“Sadece hemşire” dediler… Hasta gözünü açtı: “Yüzbaşım? Yaşıyor musun?”

Görünmezlik Zırhı
İstanbul’un akşamı, yağmurla karışmış gri bir duman gibi şehrin üzerine çökmüştü; uyutmak için değil, nefesi yavaşça kesmek için. Özel Aura Hastanesi’nin üçüncü katındaki yoğun bakım koridoru ise bambaşka bir iklime aitti: steril, parlak, sessiz ve soğuk. İnsan burada zamanın bile eldiven taktığını sanırdı.
O koridorda, devasa camın önünde duran kadın dışarıyı izliyor gibi görünüyordu ama aslında bakışları camdaki kendi yansımasına takılı kalmıştı. Yansıma… soluk, silik ve bir yabancı kadar mesafeli. Üzerindeki uçuk mavi forma bedenine bir numara büyüktü; omuzlarından sarkıyor, onu olduğundan daha ince, daha kırılgan gösteriyordu. Oysa formanın altındaki beden kırılgan değildi. Yalnızca yorgundu—yaşından fazla yorgun.
Yaka kartında siyah harflerle tek bir isim yazıyordu:
Elif.
Hastanede kimse soyadını sormazdı. Kimse “Nerelisin?” diye merak etmezdi. Çünkü bu bina merakı sevmezdi; merak, steril düzeni bozan bir virüs gibiydi. Ayrıca Elif’in de sorulmayı seven bir geçmişi yoktu. Soruların ucunda tanınmak vardı. Tanınmaksa onun için tehlikenin ta kendisiydi.
Görünmez olmak… Elif’in laneti değil, zırhıydı.
Tam o sırada arkadan metalik, sivri bir ses geldi.
“Hey! Orada heykel gibi dikilmeyi bırak.”
Elif başını çevirmeden önce sesin sahibini zaten tanımıştı. Erkek hemşire Kerem. Genç, hızlı, kendinden emin—ve hiyerarşinin ona verdiği küçük iktidarı bir oyuncak gibi sallamayı seven türden.
“302’nin altı kirli. Hasta yakını şikâyet etmiş. Çabuk ol.”
Elif camdan ayrıldı. Kerem’e baktı; gözleri derin bir kuyunun suyu gibi sakindi.
“Tamam,” dedi.
Ne itiraz etti, ne bir mimik. Kerem’in yüzünde küçümsemeye benzer bir tatmin belirdi. Elif temizlik arabasına yönelirken koridorun öte ucundan gelen topuk sesleri duyuldu; düzenli, otoriter, kendinden emin.
Doktor Selim.
Aura Hastanesi’nin başhekimi. Beyaz önlüğü jilet gibi ütülü, gözlüğü pahalı, kokusu pahalı, bakışı daha da pahalı… Selim için tıp bir meslek değil, bir vitrin işiydi. Hastalar “insan” olmaktan önce “vaka”, çalışanlar “ekip” olmaktan önce “piyon”du.
Selim, yanında iki stajyer ve birkaç hemşireyle koridordan geçerken bir komutan edasıyla konuşuyordu.
“VIP kattaki suit hazır olacak. Basın aşağıda mı? Güzel. Sterilizasyon raporu önüme gelecek.”
Elif, görünmezlik zırhını kuşanıp duvara çekildi. Ama koridor dardı ve Selim’in egosu genişti. Selim, hızını kesmeden geçerken omzuyla Elif’e sertçe çarptı. Elif sendeledi; elindeki bez yere düştü.
Selim durmadı. Özür dilemedi. Sadece yüzünü buruşturup, sanki üzerine çamur sıçramış gibi bakarak konuştu:
“Önüne baksana kadın.”
Sesi, steril koridorda tokat gibi çınladı. Ardından stajyerlere döndü; fısıldar gibi ama herkesin duyacağı kadar net bir tonda:
“İşte bu yüzden referanssız personel almayın diyorum. Bu kadını neden hâlâ tutuyoruz anlamıyorum. Geçmişi belli değil, eğitimi şüpheli… Sokaktan toplanmış gibi.”
Stajyerlerden biri kıkırdadı.
Elif, yerdeki bezi aldı. Doğruldu. Yüzünde öfke yoktu; sadece derin, ağır bir suskunluk vardı. Selim’in sözleri onu incitmedi—çünkü incinmek için hâlâ bir şeylere ait olmak gerekirdi. Elif, uzun zamandır hiçbir şeye ait değildi.
Ama “sokaktan toplanmış” cümlesi, zihninde bir kapağı aralamıştı.
Bir anlığına… kan kokusu, barut, kar, taş…
Elif bezini sıkarken parmak boğumları beyazladı. Sonra bırakıp yürüdü. 302’ye doğru.
Koridorun anons sistemi birden canlandı. Ses bu kez sıradan değildi; telaşın bile protokolü vardı.
“Dikkat! Tüm birimlerin dikkatine. VIP transfer protokolü. Helikopter pisti inişe hazırlanıyor.”
Bir hareketlilik başladı. Bankodaki hemşireler fısıldaşmaya koyuldu.
“Kim geliyormuş?”
“Haberde son dakika geçti. Çok rütbeli bir asker. Emekli albay diyorlar. Suikast girişimi…”
Elif’in kalbi, göğsünde bir an tökezledi.
“Asker… albay… suikast…”
Kelimeler, gömülü bir mezarın taşlarını tırmalayan parmaklar gibi.
“Adı neymiş?” dedi biri.
Diğeri ekrana bakıp cevap verdi:
“Albay Haldun Yılmaz.”
Elif’in eli titredi. Bez, parmaklarının arasında buruşturulmuş bir kâğıt gibi ezildi.
Haldun.
Beş yıl önce… onun bacağına turnike yapan, “Git” diyen, “Kendini kurtar” diye emreden adam.
Ve Elif’in—hayır, o zaman başka bir adı vardı—emrini çiğneyip ölümün üstüne koştuğu komutanı.
Hastanenin beyazlığı bir an karardı. Koridor uzadı; tünel gibi. Geçmiş, sedyeyle kapıdan girmek üzereydi.
Elif boğazındaki düğümü yutup kendi kendine fısıldadı:
“Ben sadece hemşire Elif’im.”
Bu bir cümle değil, bir sığınaktı.
Helikopter sesi binayı titretti. Pervanelerin uğultusu, duvarların içinden geçen bir kâbus gibi aşağı indi. Asansör kapıları açıldı ve koridor bir anda doldu: paramedikler, korumalar, hemşireler… Sedye hızla sürüldü.
Sedyedeki adamı Elif, köşeden gördü.
Haldun Yılmaz yaşlanmıştı. Şakaklarındaki kırçıllar çoğalmış, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Ama asıl değişim, o dağ gibi adamın şimdi kanla, terle, acıyla küçülmüş olmasıydı. Göğsündeki sargılardan taze kan sızıyor; monitörlerin ritmi telaşlı çalıyordu.
Doktor Selim sedyenin yanına atıldı.
“Durumu ne?”
“Batın bölgesine iki isabet. Çok kan kaybı. Şok sınırında.”
Selim, emir yağdırmaya başladı.
“Acil ameliyathane hazır. Ama önce VIP odaya alın, stabilizasyon. Basın görüntü almayacak!”
Sedyenin kafilesi, Elif’in önünden bir rüzgâr gibi geçerken Elif havada tanıdık bir koku yakaladı: kanın demiri, barutun keskinliği ve—tütün kolonyası.
Haldun’un kokusu.
Elif duvara yaslandı. Nefes almakta zorlandı. Yıllarca ördüğü unutuş duvarı, tek bir kokuyla çatlamıştı.
Kafile uzaklaşınca Selim, koridorun ortasında durup etrafına baktı; birine sinirlenmişti.
“Nerede o kadın? Hani şu… Elif!”
Gözleri Elif’i buldu. Elif, gölgeden çıkmak zorunda kaldı.
“Buradayım hocam.”
Selim ona yaklaştı, sesi tiksintiyle karışık bir acele taşıyordu.
“Özel hemşire gelene kadar o odada biri duracak. Ama tıbbi bir şey yapmayacaksın. Kanlı sargıları topla, yerleri sil, cihazları temiz tut. Adamın başında bekle ama sakın konuşma. Anladın mı?”
Elif’in boğazı yandı.
“Anladım.”
Selim, sanki bir eşya yerleştiriyormuş gibi onu VIP odanın kapısına yönlendirdi.
Elif, kapı kolunu tuttuğunda elinin titrediğini fark etti. İçeride yatan adam, onun mezar taşıydı.
Derin bir nefes aldı. Maskesini yüzüne geçirdi. İçeri girdi.
Oda loştu. Cihazların ışıkları ve monitörün soluk mavisi duvarlara titrek gölgeler düşürüyordu. Kalp atışı bip bip bip… inatçı ve yorgun.
Elif, yerdeki kanlı gazlı bezleri toplamaya başladı. Eğildiğinde Haldun’un elini gördü: nasırlı, güneş yanığı, emir veren ve omzuna dokunup “Aferin” diyen el.
Elif’in içinden dokunmak geçti. “Ben buradayım,” demek geçti. Ama hayaletler yaşayanlara dokunamazdı.
Sargıyı düzeltmek için yorganı hafifçe kaldırdı. Haldun’un göğsünde yeni yaranın altında soluk bir iz gördü: hilal gibi, çirkin, iyileşmiş bir yara izi.
Elif dondu.
O iz… onun imzasıydı.
Beş yıl önce, dağda, bir havan saldırısından sonra… o izi o açmış, o temizlemiş, o kapatmıştı.
Gözleri doldu. Bir damla yaş maskesinin içine aktı.
Tam o sırada Haldun inledi. Başını yastıkta çevirdi. Sayıklıyordu.
“Gökçen…”
Elif’in nefesi kesildi.
Haldun gözlerini açmadı ama zihni eski bir haritanın üzerinde dolaşıyordu.
Kapı aniden açıldı; Doktor Selim içeri girdi. Elif hızlıca toparlandı.
Selim monitöre baktı.
“Vitaller dalgalanıyor… Neyse ki buradayım.”
Sonra Elif’e döndü.
“İşin bitti mi? Çık, kapıda bekle. Basın falan sokma içeri. Bir fotoğraf sızarsa seni mahvederim.”
Elif başını eğdi.
“Bitti hocam.”
Kapıya yönelirken son kez dönüp Haldun’a baktı. Göğsü inip kalkıyordu. O eski yara izi, sanki “Gitme” diyordu. Ama Elif gitmek zorundaydı.
Kapı kapandı.
Elif koridorda duvara yaslandı. Kalbi, formanın altından bile duyulacak kadar hızlıydı.
Ve tam o an… odadan alarm sesi yükseldi.
Monitörün tiz çığlığı koridora taştı. Selim’in panik sesi duyuldu:
“Arrest! Mavi kod! Nerede bu hemşire!”
Elif doğruldu.
Saklanma vakti bitmişti.
VIP odasına girdiğinde içerisi bir hastane odası olmaktan çıkmıştı; kontrolden çıkan bir kokpit gibiydi. Alarm çığlığı, panik bağırışlarına karışıyordu. Oksijen satürasyonu düşüyor, ritim bozuluyor, nabız deli gibi yükseliyordu.
Selim, laringoskopla baş ucunda donup kalmıştı. Ellerinde titreme vardı; titreme korkunun imzasıydı. Yanındaki stajyerler bir şeyler arıyor, hemşireler ampuller kırıyor, kimse kimseye bakmıyordu.
Selim bağırdı:
“Entübe edemiyorum! Hava yolu kapanıyor! Nerede anestezi!”
Elif bir saniye durdu. O karmaşayı, savaş alanındaki gürültüyü filtreler gibi filtreledi. Sorun belliydi: Selim yanlış açıyla uğraşıyor, zaman kaybediyor, panikle daha kötüye sürüklüyordu.
Elif’in içinde yıllardır kilitli tuttuğu şey yerinden oynadı.
Görünmez hemşire Elif, kapıda kaldı.
İçeri giren kişi, başka biriydi.
Elif, yatağın yanına geçti. Selim ona döndü.
“Sen ne—”
Elif Selim’in bileğine dokundu. Dokunuş yumuşak değildi; kesin ve buyurgandı. Selim’in cümlesi boğazında kaldı.
Elif, sakin bir sesle konuştu:
“Yanlış açıdasınız. Vallekulaya oturtamadınız. Bırakın.”
Selim, bir anlık şaşkınlıkla geri çekildi. Elif laringoskopu aldı, çeneyi doğru pozisyona getirdi, ışığı doğru yere düşürdü.
“Tüp,” dedi.
Stajyer, refleksle uzattı.
Elif tek hamlede tüpü yerleştirdi. Göğüs kalktı. Oksijen satürasyonu tırmanmaya başladı. Alarm sesi sustu.
Odadaki herkes, sanki suyun altından çıkmış gibi nefes aldı.
Selim’in yüzü kıpkırmızı oldu; gururu, beyaz önlüğünün altında kıvrandı.
“Sen… kim olduğunu sanıyorsun? Benim hastama nasıl müdahale edersin? Yetki aşımı! Seni kovduracağım!”
Selim Elif’in koluna uzandı.
Ve tam o sırada yataktan boğuk bir ses geldi:
“Dokunma.”
Herkes dondu.
Haldun Yılmaz gözlerini aralamıştı. Bilinci bulanıktı ama bakışı bir yere kilitlenmişti: Elif’e.
Selim hemen öne atıldı.
“Albayım, ben Doktor Selim—”
Haldun Selim’e bakmadı bile.
“Dur,” dedi yine, bu kez daha net. “Yaklaş.”
Elif bir adım geri çekilmek istedi; kaçmak bir refleks gibi. Ama Haldun’un sesi, bir ricadan çok bir emir taşıyordu.
Elif yaklaştı.
Haldun’un eli Elif’in eldivenli elini tuttu. Sanki bir hayaletin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışır gibi sıktı.
Ve fısıldadı:
“Yüzbaşım…”
Odadaki hava bir anda yoğunlaştı. Stajyerlerin gözleri büyüdü. Hemşireler birbirine baktı. Selim’in ağzı açık kaldı.
Elif başını iki yana salladı. Sesi titredi:
“Ben… Hemşire Elif’im efendim. Karıştırdınız.”
Haldun acı bir gülümsemeyle gözlerini kıstı.
“Yalan söyleme, Gökçen. Azraili kandırırsın… kendini kandırırsın… ama komutanını kandıramazsın.”
Elif’in dizlerinin bağı çözüldü; yatağın kenarına çöktü. Maskesi, yılların suskunluğu gibi çatladı. Gözlerinden yaşlar döküldü; Haldun’un eline damladı.
Haldun’un sesi, bir bıçak gibi yavaş ve keskin geldi:
“Biz… senin cenazen için ağladık. Yaşıyor musun kızım? Bunca yıl neredeydin?”
Elif, kelimeleri yutkunarak çıkardı:
“Öldüm sanıyordum komutanım. Yaşamak… bana ağır geldi.”
Selim, bu sahnenin içinde küçüldü; bütün unvanlarıyla birlikte.
Ama hastane dramayı sevse de hayat dramatik anlara saygı duymazdı.
Monitör yeniden çıldırdı.
Ritim bozuldu. Ventriküler taşikardi… sonra kaos… sonra sessizlik.
“Arest!” diye bağırdı biri.
Selim yine panikledi. Defibrilatörü istetti ama gözleri kararsızdı; kaç joule, hangi adım…
Elif ayağa kalktı.
Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi. Bu basit hareketle Elif gitti; yüzbaşı geri geldi.
“200 joule,” dedi.
Kerem, daha dün ona emir veren Kerem, şimdi hipnotize olmuş gibi cihazı hazırladı.
“Çekilin!”
Elif’in sesi, koridoru değil sanki bir dağ geçidini doldurdu.
Şok.
Haldun’un bedeni sarsıldı. Monitör düzelmedi.
“Kompresyona başla. Durma.”
Kerem kalp masajına başladı.
“Adrenalin, 1 mg IV. Ardından serum.”
Stajyer koştu.
Elif, Selim’e dönmeden konuştu:
“Hocam, hava yolunu açık tutun. Sadece tutun. Başka bir şey yapmayın.”
Selim, itiraz edemedi. Beyaz önlük, ilk kez gerçekten “yardımcı” olmuştu.
İkinci şok.
Üçüncü dakika.
Nabız kontrol.
Monitör… önce zayıf bir bip, sonra güçlenen bir ritim.
Kalp geri döndü.
Haldun derin bir nefes aldı.
Odadaki herkesin omuzları aynı anda çöktü; gerginlik sanki buhar olup uçtu.
Elif, eldivenlerini çıkarıp çöpe attı. Yüzünü çevirdiğinde Selim’in gözlerinde utanç vardı. Kendi hastanesinde, kendi ekibinin önünde, “vasat” dediği kadın tarafından kurtarılmış olmanın utancı.
Kapı açıldı. Takım elbiseli, sert bakışlı birkaç adam içeri girdi; devlet görevlileri, güvenlik, belki istihbarat.
En öndeki adam Selim’e baktı:
“Albayımızın durumu?”
Selim’in dili dönmedi.
Haldun güçlükle elini kaldırdı, Elif’i işaret etti.
“Durumu… yüzbaşım kurtardı,” dedi. “Ona iyi bakın. Bu devletin onurudur.”
Gözler Elif’e döndü.
Elif kaçmadı. Ama bir zafer de ilan etmedi. Sadece dimdik durdu—bir zamanlar nasıl durduysa öyle.
Sonraki üç gün, VIP oda bir tedavi alanından çok sessiz bir tapınağa dönüştü. Herkes daha yavaş konuşuyor, daha dikkatli yürüyordu. Selim ise vizit saatleri dışında ortadan kayboluyor; geldiğinde de gözlerini yerden kaldırmıyordu.
Haldun’un rengi yerine gelmişti. Yaraları iyileşiyordu. Ama başka bir yara, göğsünden değil hafızasından kanıyordu. Pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken, yatağın ayak ucunda duran kadına—Elif’e—döndü.
“Gidiyor musun?” dedi.
Elif’in sesi sakindi:
“Vardiyam bitiyor komutanım. Tehlikeyi atlattığınız kesinleşti.”
Haldun yatağın yanındaki dosyayı işaret etti.
“Genelkurmayla konuştum. Dosyan yeniden açılıyor. İade-i itibar… rütben… maaşların… madalyaların… Hepsi geri gelecek. Seni törenle karşılayacaklar. Bu ülke seni tanıyacak.”
Haldun’un gözlerinde ateş vardı; adaletin ateşi.
Elif dosyaya baktı. Kağıtların içinde bir isim yatıyordu: Yüzbaşı Gökçen. Güçlü, korkusuz, efsane.
Elif gülümsedi—hüzünlü, yumuşak ama geri dönülmez bir gülümseme.
“Komutanım,” dedi, “o dosyadaki kadın… beş yıl önce dağda öldü.”
Haldun kaşlarını çattı.
“Saçmalama. Karşımda duruyorsun.”
Elif elini kalbine koydu.
“Bedenim burada. Ama ruhum… o mağarada kaldı. Kahramanlar camdan heykel gibidir. Herkes bakar, hayran olur ama kimse dokunamaz. Kırılır diye korkarlar.”
Bir an sustu. Sonra kelimeleri, yıllarca tutulmuş bir nefes gibi çıktı:
“Ben beş yıldır Elif’im. Görünmezim. Otobüse biniyorum, pazarda pazarlık yapıyorum. Kimse yüzüme bakmıyor. Bu sessizlik… bana huzur veriyor.”
Haldun’un sesi sertleşti, içinde baba gibi bir öfke vardı:
“Bu haksızlık! Selim gibi bir adamın seni ezmesine izin veremem.”
Elif başını salladı.
“Selim beni ezmedi komutanım. Sadece kendi küçüklüğünü gösterdi. Ben kim olduğumu biliyorum.”
Elif, Haldun’un elini tuttu. Bu bir astın üste dokunuşu değildi; bir evladın, babasına vedasıydı.
“Benim madalyam, sizin şu an nefes alıyor olmanız. Benim rütbem, sizin bana ‘kızım’ demeniz.”
Sonra gözlerini kaldırdı; okyanus mavisi bakışı, kararın mühürü gibiydi.
“Lütfen… beni ölü bırakın. Törenleri, manşetleri istemiyorum. Gökçen o dağda şerefiyle uyusun. Ben Elif olarak yaşayacağım.”
Haldun uzun süre baktı. Bir komutanın en zor öğrendiği şeylerden biri, geri çekilmeyi bilmektir. Haldun dosyayı kapattı.
“Emir anlaşıldı,” dedi kısık bir sesle. “Yüzbaşım.”
Gözünden bir damla yaş süzüldü.
“Elif’in yolu açık olsun.”
Elif başını hafifçe eğdi. Ne topuk selamı verdi ne dramatik bir veda yaptı. Çünkü bazı vedalar, konuşuldukça ucuzlar.
Kapıya yürüdü.
Koridora çıktığında Selim bankonun yanında duruyordu. Elinde tablet varmış gibi yapıyor, ama aslında bekliyordu. Elif yaklaşınca Selim başını kaldıramadı; gözleri Elif’in ucuz, lastik tabanlı terliklerindeydi.
Utanç, onu da görünmez yapmıştı.
Elif hiçbir şey söylemedi. Ne affetti, ne suçladı. Sadece yanından geçip gitti.
Bu sessizlik, Selim’in duyacağı en ağır cümleydi.
Asansöre bindi. Zemin kata indi. Hastanenin otomatik kapıları açıldı.
Dışarıda yağmur çiseliyordu. İstanbul’un akşam trafiği başlamış, kornalar ve sirenler şehri bir orkestraya çevirmişti. Elif derin bir nefes aldı; egzoz ve yağmur kokusu ona parfüm gibi geldi.
Yaka kartını cebinden çıkarıp baktı:
Hemşire Elif.
Plastiğin ucuzluğu, ona pahalı bir özgürlük gibi göründü.
Kartı cebine koydu. Kalabalığa karıştı—otobüs durağında bekleyen yorgun insanların arasına, simitçilerin yanına, eve yetişmeye çalışanların akışına.
Kimse ona bakmadı.
Kimse üç gün önce bir albayı ölümden çekip aldığını bilmedi.
Kimse beş yıl önce bir timi kurtarmak için kendini karanlığa gömdüğünü bilmedi.
Ve Elif, tam da bunu istedi.
Yağmurun altında yürürken dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi; hüzünlü ama özgür.
Hayat devam ediyordu.
O da—taçsız, tahtsız, görünmez—kendi gizli krallığında yürümeye devam etti.