elini karnına koydu. İçinde büyüyen hayata hâlâ inanamıyordu.
“Nasıl anladın?”
“Haftalardır ışık saçıyorsun,” dedi Miles. “Bir de kahvene fazladan süt koyuyorsun.”
Theresa güldü. Gülmek, eskiden lüks gelirdi; şimdi evin doğal sesi olmuştu.
“Mutlu musun?” diye sordu Miles.
Theresa düşündü: O ilk günü… sırtında güneş, elinde balya, boğazında yalnızlık…
“Hiç düşünmediğim kadar,” dedi.
Miles, ona şefkatle baktı.
“Ben de,” dedi. “Hiç planlamadığım kadar.”
Ertesi bahar oğulları doğdu: Thomas James Savier. Babasının mavi gözleri, annesinin kararlı çenesi… Miles, bebeği göğsünde taşırken eski yol şarkılarını mırıldanırdı—ama şarkıların sözlerini büyütmeyelim; yalnızca şunu söylemek yeter: o ses, evin içinde güven gibi dolaşırdı.
Yıllar geçti. Çiftlik büyüdü. Bir kızları daha oldu: Elizabeth. Yeni bir depo, yeni bir ahır, daha çok tavuk, daha düzenli süt üretimi… Demiryolu üç hatta yayıldı.
Ve Theresa, bir akşam dere kenarında Miles’la yürürken şunu fark etti: Bu hayat, mucize değildi. Mucize, “kolaylık” değildi. Bu hayatın sırrı, iki insanın aynı yükü aynı yönde kaldırmasıydı.
Miles, dereye taş sektirirken Theresa’ya döndü:
“Büyük evi yapmak için zaman geldi mi dersin?” diye sordu.
Theresa gülümsedi, omzunu ona yasladı.
“Belki,” dedi. “Hele… bir gün başka bir çocuğumuz olursa.”
Miles’ın yüzünde şaşkınlıkla sevinç aynı anda belirdi.
Theresa güldü.
“Tanrı yardımcımız olsun,” dedi, “eğer o çocuk benim inadımdan da alırsa.”
Miles kahkaha atıp onu kollarına aldı. Gökyüzünde yıldızlar belirdi. Derenin suyu, onların ortaklığı gibi berrak ve güçlü akıyordu.
Theresa, o ilk günün ağırlığını hatırladı. Sonra Miles’ın elini kendi elinin içinde hissetti.
“Bir sürü şey düşünüyordum,” dedi.
“Ne?” dedi Miles.
Theresa, başını kaldırıp gözlerinin içine baktı:
“En ağır şeylerin,” dedi, “birlikte taşınınca katlanabilir olduğuna.”
Miles’ın bakışları yumuşadı.
“Ve taşıdığımız en değerli şeylerin,” dedi, “aslında yük olmadığını.”
Eve doğru yürüdüler. Gölgeleri ay ışığında birleşti. İki ayrı yolculuk, ortak bir varışa dönüşmüştü.