Mülakattan kalan tamirci gitti… Zengin kadın koşarak peşinden geldi ve yalvardı.

Mülakattan kalan tamirci gitti… Zengin kadın koşarak peşinden geldi ve yalvardı.

Demir ve Camdan Kule

İstanbul’un finans kalbi Maslak’ta, gökyüzünü delmek istercesine yükselen Soykan Kulesi, modern çağın bir anıtı gibi dikiliyordu. Kırk beş katlık cam ve çelik dev, güneşin altında parlıyor, etrafındaki her şeyi – sokaktaki simitçiyi, kaldırımdaki çatlakları, metronun merdivenlerinde aceleyle inip çıkan insanları – kendi ışıltılı gölgesinin içinde boğuyordu.

Burası paranın imparatorluğuydu.
Burada hava bile filtrelenmiş, sesler yalıtılmış, hayat sterilize edilmişti. Dışarıdaki terli, gürültülü, kaotik dünya bu kulenin kapısından içeri gerçek haliyle giremezdi. İçeri giren her şey, ya cilalanmış olurdu ya da kapıdan geri dönerdi.

Ama o gün, saat 10.30 sularında, o görünmez sınırı ihlal eden bir adam belirdi.

Adı Demir’di.
Otuzlu yaşlarının sonundaydı. Üzerinde güneşten solmuş, yer yer dikiş atmış lacivert bir iş tulumu vardı. Tulumunun üzerindeki her yağ lekesi, her yanık izi, bir savaş gazisinin madalyaları gibi duruyordu. Emeğin, alın terinin ve metalle girilen o sert mücadelenin sessiz tanıklarıydı onlar.

Ayağındaki botların burnu aşınmış, bağcıkları birkaç kez kopup düğümlenmişti. Elinde ise en az kendisi kadar yorgun, köşeleri vurulmaktan ezilmiş ağır bir alet çantası taşıyordu.

Soykan Kulesi’nin devasa, sensörlü döner kapısından içeri girdiğinde, içerideki kusursuz beyazlıkta siyah bir leke gibi göründü. Lobinin zemini İtalyan mermeriydi. O kadar parlaktı ki insan yürürken kendi yansımasından utanırdı.

Demir’in ağır botları, bu mermerin üzerinde her adımda tok, rahatsız edici bir ses çıkarıyordu.

Tak. Tak. Tak.

Bu ses, lobideki ince klasik müziği ve fısıltıyla konuşan takım elbiseli insanların huzurunu bıçak gibi kesiyordu.

Güvenlik görevlisi, sanki bir virüs görmüş gibi hemen önüne dikildi.

— Hop hemşerim, nereye? dedi, Demir’in kıyafetlerine tiksintiyle bakarak.

Demir duruşunu bozmadı. Gözleri yorgundu ama mağrurdu; Victor Hugo’nun tasvir ettiği o sefaletin içindeki asaleti taşıyordu.

— Randevum var, dedi. Sesi kalın ve pürüzlüydü. Teknik servis ilanı için, insan kaynakları.

Görevli kaşlarını çattı, telsizine eğilip bir şeyler fısıldadı, teyit aldı. Sonra sanki Demir’i içeri alarak büyük bir hata yapıyormuş gibi eliyle asansörleri işaret etti.

— Yük asansörünü kullan. Diğerlerini kirletme.

Demir, kendisine gösterilen gri metal kaplı yük asansörüne doğru yürüdü. Asansörün içindeki puslu aynada aksine baktı. Sakalları uzamıştı. Alnında silinmeyen bir makine yağı izi duruyordu. Ama utanmadı. O yağ onun onuruydu. O kir, hırsızlığın değil çalışmanın kiriydi.

Asansör, 42. kata – yönetim katına – çıktığında kapılar bir başka dünyaya açıldı.

Cam duvarların ardında İstanbul ayaklar altındaydı. Her yer kristal avizeler, modern sanat eserleri ve deri koltuklarla doluydu. Havadaki koku bile farklıydı; pahalı parfümler ve taze kahve kokusu birbirine karışıyordu.

Sekreter, burnunu hafifçe kırıştırarak Demir’i toplantı odasına aldı.

Odanın ortasında maun ağacından devasa bir masa vardı. Masanın bir ucunda Soykan Lojistik’in veliahtı ve CEO’su Rana Soykan oturuyordu. Diğer yanında ise nişanlısı ve şirketin genel müdürü Berk.

Rana otuz beş yaşlarındaydı. Üzerindeki bej rengi, özel dikim takım elbise, vücuduna bir zırh gibi oturmuştu. Saçları sıkı bir topuz yapılmış, tek bir tel bile baş kaldırmamıştı. Mavi gözleri, bir cerrahın neşteri kadar keskin ve duygusuzdu. O, bu kulenin kraliçesiydi. Kurallara, estetiğe ve güce tapardı.

Berk ise gevşekti. Lacivert, dar kesim bir takım giymişti. Gömleğinin yakası açıktı. Yüzünde, doğuştan zenginlere has, hiçbir şeyi ciddiye almayan o sığ gülümseme vardı.

Demir odaya girdiğinde Berk elini burnuna götürüp yelpaze gibi salladı.

— Of! dedi, hiç çekinmeden.
— Bu ne koku Rana? Sanayi sitesinin kanalizasyonu mu patladı?

Demir, bu hakareti duymazdan geldi. Masaya yaklaşmadı. Kapının birkaç adım önünde durdu; sınırını biliyordu.

— Demir Yılmaz ben, dedi. Otomasyon sistemindeki arıza için geldim. İlanınızı gördüm. Çözülemez denilen bir arızaymış.

Rana, önündeki dosyayı bile açmadı. Sadece başını kaldırıp Demir’e baktı. O bakışta bir insanı değil, bir hatayı inceler gibi bir ifade vardı.

— Dosyanız önümde beyefendi, dedi. Diplomanız yok. Mühendis değilsiniz. Sadece bir tamircisiniz.

— Ustayım, diye düzeltti Demir. Diploma kâğıttır. Ustalık ise tecrübedir. Sizin o doktoralı mühendislerinizin kurduğu sistem, bodrum katındaki basınç valflerini hesaba katmamış. Sisteminiz dijital değil, mekanik bir kalp krizi geçiriyor. Ben o kalbi onarabilirim.

Berk kahkaha atıp masaya vurdu.

— Duydun mu Rana? Kalp kriziymiş. Adam şair çıktı.

Ayağa kalktı, yaklaştı, Demir’i tepeden süzdü.

— Bak dostum, dedi. Burası Soykan Kulesi. Biz burada milyon dolarlık lojistik operasyonları yönetiyoruz. Senin gibi… nasıl desem… organik görünen, eli yüzü pas içinde birine emanet edecek tek bir vidamız bile yok.

Parmağıyla Demir’in kıyafetlerini işaret etti.

— Şu haline bak. Mülakata böyle mi gelinir? Hiç mi saygın yok kendine? Buraya girmeden önce üstüne bir kova su dökseydin bari.

Demir yumruklarını sıktı; nasır tutmuş parmak boğumları beyazladı. Gözünü Berk’ten ayırmadan konuştu:

— Benim üzerimdeki kir sabunla çıkar aslanım, dedi. Ama sizin ruhunuzdaki o kibir lekesini, okyanusları getirseniz temizleyemezsiniz.

Oda buz kesti. Berk’in gülüşü dondu. Rana sandalyesinde hafifçe doğruldu.

— Yeter, dedi. Sesi kırbaç gibi şakladı. Haddinizi aşıyorsunuz. Burası bir felsefe kulübü değil. Bizim kurumsal bir imajımız var. Sizin görüntünüz, kokunuz ve üslubunuz bu şirketin vizyonuna hakarettir.

Rana, Demir’in özgeçmiş kağıdını iki parmağıyla tutup sanki kirli bir mendilmiş gibi masanın kenarındaki çöp kutusuna bıraktı. Kağıt süzülerek düştü.

— Mülakat bitmiştir, dedi. Çıkarken güvenliğe söyleyin. Geçtiğiniz yerlere oda spreyi sıksınlar.

Demir, kağıdın düşüşünü izledi. O kağıtta onun yirmi yıllık emeği, uykusuz geceleri, çözdüğü binlerce sorun yazılıydı. Ama bu insanlar için o kağıt sadece bir atıktı.

Victor Hugo’nun “zenginlik çoğu zaman bir maskeden ibarettir” sözü geldi aklına. O maskeyi indirdiğinizde altından çıkan yüzün, sefaletin yüzünden daha çirkin olabileceğini düşünerek, Rana’nın o kusursuz makyajlı yüzünde dünyanın en çirkin ifadesini gördü: merhametsizlik.

— Yanılıyorsunuz, dedi Demir. Sesi kısık ama netti. Siz bir usta aramıyorsunuz. Siz bir dekor arıyorsunuz. Ama unutmayın küçük hanım; dekorlar binayı ayakta tutmaz. Temel tutar. Ve o temel şu an çürüyor.

Alet çantasını sıkıca kavradı. O çanta, onun tek dostuydu. Arkasını döndü, kapıya yöneldi. Kapı koluna uzandığı anda, arkasından Berk’in tiz, rahatsız edici sesi duyuldu.

— Hey usta!

Masaya bir bozuk para bıraktı; para cilalı yüzeyde dönerek yere düştü. “Çın!”

— Al bunu, dedi Berk. Yol paran yoktur senin. Otobüse binersin. Yürüyerek o kokunu tüm İstanbul’a yayma.

Demir durdu. Yerde dönen para durdu ama Demir eğilip almadı. Dönüp Berk’e de bakmadı.

“Hakaret, ancak onu kabul edersen senin olur,” diye geçirdi içinden. Bu hakareti kabul etmedi. Onu, ait olduğu yerde, Berk’in sığ ruhunun orta yerinde bıraktı. Kapıyı yavaşça kapatıp koridora çıktı.

Sekreterin kaçamak bakışları arasında asansöre yürüdü. Tam butona basacağı sırada arkasından topuk sesleri duydu. Rana geliyordu.

Demir döndü. Koridorun iki ucunda karşı karşıya durdular. Bir tarafta bej takımı, pırlanta küpeleri, buz gibi bakışlarıyla bir kraliçe. Diğer tarafta yağlı tulumu, nasırlı elleri ve ateş gibi yanan vicdanıyla bir parya.

— Söylediklerinizi unutmayın, beyefendi, dedi Rana. Burası bir şirket. Biz duygularla değil, verilerle yönetiriz. Sizin o “ruh” dediğiniz şey, bizim bilançomuzda yer almıyor.

Demir, onun yüzüne baktı. O güzel, kusursuz yüzün arkasındaki büyük körlüğü gördü.

— Biliyorum, dedi. Sizin bilançolarınızda sadece kazanç yazar. Kayıplar ise dipnotlarda gizlidir.

Asansör geldi. Kapılar açıldı. Demir içeri girdi, ama kapıyı kapatmadan önce bir kez daha konuştu. Vicdanı susmuyordu. Ustalığı da.

— Dinleyin, dedi. Aşağıda, eksi dördüncü katta ana sunucu odasının havalandırma şaftından bir ses geliyor. Buraya kadar duydum.

Rana alaycı gülümsedi.

— Buraya kadar mı? Eksi dörtten kırk ikiye mi? Kulaklarınız radar mı beyefendi?

— Titreşim, dedi Demir. Beton sesi taşır. Siz duymazsınız. Çünkü topuklarınızın sesiyle meşgulsünüz. Ama ben duydum. O ses, metalin ağlamasıdır Rana Hanım. Soğutma valfinin pistonu sıkışmış. Basınç artıyor.

Bir adım öne çıktı; gözlerini onun gözlerine kilitledi.

— Eğer o valfi on dakika içinde kapatmazsanız…

Her kelimenin üzerine basa basa devam etti:

— O basınç boruyu patlatır. Sunucularınızın üzerine kaynar su ve glikol karışımı boşalır. Bütün sisteminiz, o çok güvendiğiniz dijital beyniniz, saniyeler içinde haşlanmış sebze gibi olur. Ve bu akıllı bina size kör, sağır ve dilsiz bir mezar kesilir.

Rana’nın gülümsemesi soldu ama kibri yerinden oynamadı.

— Bizim sensörlerimiz var, dedi. En ufak ısı artışında alarm verir. Sizin o ilkel kulaklarınıza ihtiyacımız yok.

— Sensörler o valfin dışını ölçer, dedi Demir. İçindeki yangını, sadece metalin dilinden anlayanlar bilir.

Saatine baktı.

— On dakika, dedi. Belki daha az. Şimdi gidip o nişanlınıza söyleyin: parfüm sıkmayı bıraksın da vanaları kontrol etsin.

Asansörün kapıları kapanırken, Rana onun gözlerindeki o acıma ifadesini son kez gördü.

Vızzt.

Koridorda tek başına kaldı. İçinde bir şüphe tohumu çatladı ama eliyle hemen ezmeye çalıştı.

— Saçmalık, dedi kendi kendine. Kovulan bir işçinin hezeyanları.

Soykan Kulesi’nin zemin katına inen Demir, döner kapıdan çıkıp İstanbul’un sıcak, tozlu kalabalığına karıştı. Arkasında göğe yükselen camdan kule, güneşte parlıyordu. Ne kadar da sağlam, ne kadar da yenilmez görünüyordu.

Demir içinden “Yazık, metale yazık,” diye mırıldandı. Çünkü biliyordu: en büyük felaketler, en kusursuz görünen anlarda gelirdi.

Ve geri sayım çoktan başlamıştı.

Demir’in binadan çıkmasının üzerinden tam dokuz dakika geçmişti.

Kırk ikinci kattaki görkemli ofiste zaman, İsviçre yapımı duvar saatlerinin şaşmaz tik taklarıyla akmaya devam ediyordu. Rana bilançolarına dönmeye çalışıyor, ama zihninin karanlık bir köşesinde, az önce kovduğu adamın sesi çınlıyordu:

“O ses, metalin ağlamasıdır…”

Başını iki yana salladı.

— Saçmalık, diye homurdandı.

Tam o sırada, dokuzuncu dakikanın elli sekizinci saniyesinde, odanın zemininde hafif bir titreşim hissedildi. Bu bir deprem sarsıntısı gibi değildi; binanın omurgasından yukarı tırmanan derin, boğuk ve mekanik bir iniltiydi. Masanın üzerindeki kristal bardakta su titredi.

— O neydi? diye sordu Berk, gözlerinde ani bir endişeyle.

Ve sonra kıyamet koptu.

Binanın ciğerlerinden gelen korkunç bir patlama sesi, kırk beş kat boyunca yankılandı.

GÜM!

Cam kaplamalar esnedi, tavandan ince tozlar döküldü. Ardından, kusursuz beyaz ışıklarla aydınlatılan ofis bir anda karanlığa gömüldü. Elektrikler kesildi. Klimanın uğultusu sustu.

Bir saniyelik, nefes kesen bir sessizlik…

Sonra kırmızı acil durum ışıkları yanıp sönmeye başladı ve kulak tırmalayıcı alarm sesi devreye girdi.

— Neler oluyor?! diye bağırdı Berk, panikle ayağa fırlarken.

Rana, elini telefonuna uzattı. Hat yoktu. Dahili hatta bastı, çalışmıyordu. Soykan Kulesi, o teknoloji harikası yapı, bir anda kör, sağır ve dilsiz kalmıştı.

Koridordan çığlıklar, koşuşturma sesleri gelmeye başladı. Birkaç dakika önce kahvesini yudumlayıp sunum hazırlayan plaza çalışanları, şimdi çıkışlara doğru panik içinde koşuyorlardı.

Asansörler kilitlenmişti.
Akıllı bina sistemi, patlamayı büyük bir yangın ya da saldırı olarak algılamış, panik moduna geçmişti. Kapılar, asansörler, geçiş turnikeleri kilitlenmişti. İnsanları korumak için tasarlanan sistem, şimdi onları camdan bir fanusa hapsetmişti.

Beş dakika sonra, yangın merdivenlerinden nefes nefese çıkan başmühendis Engin göründü. Normalde jilet gibi giyinen, cümlelerine İngilizce terimler serpiştiren, özgüveni tavanda olan adam gitmiş; yerine gömleği ter içinde, kravatı gevşemiş, yüzü kireç gibi bir adam gelmişti.

Rana, yakasından tuttu.

— Ne oldu Engin? diye sordu. Bu alarm ne? Sistemi neden resetlemiyorsunuz?

Engin, duvara yaslanarak nefes almaya çalıştı. Gözlerinde saf bir dehşet vardı.

— Efendim… Sistem resetlenemiyor, dedi. Beyin… eridi.

— Ne demek eridi? Saçmalama!

— Bodrum kat… Ana sunucu odası… Soğutma valfi patladı. Boru yarıldı. İçerideki basınçlı kaynar su ve glikol karışımı, ana server kabinlerinin üzerine boşaldı. Bütün veri tabanı, güvenlik protokolleri, yedekleme üniteleri… Hepsi şu an haşlanıyor.

Rana’nın zihninde şimşek çaktı.

“Soğutma valfi… On dakika…”

Demir’in sesi kulaklarında patladı.

Tam on dakika olmuştu.

Berk öfkeyle bağırdı:

— Müdahale edin o zaman! Ne duruyorsunuz?! Vanayı kapatın, suyu kesin!

Engin’in yüzündeki çaresizlik derinleşti.

— Yapamıyoruz, Berk Bey, dedi. Odaya girilemiyor. İçerisi cehennem gibi. Sıcaklık seksen dereceyi geçti. Ve o vana… o lanet olası manuel vana… Yıllardır kullanılmadığı için paslanmış ve sıkışmış. Çocuklar denedi, ellerini yaktılar. Dijital paneller çalışmıyor. Her şey mekanik. Kaba kuvvete ve ustalığa ihtiyaç var.

— Siz mühendissiniz! diye haykırdı Rana. Bir sürü diplomanız var. Bir vanayı nasıl kapatamazsınız?!

Engin başını öne eğdi.

— Biz kodu biliyoruz Rana Hanım, dedi kısık sesle. Klavyeyi biliyoruz. Ama o basınç altındaki sıcak metale nasıl dokunulacağını, o vananın hangi açıyla, ne kadar güçle çevrileceğini bilmiyoruz. Oraya giren ya haşlanır ya vanayı kırıp felaketi büyütür.

Sonra kafasını kaldırıp Rana’nın gözlerinin içine baktı.

— Bize bir usta lazım efendim. Eski usul, ateşten ve demirden korkmayan bir usta.

O an, Soykan Kulesi’nin kırk ikinci katındaki cam duvarlar Rana’nın üzerine çökmüş gibi oldu. Aşağıda, lobiden “kokuyor” diye kovduğu, diploması yok diye özgeçmişini çöpe attığı adam… Şimdi onların tek kurtuluşuydu.

— İletişim, dedi aniden. O adamın numarasını bulun. Dosyasını çöpten çıkarın.

Sekreter, titreyerek çöp kutusuna koştu. Buruşmuş kağıtların arasından Demir’in özgeçmişini buldu.

— Burada! Demir Yılmaz. Numarası…

Rana telefonu kaptı. Aradı. Çaldı. Çaldı. Açan yoktu.

— Açmıyor! diye bağırdı.

Engin, sessizce konuştu:

— Belki de duymuyordur… Ya da… bizi umursamıyordur.

Berk, paniğin içinde saçmaladı:

— Polisi arayalım, zorla getirsinler!

Rana ona öyle bir baktı ki, neredeyse tokat atacaktı.

— Zorla mı? Adam haklıydı Berk. Biz kibrimizde boğulduk. Ve şimdi o bina bize mezar oluyor.

Asansörler çalışmıyor, sistem kilitliyken tek yol yangın merdiveniydi.

Rana, üzerindeki pahalı ceketi yere attı. 1000 dolarlık topuklu ayakkabılarını çıkarıp çıplak ayakla mermere bastı. O an, “Soykan Kulesi’nin kraliçesi” olan kadın öldü. Geriye sadece hayatta kalmak ve içerdekilere borcunu ödemek isteyen, çaresiz bir insan kaldı.

— Çekilin önümden, dedi. Koşmaya başladı.

Kırk iki kat aşağıya inmek…
Her basamak, hem nefesine hem gururuna bir darbe vuruyordu. Çorapları betonun üzerinde yırtılıyor, ayak tabanları sızlıyordu. Saçları terden yüzüne yapışmış, nefesi hırıltıya dönmüştü.

Her katta duvarda yazan rakamlar geriye doğru sayan kıyamet sayacı gibiydi.

40… 35… 30…

Zihninde tek bir görüntü: lacivert tulumlu o adamın, arkasını dönüp ağır adımlarla gidişi.

En sonunda zemin kata ulaştı. Yangın kapısını itip dışarı çıktığında, öğle güneşi gözlerini kamaştırdı. Plazanın önü mahşer yeri gibiydi. Tahliye edilen insanlar, güvenlik bariyerleri, sirenler, meraklı kalabalık…

— Nerede? diye fısıldadı nefes nefese. Nerede o?

Gözleri kalabalığın içinde bir lacivert tulum aradı. Ve sonunda gördü. Caddenin karşısında, omzunda çantası, ağır ama sakin adımlarla yürüyen adam… Dünya yansa umrunda olmayacak kadar dingin, ama içi yanık bir adam.

Rana koşmaya başladı. Çıplak ayakları asfaltın üstünde yanıyor, çakıllara basarken acıyla sarsılıyordu. İnsanlar hayretle ona bakıyordu.

— Bu, Soykan Lojistik’in sahibi değil mi?
— Ayakları kanıyor…

Rana’nın umurunda değildi. Tek hedefi o sırt, o tulum, o alet çantasıydı.

— Demir! diye bağırdı. Sesi sirenlerin içinde kayboldu. Bir daha haykırdı.
— Lütfen dur!

Demir, bu kez duydu. Yavaşça arkasını döndü. Gördüğü manzara, ona bile beklenmedik geldi. Yarım saat önce steril bir odada kendisine böcek muamelesi yapan buz kraliçesi, şimdi toz içinde, nefes nefese, gözleri yaşlı bir halde ona doğru koşuyordu.

Rana, Demir’e yetiştiğinde duramadı, hızını alamayıp ona çarpmamak için son anda yavaşladı. Demir’in koluna sarıldı, o yağlı tuluma bir can simidi gibi yapıştı.

— Haklıydın, dedi hıçkırarak. Haklıydın… Sistem çöktü. Vanalar patladı.

Demir, koluna yapışan o bakımlı ellere baktı. Sonra aşağıya, Rana’nın kanayan ayaklarına… Yüzünde ne zafer gülümsemesi vardı ne de intikam. Sadece derin bir ciddiyet.

— Size söylemiştim, dedi sakinlikle. Metal yalan söylemez.

Rana’nın dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. Demir onu tuttu.

— Bırakma bizi, dedi Rana. İçeride insanlar var. Berk, çalışanlar… Kapılar kilitlendi. İtfaiye giremiyor. Sistemi sadece manuel olarak kapatabiliriz. Dediler ki, bunu yapabilecek tek kişi sensin.

Arkasındaki kuleye işaret etti. Camlarda buhar izleri, alt katlardan hafif dumanlar yükseliyordu.

— O bina… benim her şeyim sanıyordum, dedi. Ama şimdi o bina bir mezar. Bizi o mezardan çıkar, Demir. Yalvarırım.

Etraftaki kalabalık susmuş onları izliyordu: zengin kadın ve fakir usta.

Demir, Rana’nın titreyen elini kendi kolundan nazikçe ayırdı. Rana’nın yüzü bembeyaz oldu. “Reddedecek,” diye düşündü. “Haklı olarak, hem de…”

Son çare, alıştığı dile sığındı:

— Para, dedi titreyerek. Ne kadar istiyorsan… Çek. Defterim yukarıda kaldı ama söz veriyorum, seni zengin ederim. Hayatını değiştiririm. Yeter ki o vanayı kapat.

Demir’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi. O gülümseme, zafer değil, hüzündü.

— Zengin etmek mi? diye sordu. Siz hâlâ anlamadınız, değil mi Rana Hanım? Siz hâlâ o binanın içindesiniz.

Rana donakaldı. Demir, ona bir ayna tutmuştu. O aynada, bütün kibri, bütün körlüğüyle kendini gördü.

Gözyaşları yanaklarından akarken fısıldadı:

— Özür dilerim… Seni aşağıladığım için, seni satın almaya çalıştığım için… Kördüm, göremedim. Ama içeride masum insanlar var. Suç onların değil, benim. Cezayı ben çekmeliyim. Ama onlar ölmemeli. Senin vicdanın, benim bütün servetimden daha büyük. O vicdana sığınıyorum. Benim için değil… onlar için. Lütfen…

Demir’in içinden bir ses, “Bırak yanıp gitsinler” diyordu. Diğer bir ses, daha eski, daha derin olan ise “Bir usta bozuk bir şeyi öylece bırakamaz” diyordu. İster makine olsun, ister bina, ister insanlık.

Derin bir nefes aldı. Rana’nın omzlarından tutup onu ayağa kaldırdı.

— Kalkın, dedi. Bir insan sadece Allah’ın huzurunda diz çöker. Benim gibi bir garibin önünde değil.

Rana şaşkın ve umudu tazelenmiş halde ona baktı.

— Gidiyor muyuz? diye sordu.

Demir, alet çantasının kayışını omzuna yerleştirdi.

— Makine beklemez, dedi. Acı çeken her şeyin sesi, benim kulağımda emirdir. O bina ağlıyor, Rana Hanım. Onu susturmak boynumun borcu.

Plazaya doğru yürümeye başladı. Birkaç adım sonra durdu, arkasına döndü.

— Ama bir şartım var.

Rana hemen atıldı:

— Para değil, biliyorum… Ne istersen…

Demir, gözlerinin içine baktı.

— O binayı kurtardığımda, kapıdan içeri giren birine bakarken üzerindeki kıyafeti değil, gözlerindeki ışığı göreceksiniz. Bana vereceğiniz tek ödeme bu olacak. Söz mü?

Rana, boğazındaki düğümü yutkunmaya çalışarak başını salladı.

— Söz, dedi. Yemin ederim söz.

— Yürü o zaman, dedi Demir. Cehenneme iniyoruz.

Eksi dördüncü kat, Dante’nin cehenneminin modern bir versiyonu gibiydi.

Asansörler çalışmadığı için yangın merdivenlerinden inmişlerdi. Koridoru yoğun buhar kaplamıştı; nefes almak bile zor, görmek neredeyse imkânsızdı. Tesisat borularından tıslama sesleri geliyor, alarm lambalarının kırmızı ışıkları buharın içinde kan rengi parlıyordu.

Başmühendis Engin ve ekibi, duvar dibinde, gömleklerini ağızlarına kapatmış haldeydi. Berk de oradaydı; ter içinde, pahalı takımı buruşmuş, gözleri korkuyla büyümüş…

Demir’i görünce, sanki mitolojik bir kahramanı görmüş gibi fısıldadı:

— Geldi…

Demir kimseye bakmadı. Sıcaklık yüzüne bir tokat gibi vurdu. Cildi yanıyordu; ama o bu sıcağı tanıyordu. Bu, sanayinin sıcağıydı. Emeğin sıcağı.

Alet çantasını yere bıraktı. İçinden sapı bezle sarılmış, ağır bir boru anahtarı çıkardı.

— Çekilin, dedi.

Mühendisler, Kızıldeniz’in ikiye yarılması gibi açıldılar. Ana sunucu odasının kapısına geldi. Kapı kolu, dokunulamayacak kadar sıcaktı. Ceketini eline sarıp kapıyı itti.

İçerisi bir felaket alanıydı.

Tavandaki patlak borudan fışkıran kaynar su, tavana vuruyor, oradan milyon dolarlık sunucu kabinlerinin üzerine yağmur gibi yağıyordu. Kablolar sıcaktan çözülmüş, bazı paneller erimişti. Buhar, odayı sis gibi kaplamıştı.

Odanın en dip köşesinde, pas tutmuş, devasa bir metal vana duruyordu.

Demir suyun altına daldı. Kaynar su omuzlarına, sırtına, boynuna düştü; tulumu anında ağırlaştı. Derisi yanıyordu ama o, acıyı zihninde susturdu. Vana koluna anahtarı taktı.

— Bismillah, dedi.

Tüm gücüyle asıldı. Vana milimi kıpırdamadı. Yılların ihmali, metali birbirine yapıştırmıştı.

Dişlerini sıktı. O an sadece bir vanayı değil, bütün hayatı boyunca yediği aşağılamaları, üzerine yapışan “sadece tamirci” etiketini, diplomasız diye dışlanmasını itiyordu.

Bir kez daha yüklendi.

Gırrr!

Metal, acı içinde inledi. Pas kırılmaya başladı. Vana, çeyrek tur döndü.

Demir durmadı. Omuzlarını daha da yükledi, kasları yanarken bir tur daha çevirdi. Suyun sesi azaldı. Tıslama yavaşladı, fışkıran su önce ince bir çizgiye, sonra damlaya, sonra hiçliğe döndü.

Son bir hamleyle vanayı kilitledi.

Sessizlik…
Sadece Demir’in hırıltılı nefesi ve yerde biriken suyun şapırtısı kaldı.

Felaket durdurulmuştu.

Demir, boru anahtarını bıraktı. Omuzlarından buhar yükseliyordu. Kapıya yürüdü. Eşik’te duran Rana’nın yüzündeki ifade, korku ve hayranlığın karışımıydı.

Koridora çıktıklarında, herkes ona yol açtı. Berk, yanına yaklaşmaya çalıştı.

— Büyük iş başardın usta… dedi, sesi titreyerek. Şirket sana minnettar.

Rana, çantasından bir çek defteri çıkardı. Kalemi titreyen parmaklarıyla kavradı.

— Rakamı sen söyle, dedi. Sınır yok. Bu bir ödeme değil… hayat borcu.

Demir, onların elindeki kağıda baktı. Sonra kendi yanık, şişmiş ellerine. Elini uzattı, çeki nazikçe geri itti.

— O kağıdı cebinize koyun Rana Hanım, dedi. Ben o vanayı para için kapatmadım. Para için yapsaydım, pazarlığı yangın sürerken yapardım.

Alet çantasını yerden aldı. Sırtını doğrulttu.

— Siz sanıyorsunuz ki dünya, plazalarınızın tepesinde dönüyor, dedi. Oysa dünya, o plazaların bodrum katlarında, görünmeyen yerlerinde döner. Bizim ellerimiz kirli olabilir, ama o kir, sizin konforunuzun bedelidir.

Berk’e döndü.

— Bana “kokuyorsun” demiştin delikanlı, dedi, hafifçe gülümseyerek. O koku, alın terinin kokusudur. İnan bana, hiçbir Fransız parfümü o kokuyu bastıramaz.

Rana’nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

— Ne yapabilirim? diye sordu. Senin için ne yapabilirim?

Demir, asansör düğmesine bastı. Kapılar açılmadan önce son kez konuştu.

— Bir daha kapıdan içeri giren birine baktığınızda, üzerindeki kıyafeti değil, gözlerindeki ışığı görün. Bir çalışana “günaydın” dediğinizde, lütfetmiş gibi değil; insana selam verir gibi söyleyin. Bu bana yeter.

Asansör kapıları kapanırken, karşısında başları eğik duran CEO, genel müdür ve diplomalı mühendis ordusuna kısa bir an baktı. Metal kapılar kapandı. Demir, bu camdan cehennemi ardında bıraktı.

Dışarı çıktığında, akşam güneşi Maslak’ın gökdelenleri arasından süzülüyor, turuncu bir ışıkla şehri boyuyordu. Omzu yanıyordu, bacakları ağrıyordu. Cebinde hâlâ sadece otobüs parası vardı.

Ama yürürken başı dikti.

Kaldırımdaki kalabalığın arasında bir gölge gibi kayboldu. Kimse, az önce milyon dolarlık bir imparatorluğu kurtardığını bilmiyordu. Belki de bilmeyecekti. Ama o biliyordu.

Ve yastığa başını koyduğunda duyacağı huzur, Soykan Kulesi’nden daha yüksekti.

Camdan kuleler, gün batımının kızıllığında yavaş yavaş gölgelenirken, şehrin alt katlarında, atölyelerde ve makine dairelerinde çalışan binlerce görünmez ustanın hikâyesi, Demir’in adımlarıyla birlikte sessizce İstanbul’un sokaklarına karışıyordu.

O günden sonra Soykan Kulesi’nin kapılarından içeri giren herkes, girişte güvenlikten çok daha güçlü bir bakışla karşılaştı: Rana Soykan’ın, kıyafete değil, gözlerdeki ışığa bakan yeni bakışıyla.

Ve her sabah, lobi çalışanlarına, temizlik personeline, teknisyenlere aynı sözü söylemeyi alışkanlık haline getirdi:

— Günaydın.

Bu kez bir patron gibi değil, bir insan gibi.

Camdan kule hâlâ parlıyordu.
Ama artık temeline, paslı bir vanayı kendi elleriyle çeviren bir ustanın adı kazınmıştı:

Demir.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News