Eski bir koku onu geçmişe götürdü — annesinin hâlâ yaşadığı ve kahvaltının hâlâ sıcak olduğu zamana
Zamanla kaybolan kokular vardı; insanlar gibi, çocukluk yazları gibi. Ama bir tanesi —yalnızca bir tanesi— unutulmaya direnirdi: tereyağı ve tarçınla kızarmış ekmeğin kokusu. Annesi hâlâ hayattayken her sabah evi dolduran o koku.
Elif, bir kokunun geçmişin kapısını bir anahtar gibi açabileceğini hiç düşünmemişti. O sabah, İstanbul’un nemli sokaklarında aceleyle yürürken, yine hissetti onu. Bir anlıktı sadece, eski binaların arasında saklı bir kahvehaneden gelen bir rüzgâr esintisi. Ama yeterliydi.
Durdu. Gözlerini kapadı. Ve dünya bir anda ton değiştirdi.
Artık 2025’te değildi. Trafik sesi kayboldu; yerini serçelerin cıvıltısı ve mutfaktaki eski bir radyonun mırıltısı aldı. Yeni demlenmiş kahvenin kokusu, kızaran ekmeğin çıtırtısı ve annesinin sıcak sesi yankılandı:
—Elif, uyan kızım, kahvaltı hazır!
Yine dokuz yaşındaydı.
Çocukluğunun evi küçüktü; krem renkli duvarları, iç avluya bakan penceresiyle. Komşular çamaşır asardı, annesi hep derdi: “Bu ev, taze yıkanmış hayat gibi kokuyor.”
Elif, mutfakta annesinin gölgesini izlerdi. Mavi önlük, toplanmış saçlar, hiç durmayan eller: yoğurur, keser, karıştırır, severdi. Elif’in kim olduğu o ellerde şekillenmişti.
—Neden her sabah ekmek yapıyorsun anne? —diye sormuştu bir defasında.
—Çünkü taze ekmek sevgi gibidir kızım. Soğursa büyüsü kaçar.
O zamanlar tam anlayamamıştı. Ama o sözler, belleğinin bir köşesinde sessizce beklemişti; anlam kazanacağı günü bekleyerek.
Koku hâlâ havada asılıydı, anılar bulanıklaşsa bile.
Yıllar sonra, annesi hastalandığında, ev değişti. Artık ne ekmek, ne kahve, ne de tarçın kokusu vardı. Sadece ilaçların metalik kokusu ve boş fincanların sessizliği.
Elif yirmi yaşındaydı ve geceleri annesinin zayıf nefesini dinleyerek uyanık kalırdı. Sonuna kadar yanında olacağına söz vermişti ama son geldiğinde hazır olmadığını fark etti. Hiç kimse değildir.
Annesinin son sözleri, o anda anlam veremediği cinstendi:
—O koku geri dönerse, görmezden gelme. Bu, bende hâlâ yaşadığını söyleme biçimim olacak.
Yıllar geçti. Elif taşındı, şehir değiştirdi, hayat değiştirdi. Artık iç mimardı; evi bir düzen müzesine benziyordu: temiz, beyaz, kokusuz.
Ta ki o sabaha kadar.
Kahvehanenin kapısında eski bir tahta tabela vardı: “Dünün Tarçını.”
İsmi bile onu içeri çağırıyordu.
İçerisi sıcak ışıklarla sarılmıştı. Tezgahta yaşlı bir kadın kahve servis ediyordu. Elif, nedenini bilmeden, tereyağlı tarçınlı tost istedi.
İlk ısırığı aldığında, zaman durdu.
Gözlerinden yaşlar süzüldü. Tat, sıcaklık, doku —her şey aynıydı. İmkânsızdı ama oradaydı: çocukluğu, annesi, evi… bir dilim ekmeğin içinde.
—İyi misin canım? —diye sordu kadın.
Elif başını salladı.
—Annemin ekmeğiyle aynı tadı var.
Kadın gülümsedi.
—O zaman annen harika bir kadın olmalıydı.
Elif’in elleri titriyordu. İçinde uzun zamandır kapalı duran bir kapı aralandı. Bu hüzün değildi, bir buluşmaydı.
Sıcacık bir ekmek torbasıyla çıktı kahvehaneden. Eve dönüp pencereleri açtı, koku içeri doldu.
Ve yıllar sonra ilk kez, annesi gibi kahvaltı hazırladı: kızarmış ekmek, tereyağı, tarçın ve taze kahve.
Masaya oturduğunda karşısındaki boş sandalyeye baktı. Gülümsedi.
Görmesi gerekmiyordu. Hissetmesi yetiyordu.
O eski koku hâlâ oradaydı; her sabah yeniden doğan bir söz gibi.
Elif o anda anladı: sevgi kaybolmaz, sadece biçim değiştirir.
Zaman, ihtiyaç duyduğunda geri verir.
Güneş masayı aydınlatırken düşündü: geçmiş, dönülen bir yer değil; içimizde taşınan bir şeydir.
Bir koku, bir şarkı ya da bir tat onu yeniden uyandırabilir.
Kahvesinden son yudumu aldı, gözlerini kapadı ve fısıldadı:
—Teşekkür ederim anne.
Hava ekmek, tarçın ve dönüş kokuyordu.