Milyonerin Kızı Dilsizdi, Ta Ki Gizemli Bir Sıvı İçince İmkansız Gerçekleşti
https://youtu.be/MRFEJ1lY8DM?si=PWsuBhghls_kPgL6
Büyüdüğüm ev artık ayakta değil. En azından, hatıralarımda olması gerektiği gibi değil. Zihnimde hâlâ duvarları babamın elleriyle düzensizce badana edilmiş, pencereleri çocukluğumun dünyaya seslenmesine yetecek kadar geniş, annemin inatla yetiştirdiği güllerle dolu bir bahçesi olan bir ev. Ama gerçeğin sessizliğinde o ev sadece bir hayalet. Zaman, ateş ve acımasızlık iş birliği yapmış, geriye yalnızca başkasının ayakkabısına yapışan toz kalmış. Yine de, benim için o ev gördüğüm en gerçek yerdi, çünkü dünyanın benden başka bir şey talep etmeden önce çocuk olabildiğim tek yerdi.
Önce sabahları hatırlıyorum. Odanın içine süzülen ışığı, davetsiz ama nazik, sanki güneş görgü öğrenmiş gibi. Yanımda kardeşim, battaniyelere dolanmış, saçları karmakarışık, ağzı yalnızca çocukların güvenle açabildiği bir uyku huzuruyla aralıktı. Biz uyanırdık; ne alarmlara, ne korkuya, sadece mutfakta kuş gibi yükselen annemin sesine. Yüzümüzü yıkamaya, kahvaltı etmeye, yeniden başlamaya çağıran sese. O zamanlar dünya küçüktü: evimizin duvarlarından, ekmek kokan komşulardan, çocukların çığlık çığlığa gülüp oynadığı sokaktan ve kırılmayacak kadar geniş görünen gökyüzünden ibaretti.
Fakirdik. Bunu şimdi biliyorum. Aynı ayakkabıyı her mevsim giydiğim için, ekmek yetmediğinde suyla çoğaltıldığı için, oyuncaklarımızı taşlardan, çubuklardan ve şarkılardan hayal ettiğimiz için… Ama o zaman yoksulluk canımızı acıtmıyordu. Normal sandığımız bir giysi gibiydi ve biz onu hafifçe taşıyorduk. Hiçbir şeyden mahrum olduğumuzu bilmiyorduk, çünkü her şeye sahiptik: birbirimize, annemin saçlarımızı sabırla örmesine, yarının bugüne benzeyeceğine dair güvene.
Sonra dünya yüzünü değiştirdi.
Birden olmadı, ama hafızamda öyle görünüyor. Bir gün sokak çocuk sesleriyle doluydu, ertesi gün duman ve sessizlikle. Ama arada fısıltılar vardı—çocukların duymadığını sanan yetişkinlerin konuşmaları. Pencerelerde endişeyle gerilen yüzler. Babamın eve söz verdiği saatte dönmediği geceler. Annemin evin içinde volta atarak onu adımlarıyla geri getirmeye çalışması. Odaya girdiğimizde yarım kalan tartışmalar. Karanlık yaklaşıyordu, adını bilmesek de.
Uçakların uğultusunu ilk duyduğumda gök gürültüsü sandım. Gülerek kardeşime yağmurun yaklaştığını söyledim, o da pencereye yapışıp damlaları bekledi. Ama yağmur hiç yağmadı. Sadece sarsılan toprak, koşan komşular ve annemin elini avucuma öyle sıkı bastırması kaldı ki, derim onun izlerini taşıdı. O gece yeni bir sessizlik öğrendim: karanlıkta birbirine sokulmuş bir ailenin gökyüzünün yıkılışını dinlediği sessizlik.
Savaş kapıyı çalmayan bir hırsızdır. Evinize girer ve izinsiz alır. Duvarlarınızı, pencerelerinizi, uykunuzu, kesinlik duygunuzu alır. Ama en acımasızca çaldığı şey çocukluktur. On iki yaşımda çocuk olmaktan çıktım, takvim daha yıllarım olduğunu söylese de. Çıkışım, oynadığım sokakta ilk cansız bedeni gördüğümde oldu—benden büyük olmayan bir çocuktu, elinde hâlâ küçük arabası vardı, sanki onu yeniden güvenliğe sürebilecekmiş gibi. Çıkışım, oyunların yerini hangi sığınağın ne kadar uzak olduğu, ne kadar hızlı koşabileceğimiz, ne kadar ekmeksiz kalabileceğimiz hesaplarının aldığı zamandı. Çıkışım, kahkahanın artık hayatta kalamayanlara ihanet gibi geldiği andı.
Ama yıkımın ortasında bile hafıza inatçı bir alev gibi bize tutundu. Annem kim olduğumuzu unutmamıza izin vermedi. Her gece, gürültü yerini huzursuz sessizliğe bırakınca bize hikâyeler anlatırdı—savaştan, kayıptan değil, bir zamanlar sahip olduğumuz bahçeden, beyaz duvarın önünde kıpkırmızı açan güllerden, çimenlere devrilene kadar kovaladığımız öğleden sonralardan. “Siz bundan fazlasısınız,” derdi fısıltıyla. “Dünya size ne yapıyorsa sadece o değilsiniz. Hatırlayın.”
Hatırlamaya çalıştım. Unutmak daha az acıtacak olsa da, hatırlamaya çalıştım. Şimdi yalnızca kırıntılarımız olsa da zeytinyağına batırılmış ekmeğin tadını hatırlamaya çalıştım. Duman kokusuna rağmen toprakta yağmur kokusunu. Babamın kahkahasını, bir sabah gidip geri dönmediği halde. Annem onun yardım etmeye gittiğini, başka yerde gerektiğini söylerdi, ama gözleri ağzının söyleyemediğini söylerdi.
Gittiğimiz gün, evin bir mekân değil, bir yara olduğunu anladım. Azıcık eşyamızı aldık—giysiler, belgeler, kenarları çoktan kıvrılmış fotoğraflar. Annem eski çaydanlığı götürmekte ısrar etti, göçük ve ağır, çünkü her kutlamada çay o çaydanlıkta kaynamıştı. Kardeşim tek gözü olmayan, yıpranmış bir peluş taşıdı. Ben, evimizi zihnimde katlanıp açılan bir mektup gibi taşıdım. Bildiğimiz her şeyden uzaklaştık ve her adım ihanet gibi hissettirdi. Sokak bizi tanıyordu; duvarlar seslerimizi hatırlıyordu. Ama onları ateşin insafına bırakıp gittik.
Hiçbir yere uzanan yol, yas tutarken daha da uzundur. Kalabalık bir nehir gibi insanlara karıştık, herkes görünmeyen harabelerini taşıyordu. Çocuklar geride kalan oyuncakları için ağlıyordu, anneler hiç gelmeyecek oğulları için, babalar korkularını göstermemek görevleriymiş gibi sessiz ağlıyordu. Yıldızların donmuş gibi parladığı soğuk gecelerden, havanın titreştiği yakıcı günlerden geçtik. Ve her zaman aynı soru: Ev nerededir, ev silinmişse?
Yol dayanılmaz olduğunda kardeşim ne zaman geri döneceğimizi sorardı. “Yarın,” derdi annem, sesi kelimenin içinde kırılırken. Yarın. Yarın. Bir dua, bir büyü, bir ninni oldu. Yarın bahçeye dönecektik, güllere, kahkahalara. Yarın evimiz yine ayakta olacaktı, dokunulmamış, bizi bekleyen. Yarın, elimizde kalan tek harita oldu.
Ama yarın hiç gelmedi. Onun yerine sınırlar vardı, çitler vardı, bilmediğimiz dillerde talep edilen belgeler vardı. Artık bizi komşu değil, yabancı, yük, gölge olarak gören gözler vardı. Çadırların nem ve umutsuzluk koktuğu kamplar, soğuğu engellemeyen brandalar, onurumuzu küçülten ama bedenimizi ayakta tutan yemek sıraları vardı. Biz yalnız değildik—binlerce kişi aynı acıyı taşıyordu. Ama dünya durup dinlemiyordu.
Böyle geçti yıllar, ama onlara yıl demek dürüstlük değil. Onlar kırık zaman parçalarıydı, hayatta kalma ipliğiyle dikilmiş. Doğum günleriyle değil, kayıplarla büyüdüm. Annemin yüzünün hüzünle oyulmasını izleyerek, kardeşimin gözlerindeki ışığın sönmesini izleyerek, gökyüzünü güzellik yerine tehlike için izleyerek büyüdüm.
Yine de, hafıza beni bırakmadı. Hâlâ, şimdi bile, zihnimde evi görüyorum. Rüyalarımda odalarında yürüyor, duvarlarına dokunuyor, güllerini kokluyorum. Bazen şafakla birlikte babamın kahkahası koridorlarda yankılanıyor, bir anlığına çocuk oluyorum. Ama sabah hep geliyor, beraberinde o günlerin gittiği, masumiyetin bir kez kaybedildiğinde geri alınamayacağı gerçeğiyle.
Var olmayan bir yeri özlemenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Duvarları toz olmuş, sokakları yıkıntıya dönmüş, sesleri sonsuza dek susturulmuş bir yeri? Bu, midenin bile anlayamayacağı bir açlıktır. Hiçbir ekmeğin doyuramayacağı bir açlık.
Ama bunu yalnızca yasla değil, inatla yazıyorum. Çünkü savaş evleri, sokakları, hayatları alabilir—ama hafızayı alamaz, biz izin vermedikçe. Evimi içimde taşıyorum, her kelimeme, her adımıma işlenmiş. Babamın kahkahasını, annemin hikâyelerini, kardeşimin masumiyetini taşıyorum. Güllerin kokusunu, ekmeğin tadını, akşam karanlığına dek oynayan çocukların sesini. Ve dünya çaldığını geri vermese bile, kim olduğumuzu silmesine izin vermem.
Belki yaşamak budur: sadece nefes almaya devam etmek değil, hatırlamaya da devam etmek. Ateşin her şeyi yok etmesine izin vermemek. Çalınmış olsa da çocukluğun değerli olduğunu inatla söylemek. Ev yıkılmış olsa da evi anlatmak.
Bir gün, kendime söz veriyorum, yeniden gül ekeceğim. Aynı toprakta değil, aynı duvarın önünde değil, ama yine de gül. Gözyaşlarımla sulayacağım ve kırık toprakta bile güzelliğin dönebileceğini kanıtlayan çiçeklenişlerini izleyeceğim. Eğer çocuklarım olursa, onlara artık ayakta olmayan ama içimde hâlâ yaşayan evi anlatacağım. Dünyanın acımasız olsa da sevginin inatçı, hafızanın güçlü, umudun en asi eylem olduğunu öğreteceğim.
O güne kadar, hafızanın ağırlığıyla yürüyeceğim; hem yük hem armağan. Var olmayan bir evi, yarıda kalmış bir çocukluğu, dağılmış bir aileyi taşıyarak yürüyeceğim. Kaybolanın geri gelmeyeceğini bilerek, ama sevilenin asla yok olmayacağını da bilerek.
Ve eğer bana nereli olduğumu sorarsanız, haritadaki bir noktayı göstermeyeceğim. Kalbimi göstereceğim, hafızamı, zihnimdeki harabelerde açan gülleri. Size şunu söyleyeceğim: Ben artık ayakta olmayan ama unutulmayan bir evdenim. Çalınmış ama hâlâ değerli bir çocukluktan. Hiçbir savaşın silemediği bir sevgiden.
Ve belki dikkatle dinlerseniz, siz de duyarsınız—akşam çökerken sokakta kahkaha atan çocukları, bizi eve çağıran bir annenin sesini, her şeye rağmen inatla atan umudun kalp atışını. İşte ben oradanım. İşte ben oyum.