Ailenin sadece büyük oğlunu sevdiği aile… ta ki küçük oğul, kovulduğu evi satın alana kadar

Ailenin sadece büyük oğlunu sevdiği aile… ta ki küçük oğul, kovulduğu evi satın alana kadar

İzmir’in akşam güneşi yavaşça inerken, eski taş evlerin duvarlarını altın rengine boyuyordu; her şey huzurlu görünüyordu. Ama Yılmaz ailesinin evinde, o huzur yıllar önce ölmüştü.
Ali Yılmaz, sert bakışlı, otoriter bir adamdı. Onun gözünde sadece bir oğul vardı: Murat, büyük olan. Küçük yaşlardan beri Murat, herkesin örnek aldığı çocuktu — okuldaki en başarılı öğrenci, semt takımının yıldız futbolcusu, düzgün giyimli, hep güler yüzlü bir genç.
Ve sonra vardı Kerem…
Kerem, tabakları kıran, ödevlerini unutan, defter kenarlarına resim çizen ve babasının “sanatçı saçmalığı” dediği hayallere dalan çocuktu.
— Bu aileye rezillik getiriyorsun! — diye bağırırdı Ali. Annesi Ayşe başını eğip susardı. O, Kerem’i gizlice severdi ama korku, sevgisinin üstünü örtmüştü.
On yedi yaşında, Kerem kaderini değiştiren o sözleri duydu:
— Burada tembeller için yer yok. Yarın gidiyorsun.
O gece yağmur yağıyordu. Sanki gökyüzü onun için ağlıyordu. Kerem birkaç tişört, çizim defteri ve annesinin fotoğrafını eski bir çantaya koydu. Kapıdan çıkarken, hayatının yeniden başladığını hissetti — ama içinde bir şeyin de öldüğünü.
İstanbul’da geçen ilk yıllar zordu. Depolarda çalıştı, bar temizledi, sokakta portre sattı. Küf kokan küçük bir odada yaşıyordu. Ama içinde sessiz bir öfke yanıyordu: kendini kanıtlama arzusu.
Her gece, işten sonra çizim yapardı. Hırsla, açlıkla, acıyla. Kalemi onun çığlığıydı.
Bir gün, Taksim Meydanı’nda resim satarken, bir adam durdu. Sanat galerisi sahibi Selim Karaca, tablolarına uzun uzun baktı.
— Bir şeyin var, evlat — dedi. — Teknik değil, mükemmeliyet değil… ruhun var.
O cümle, hayatında ilk defa duyduğu “evet” olmuştu.
Selim ona yardım etti, eserlerini sergiledi. Kısa sürede “Kerem Yılmaz” ismi sanat çevrelerinde konuşulmaya başladı. Tarzı hamdı, gerçekçiydi, duygusal yaralarla doluydu.
Yirmi dokuz yaşında, Kerem tanınan bir ressamdı. Kendi galerisi vardı, tabloları binlerce dolara satılıyordu. Ama İzmir’e dönmemişti. Henüz.
Bir gün beklenmedik bir telefon geldi.
— Kerem… Ben annen… — Ayşe’nin sesi titriyordu. — Baban çok hasta.
Uzun bir sessizlik oldu.
— Üzgünüm anne, ama orada yapacak bir şeyim yok.
Kapattı.
O gece uyuyamadı. Çocukluğundaki bağırışları, utandırılmayı, kapıların yüzüne kapanışını hatırladı. Ama annesinin gizlice sakladığı sıcak ekmek torbalarını da…
Bir hafta sonra İzmir’e gitti.
Ev aynıydı: duvarlar dökülmüş, kapı pas kokuyordu. Ayşe kapıyı açtığında, zaman durdu.
— Döndün oğlum…
Kerem, annesini yıllardır bastırdığı bir sevgiyle kucakladı. Arkasında Murat belirdi — pahalı takım elbiseli, kibirli bir gülümsemeyle.
— Sanatçı bey geri dönmüş — dedi alayla. — Para istemeye mi geldin?
Kerem sessiz kaldı.
Babasının yüzü solgundu, gözleri donuktu.
— Yine geç kaldın — dedi Ali, zayıf sesiyle. — Babanı ölürken bile yalnız bıraktın.
Kerem, gözlerini babasından ayırmadan fısıldadı:
— Ölümünü görmeye değil, hâlâ biraz ruhun kaldı mı diye bakmaya geldim.
Barışma olmadı. Ne sarılma, ne gözyaşı. Sadece onarılmaz bir uzaklık.
Üç ay sonra Ali öldü. Vasiyet açıktı: “Her şey Murat’a, ailemin gururuna.”
Kerem hiçbir şey beklemiyordu. Ama sonrasında öğrendi ki Murat, annesini evden atmıştı.
— Anne, anlamalısın — dedi Murat utanmadan — bu ev para eder, satmam gerek.
Ayşe birkaç eşyasını toplayıp komşusuna taşındı. Kerem bunu duyunca içindeki eski ateş yeniden yandı.
— O evden bir daha kimseyi atamayacaksın — dedi Kerem telefonda.
— Ne yapacaksın, ressamcık? Tablolarında mı ağlayacaksın?
Kerem cevap vermedi. Ama çalıştı, durmadan. New York’ta “Sessizliğin Çocukları” adlı sergisi büyük ses getirdi. Eserler satıldı, eleştirmenler övdü.
Kazandığı parayla bir karar verdi.
Emlak ofisini aradı:
— Yılmaz ailesinin evini almak istiyorum. Nakit ödeyeceğim.
Görevli şaşırdı:
— Aileden misiniz?
Kerem gülümsedi.
— Diyelim ki unutulmuş taraftanım.
Satın alma gününde Murat oradaydı. Belgelerdeki adı görünce yüzü soldu.
— Sen mi? Sen mi o evi alıyorsun?
— Zaten aldım — dedi Kerem, gözlerinin içine bakarak. — Merak etme, seni atmayacağım. Ama kalacaksan kira ödeyeceksin.
Murat masaya yumruğunu vurdu.
— Bu rezillik!
— Biliyorum — dedi Kerem sakinlikle. — Ama bazen hayat, ektiğini biçtirir.
Bir ay sonra, Kerem annesiyle eve döndü. Anahtarı ona uzattı.
— Bu senin, anne. Hep senindi.
Ayşe ağlayarak sarıldı.
— Baban görseydi…
— Önemli olan onun değil, senin ne hissettiğin.
O gün Kerem ilk kez kazandığını hissetti. Ailesine değil, acısına karşı.
Granada sokakları değil artık, İzmir’in dar sokakları altında yürürken, şehir aynıydı ama o değişmişti.
Bir süre sonra İzmir’de “Affın Evi” adlı özel bir sergi açtı. Duvarlarda kendi hikayesini anlatan tablolar vardı: fırtınada sırt çantasıyla giden çocuk, acı dolu anne, gölgede kalan baba, gururuna boğulan kardeş.
Ortadaki tuvalde evleri vardı, altın ışığa boyanmış. Altında bir cümle:
“Ev miras kalmaz, sevgiyle inşa edilir.”
Ziyaretçiler ağladı. Bazıları sessizce sarıldı. Kerem, bir köşede durup anlamıştı: acısı sanata, sanatı affa dönüşmüştü.
Bir pazar günü Murat galeriye geldi.
— Tablolarını gördüm — dedi utangaçça. — Her gün insan kendini duvarda asılı görmez.
Kerem suskun kaldı.
— Belki… aptallık ettim.
— Belki değil — dedi Kerem, ama öfkesiz. — Ettin. Ama geldiğin için sağ ol.
El sıkıştılar. Ne sarılma, ne uzun özür. Sadece küçük ama gerçek bir jest.
Kerem dışarı çıktığında gökyüzüne baktı. Aynı gökyüzü, ama bu kez özgürdü.
Bir zamanlar kovulan çocuk, geçmişini satın almıştı. Ama aslında özgürlüğünü satın almıştı.
Ve rüzgarın sesi sanki fısıldıyordu:
“Artık evdesin, oğlum.”

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News