Mağaranın içine kulübe inşa ettiği için onunla alay ettiler; ta ki kulübe herkesi kurtarana kadar.

Mağaranın içine kulübe inşa ettiği için onunla alay ettiler; ta ki kulübe herkesi kurtarana kadar.

Dağın Hafızası

Bölüm 1 — Dağın Baktığı Sabah

Gabriel Montoya’nın dağın onu izlediğinden ilk kez emin olduğu sabah, köyün neredeyse tamamı aynı anda başka bir şeye emin oldu: Eski asker nihayet aklını yitirmişti.

Güneş daha yükselmemişti; gökyüzü, gecenin soğuğunu tam bırakmamış gri bir maviyle sızıyordu. Gabriel, vadinin düzlüğünün yavaş yavaş silinip tepelerin “fikrini değiştirmiş gibi” yükselmeye başladığı taş sırtın yarısına gelmişti. Ayakkabılarının burunları, kül rengi tozla kaplıydı; yılların ve resmi olarak bitmiş bir savaşın aşındırdığı bir tozdu bu—kâğıtlarda biten, insanın içinde bitmeyen cinsten.

Nefesi düzenliydi. Soğuk havada her soluk küçük bir bulut olup dağılıyordu. Aşağıda köy, alışılmış düzeninde yatıyordu: düz çatı çizgileri, sıraya dizilmiş bacalar, tütünden ve odun isinden oluşan disiplinli dumanlar… Uzak bir göz için “doğru” bir yerdi burası: bakıldığında onay veren, ölçülüp biçilen, komşuların fikrini alan bir hayat.

Yukarıda ise dağ, hiçbir şey için izin istemiyordu.

Kuzeye bakan yamaçta, taşın içinden oyulmuş geniş bir mağara ağzı açılıyordu. Derin, sakin, sabırlı; insanın taklit edemeyeceği bir sabırla zamanın kazdığı bir boşluk. Ne terk edilmiş gibiydi ne tehditkâr… Sadece eski ve orada. Bir varlık gibi.

Gabriel, elini kayaya koydu. Gözlerini bir saniye fazla kapalı tuttu. Sonra fısıldadı:

“Burada.”

Yanında koca bir gölge kıpırdadı. Roco. İri, sert tüylü bir kırma köpekti; sol kulağında eski bir yırtık ve her zaman “dışarıyı gözeterek” oturma alışkanlığı vardı. Sanki hâlâ nöbetteydi. Gabriel onu aylar önce, bir tali yol kenarında bulmuştu: zayıf, sessiz, gözleri her şeye mesafeli. O günden sonra ikisi de tam anlamıyla yalnız kalmamıştı.

Mağaranın kuzeye bakması köyde bilinen bir “akılsızlıktı”. Kuzey; sürekli soğuk, kalıcı gölge, kolay kolay erimeyen kar demekti. Akıllı insanlar güneş alan yere ev yapar, düzlüğü seçer, yola yakın durur, komşuyu yakın tutar—hem yardım için hem denetim için.

Gabriel, iki yıl önce askerden ayrıldıktan sonra vadiye böyle gelmişti: ne törenle, ne konuşmayla. Eski bir sırt çantasıyla. Eskisi gibi bükülmeyen bir dizle. Ve uykunun gelip gelmeyeceğini her gece yeniden pazarlık etmek zorunda kalan bir zihinle.

Askerde ona önce araziyi okumayı öğretmişlerdi. Haritadan önce rüzgârı, izden önce gölgeyi. Sese değil sessizliğe güvenmeyi. Başkaları toprak ararken Gabriel siper arıyordu. Mağarayı ilk gördüğünde o kadar ani durmuştu ki Roco gelip bacaklarına çarpmıştı.

“İş görür,” demişti.

Köy aynı fikirde değildi.

“Montoya,” demişlerdi, “orası ev değil. Delik.”

Gabriel tartışmamıştı. Zaten tartışmazdı. Bazı inançlar kelimeyle taşınmazdı; siperlerde öğrenmişti bunu. Çok konuşan ya hedef olurdu ya da zaten kimse onu dinlemezdi.

Mağaranın taşı kalındı. Girişi derindi. Dağ kışın en kötü rüzgârını kesiyor, içeride sabit bir sıcaklık tutuyordu. Mağara boş değildi; bekliyordu.

İşe yavaş başladı. Gabriel odun, taş, çivi ve alet taşıdı; borçla, kötü ücretli işlerle, kimsenin yüzüne bakmadan alınmış küçük iyiliklerle. Roco her hareketi “denetledi”: eldivenleri çaldı, tahtaların üstüne oturdu, kovaların önünde yatıp yolu kapattı. Ciddi bir subay edasıyla.

Zemini düzlemek kaybedilmiş bir savaştı. Dağ pazarlık etmezdi. Gabriel katmanlarla çalışmayı öğrendi; karşı çıkmak yerine uyum sağladı. Girişe taş bloklardan sağlam bir ön duvar ördü, ortasına kapı koydu. Küçük, yüksek pencereler açtı; ışık girsin ama soğuk davet edilmesin diye.

Komşular ara sıra gelip baktı.

“Donarsın.” “İlk kışta pişman olursun.” “Asker sivil gibi yaşamayı bilmez.”

Gabriel, tokmak sesini konuşmanın yerine koydu.

Sobayı kurup ilk ateşi yaktığında bir şey oldu: Duman, mağaranın tavanındaki doğal bir çatlağı bulup temizce dışarı süzüldü. Sanki dağ “tam buradan” diyordu. Isı içeride kaldı, kaçmadı. Roco sobanın yanına kıvrılıp derin bir oh çekti. O yaz içerisi bunalmadı. Kış erken geldiğinde de Gabriel hazırdı: istiflenmiş odun, kuru tutulan yiyecek çuvalları, mağaranın diplerinden sessizce sızan berrak su.

Rüzgârın ton değiştirdiği ilk gün, Gabriel bunu kulaklarından önce göğsünde hissetti. Gökyüzü kapandı. Bulutlar alçaldı. Roco homurdandı. Gabriel sırtını kayaya dayayıp başını salladı.

Dağ konuşmuştu.

Ve bu kez yalnız ona değil.

Bölüm 2 — Fırtınanın İlk Dersi: Sessizlik

İlk işaret kar değildi. Durgunluktu.

Gabriel, sabah gözlerini açtığında yamaçta dolaşan rüzgârın ıslığını duymadı. Hava fazla hareketsizdi; dünya nefesini tutmuş gibiydi. Sobanın içi hâlâ sıcaktı, ısı sabitti. Roco uyanıktı; kapının yanında oturuyor, mağara ağzına bakıyordu. O bakış Gabriel’in tanıdığı bir bakıştı: “Bir şey geliyor.”

“Evet,” dedi Gabriel, sesini neredeyse kendine saklayarak. “Ben de hissediyorum.”

Kapıya yaklaşıp vadiyi izledi. Bulutlar kat kat birikmişti; taş blokların üst üste dizilip tam oturmadığı bir duvar gibi. Aceleleri yoktu ama geri çekilmeye de niyetleri yoktu. Aşağıda köy rutinindeydi: dumanlar, kapılar, sabah işleri. Kimse gökyüzünün “huysuzlaştığını” anlamamıştı.

Gabriel içeri döndü ve hazırlanmaya başladı. Panikle değil, alışkanlıkla. Odunları kontrol etti, yiyecek çuvallarını yeniden düzenledi, duman çıkışını yokladı. Doğal çatlak hâlâ sessiz ve kusursuz çalışıyordu. Dağ, saygı gösterilirse hata yapmazdı.

Öğlene doğru rüzgâr yön değiştirdi. Şiddetle değil, niyetle. Hava keskinleşti; sanki bir yerlerden geçip gelmiş, bir şeyin üstünden sürtünmüş gibi. İlk kar taneleri düşmedi; yanlamasına geldi. Rüzgâr, çatlak arıyordu: insanın aceleyle yaptığı hataları, unutulan aralıkları, gevşek kilitleri.

Gabriel kapıyı kapattı, takviyeleri çekti. İçeride rüzgârın sesi sanki bir kapak kapanmış gibi boğuldu. Dışarının uğultusu uzak, derin bir mırıltıya dönüştü. Sıcaklık ancak çok az oynadı. Taş işini yapıyordu.

İlk vurma, ikindiye doğru geldi.

Roco gerildi ama havlamadı. Gabriel kapıyı açtı.

Kapıda genç bir adam vardı; yüzü buzla kaplı, kıyafeti sertleşmiş, dudakları morarmış. Konuşmak istedi ama kelimeler çıkmadı. Dizleri çözüldü.

Gabriel onu düşmeden yakaladı. İçeri sürükledi. Sobanın yanına oturttu. Ceketini hızlı, sakin hareketlerle çıkardı. Sıcak su, battaniye, sessiz komutlar… Askerlik ona bir şeyi öğretmişti: Panik, soğuktan hızlı bulaşır.

Dakikalar sonra yine vuruldu kapı.

Sonra bir daha.

Bir aileydi; yolu kaybetmişlerdi. Bir tüccar, rüzgârla karın arasına sıkışmıştı. Bir adam… haftalar önce “o mağara ev değil, delik” diyen adam.

Gabriel yorum yapmadı. Kapıyı açtı.

İçerisi kısa sürede nefeslerle, buharla, sendeleyen adımlarla doldu. Mağara “paylaşılan” bir yer oldu; karar verildiği için değil, ihtiyaç dayattığı için.

Roco insanların arasında dolaştı. Botları kokladı, okşanmaya razı oldu. Bazen birinin yanına stratejik şekilde oturdu; sanki o insanın yalnızlığı fazla ses çıkarıyordu ve bir “ağırlık” gerekiyordu. Köpek, kimseye emir vermezdi ama herkesin yerini bilirdi.

Dışarıda fırtına büyüdü. Rüzgâr dinlenmiyordu. Kar, yana yana vuruyor; yolları siliyor, işaretleri yok ediyordu. İçeride zaman garipleşti. Pencerelerden giren ışık neredeyse hiç değişmiyordu; ne gün ilerliyordu ne gece tam çöküyordu.

Biri “Saat kaç?” diye sordu.

Kimse cevap veremedi. Gabriel’in de aklına bir saat bakmak gelmedi. Zaman, ancak işler bitince fark edilen bir şeydi.

Yemek, kimse önermeden ortaklaştı. Birisi ekmek çıkardı, biri konserve, biri kuru meyve. Gabriel elindekini koydu ama sayıp dökmedi. Kıtlık değil, korku yönetmeliydi; korkuya sayım yaparsan çoğalır.

Fısıltılar başladı. Kendi evinin çatısının nasıl gıcırdadığını anlatanlar… Çitin nasıl kaybolduğunu… “Hep böyle yapardık” diye alınan kararları…

Gabriel dinledi. Konuşmadı. Roco bir an başını kaldırdı; biri köyde kalan bir köpekten bahsetmişti. Ardından gelen sessizlik kısa ama yoğundu.

Gece denebilecek bir saat diliminde iki figür daha göründü kapıda; buz ve korkuyla birbirine yapışmış gibiydiler. Gabriel yine düşündüğünden hızlı hareket etti. Battaniye, sıcak su, alçak ses. Kaos, taşın içinde yumuşadı.

“Burada soğuk olur sandım,” dedi biri.

Gabriel kapıyı işaret etti.

“Dışarıda,” dedi. “Burada değil.”

Bu kısa cümle bir kahkaha doğurdu; sonra bir kahkaha daha. Ses çekingen ama gerçekti. Fırtına bitmemişti, ama içeride bir şey değişmişti: insanlar her rüzgârı “hemen şimdi öleceğiz” diye dinlememeye başlamıştı. Taşa, ateşe, sabitliğe güvenmeyi öğreniyorlardı.

Gabriel sırtını kayaya dayadı. Gözlerini bir an kapadı. Başka geceleri hatırladı: başka sesler, başka korkular. Ve ilk kez uzun zamandır, yalnız “dayanmadığını” hissetti. Bu kez “tutuyordu.”

Bölüm 3 — İçerideki Düzen, Dışarıdaki Kaos

Fırtınanın ortasında, insanın en büyük ihtiyacı ekmekten önce ritim olur.

Gabriel bunu askerde öğrenmişti. Birliğin sabahı—saat kaç olursa olsun—aynı hareketlerle başlar; insan o hareketlerin içine sığınır. Şimdi mağarada da benzer bir şey oluşuyordu. Kimse komut vermeden, bazı işler kendiliğinden paylaşıldı.

Bir kadın küçük pencerelerin kenarına bir bez yerleştirdi; sızıntı olmasın diye. Bir genç, ıslanan ayakkabıları duvara yakın dizdi; kurusun. Başka biri su kabını doldurup sıraya koydu. Gabriel, kimsenin gururunu kırmadan, gıdayı bölmeye başladı. “Şu senin, bu benim” demeden; “bu bize yeter” diyerek.

Roco da kendi görevini bulmuştu. Mağaranın ortasına, herkesin görmezden gelemeyeceği bir yere yatıyor; bir tür canlı soba gibi, bir tür sessiz nöbetçi gibi. Birinin nefesi hızlanırsa Roco yanına yaklaşıyor, başını dizine koyuyor, ağırlığını veriyordu. Panik, köpeğin sakinliğine çarpıp dağılıyordu.

Zaman hâlâ tuhaftı. Işık, gri bir perde gibi sabitti. İnsanlar kısa kısa uyuyordu; on dakika, yarım saat. Gabriel ateşi çoğu zaman “gerekli olduğu için” değil “gerekli hissedildiği için” harlıyordu.

Bir çocuk—belki yedi yaşında—taş duvara yaslanmış, parmağıyla kayayı okşuyordu. Sonra ciddi bir sesle sordu:

“Dağ bizi duyuyor mu?”

Çocuk sorusu gibi değildi; yetişkinlerin bile söylemeye çekindiği bir inanç gibiydi.

Gabriel cevap vermeden önce düşündü. Sonra:

“Dağ hep duyuyordu,” dedi. “Biz çoğu zaman gerçekten konuşmuyoruz.”

Çocuk başını salladı, sanki zaten bildiği bir şey onaylanmış gibi.

Kapı yine vurulduğunda kimse sıçramadı. Roco başını kaldırdı. Gabriel kalktı. Hareket, senkronize bir refleks gibiydi.

Gelen kişi Álvarez’di—köyün tüccarlarından. Haftalar önce Gabriel’e gülüp “delikte mi yaşayacaksın?” diyenlerden.

İçeri adım atar atmaz sesi kırıldı:

“Yanılmışım,” dedi. “Seni deli sandım.”

Gabriel onu ateşin yanına yönlendirdi.

“Otur,” dedi. “Soğuk uzun konuşmayı sevmez.”

Álvarez itiraz etmedi. Bu sefer kibir değil, hayatta kalma konuşuyordu.

Günler mi geçmişti, saatler mi? Kimse emin değildi. Dışarıdan gelen ses bazen uzaklaşıyor, bazen kapıyı titretiyordu. İçeride konuşmalar değişti. Artık sadece korku hikâyeleri anlatılmıyor, insanlar “neden böyle yaptık?” diye sorguluyordu.

“Toprak üstünde hakimiyet kurulur sanırdım,” dedi biri.

Gabriel sakin bir tonla:

“Toprakla kavga edilmez,” dedi. “Toprak anlaşılır.”

Bu cümle tartışılmadı. Çünkü tartışmak lükstü; mağara lüksü kaldırmıyordu. Mağara, gerçeği taşıyordu.

Bir ara biri eski bir melodi mırıldanmaya başladı. Sonra başka biri katıldı. Kimse yüksek sesle söylemedi; bu, dışarıya meydan okumak değil, içeride bir çizgi çekmekti: “Biz hâlâ insanız.”

Roco başını kaldırdı, kısa bir uluma çıkarıp tekrar yattı. Sanki “tamam, anladım” diyordu; ama biraz da “müzik işini abartmasanız iyi olur” gibi.

Rüzgâr yeniden sertleşti. Kapı sallandı. Bu kez kimse bağırmadı. Bazıları el ele tutuştu, bazıları gözlerini kapadı. Güven, panikle yer değiştirmişti.

Álvarez, titrek bir gülümsemeyle:

“Dünya çökerse nereye geleceğimizi öğrendik,” dedi.

Kahkaha bu kez daha rahat çıktı. Gabriel gözlerini kapadı. İçinde bir şey, uzun zamandır ilk defa “yerine” oturuyordu.

Bölüm 4 — Kapı Açılınca Değişen Şey

Değişim bir anda gelmedi. 19:00 gibi—herkesin kafasında “akşam” olarak işaretlenen bir vakitte—bir duraklama geldi.

Gabriel bunu herkesten önce bedeninde hissetti. Rüzgâr hâlâ vardı ama sürekli saldırmıyordu. Aralarda boşluklar oluşmuştu; ses uzaklaşıyor, gökyüzü nefes alıyordu.

Kimse sevinmedi. Korku, insanı temkinli yapar.

Sabah mıydı, öğle mi? Pencerelerden süzülen ışık biraz daha açık, biraz daha “temiz” görünüyordu. Gabriel kapının önüne geldi. Elini ahşaba koydu. Ahşap soğuktu ama sağlamdı.

Bir an daha bekledi. Acele etmek, hatanın en zarif yoluydu.

Sonra kapıyı açtı.

Soğuk hava içeri bir “saldırı” gibi değil, bir “uyarı” gibi girdi. Dışarısı tanınmaz haldeydi.

Her yer beyazdı.

Kar, çizgileri silmişti: yolları, sınırları, çitleri. Eskiden çit olan yerde şimdi yumuşak dalgalar vardı. Eskiden patika olan yerde yalnızca “olmuş olabilecek” bir yön duygusu.

Roco ilk çıktı. Göğsüne kadar kara gömülünce durdu; yüzü sanki kandırılmış gibi şaşkındı. Bir an sonra mağaranın içinden kahkaha patladı. İnsanlar sırayla dışarı çıktı; gözlerini kısıp parlaklığa alışmaya çalıştılar.

Kimse uzaklaşmadı. Mağara hâlâ referanstı. Dağ, her zamanki gibi suskun, her zamanki gibi oradaydı; sanki “ben zaten buradaydım” der gibiydi.

Bir adam bir yeri işaret etti:

“Benim ev… buradaydı.”

Ama “burası” her yer gibiydi.

Tanıma yavaş geldi. Bazı çatılar çökmüştü. Bazı kapılar gömülmüştü. Bazı evler… yoktu. Sadece sessiz bir tümsek kalmıştı. Bu sessizlik, temsil ettiği şey için fazla sakindi.

Gabriel kimseyi acele ettirmedi. Yas da bir barınak ister.

İçeri dönüp ateşi harladı. Su koydu. Çay, o günlerde evrensel bir çözümdü: ısıtır, oyalardı, bir aradalığı sahici kılardı.

İnsanlar girip çıkmaya başladı. Parça parça haberler geldi. Bir yerde yaşlı bir çift bulunmuştu. Bir yerde bir çocuk, komşunun evinde kalmıştı. Bir yerde hayvanlar ahırdan çıkarılmıştı. Kayıplar vardı. Ama “hayatta olmak” her şeyi başka bir renge boyuyordu.

Álvarez tekrar yaklaştı, bu kez sesi daha kısık:

“Bunu söyleyeceğim aklıma gelmezdi,” dedi. “Teşekkür ederim.”

Gabriel başını salladı. Dramaya izin vermedi.

“Dağ işini yaptı,” dedi. “Biz sadece dinledik.”

Bu cümle köyde dolaşmaya başladı. Bazıları onu bir dua gibi tekrarladı, bazıları bir ders gibi.

Mağara, acil durum sığınağı olmaktan çıkıp “buluşma noktası”na dönüştü. İnsanlar zarar tespiti yaptıktan sonra geri geliyor, yemek paylaşıyor, sessizce oturuyordu. Kimsenin tam olarak “gitmeye” gücü yoktu; çünkü yeni gerçekliğe alışmak zaman isterdi.

Bir gün biri eski bir keman getirdi. Kimse doğru düzgün çalamadı. Ses eğri büğrü çıktı; ama insan sesi gibiydi. Roco bir kez uludu, sonra bir bakışla susturuldu ve sırt üstü yatıp “ben bu sanata hazır değilim” tavrıyla teslim oldu. Gabriel kendini gülerken yakaladı. Uzun zamandır ilk defa gülmesi, kendi kendine değil; gerçekten olmuştu.

Sorular da değişti.

“Rüzgâr neden burada daha az vuruyor?” “Şu evler niye daha çok dayandı?” “Buraları taşla güçlendirmek mi lazım?”

İnsanlar artık “alışkanlığı” değil “anlamayı” soruyordu.

Ve bu, fırtınanın en büyük hediyesiydi.

Bölüm 5 — Yeniden Kurmak: Çekiçten Önce Bakış

Bahar temkinli geldi; sanki kışın yaptıklarından sonra hâlâ özür dilemesi gerekiyormuş gibi. Kar bir gecede erimedi. Parça parça çekildi; yamalı bir battaniye gibi. Toprak ortaya çıktığında sanki yeniden nefes almaya şaşırmıştı.

Küçük dereler oluştu; eskiden olmayan yerlerden su yürüdü. Roco bu yeni akarsulara büyük bir şüpheyle baktı: yanaşıyor, kokluyor, geri kaçıyor. Su, ona göre planlanabilir bir şey değildi.

Köy yeniden kurmaya başladı—ama bu kez “aynısını” yaparak değil.

Eskiden kolay olan yerlere ev kurmuşlardı. Şimdi rüzgârın yönüne baktılar. Yamacın gölgesine baktılar. Karın nerede biriktiğine, nerede eridiğine baktılar. Bazı evler taşla güçlendirildi. Bazıları daha güvenli bir zemine taşındı. Kimi çatı eğimi değiştirildi; kar tutmasın diye. Kimileri ilk kez “kuzeye bakan duvar”ın ne demek olduğunu anladı.

Ve her hava değişiminde gözler dağa dönüyordu. Eskiden bu bakış alaycıydı. Şimdi saygılıydı.

Mağaranın girişine bir gün küçük bir tahta tabela çakıldı. Harfleri yamuktu. Bir çocuk mu yazmıştı, bir yetişkin mi? Kimse bilmedi.

“Taş hafıza tutar. Saygıyla gir.”

Gabriel görmemiş gibi yaptı. Ama o gece çiviyi düzletti; tabela daha az eğri dursun diye.

Álvarez ve diğerleri sık sık gelmeye başladı. Artık “öğüt vermek” için değil, “sormak” için.

“Sen bunu nasıl anladın?” “Bu mağara… nasıl böyle sıcak kaldı?” “Kapıyı niye böyle yaptın?”

Gabriel uzun cevaplar vermedi. Onun öğretme biçimi, “az”dı. Fazla konuşmadan, ama asıl yeri göstererek.

“Dinleyerek,” derdi. “Rüzgârı dinle. Taşı dinle. Kendini dinle.”

Roco ise köyün ortak maskotu olmuştu. Girişe yakın, stratejik yerlere yatmayı sürdürdü. Bazen çocuklar onu çekiştirir, kulaklarını kurcalar; Roco sabrederdi. Sol kulağındaki yara izi, sanki eski bir savaş nişanı gibi dururdu.

Yıllar geçti. Gabriel yaşlandı ama acele etmedi. Dizindeki ağrı hava değişimlerinde sızladı, ama artık onu kızdırmıyordu. Ellerindeki izler savaşın değil emeğin izleriydi. Bu, insanın kaderinde küçük bir zafer sayılırdı.

Mağara vadinin kalbi oldu. Orada doğum kutlandı, cenaze sonrası çorba kaynadı, düğün öncesi kararlar konuşuldu. Yolcular bile bilinçli olarak uğramaya başladı: “Şu mağaradaki evde bir adam varmış,” diye. Hikâyeler her anlatıldığında biraz büyüdü. Gabriel abartıları düzeltti.

“Ben kahraman değilim,” derdi. “Mağara dünyayı kurtarmadı. Bize sadece zaman verdi.”

Ama insanlar biliyordu: Zaman verilince insan değişebilirdi. O değişim, başlı başına kurtuluş sayılırdı.

Bir defter çıktı ortaya. Ziyaretçi defteri. Kim getirdi, belli değildi. Sayfaları isimlerle, çizimlerle, teşekkürlerle doldu. Gabriel geceleri sessizce okurdu. Roco ayağının dibinde uyur, başını Gabriel’in botuna dayardı.

“Burada hayatta kaldık.” “Burada korkumuz sustu.” “Burada yeniden başladık.”

Bazı cümleler insanın içine taş gibi oturur; ama bu kez taş, ağırlık değil dayanak olurdu.

Bölüm 6 — Son Nöbet

Fırtınadan çok yıllar sonra, bir kış gecesi gökyüzü sakindi. Kar yağıyordu ama süs gibi; tehdit gibi değil. Dışarıdaki beyazlık içeriye ışık yansıtıyor, mağaranın taş duvarları maviye çalıyordu.

Gabriel ateşin yanında oturuyordu. Elinde sıcak bir kupa. Roco yanına kıvrılmıştı; bacakları rüyasında koşar gibi seğiriyordu. Belki hâlâ bir şeylerin peşindeydi: eski açlığının, eski yalnızlığının, eski korkularının.

Gabriel elini taş duvara koydu.

“Oldu,” diye fısıldadı. “İşe yaradı.”

Dağ cevap vermedi. Hiç vermezdi zaten. Ama ateş düzenli yanıyordu. İçerisi sıcaktı. Roco iç çekti.

Bu, yeterdi.

Gabriel’in mağaradan son çıkışı sessiz oldu. Hayatına geldiği gibi gitti: gösterişsiz. Köy onu “kahraman” diye anmadı; daha doğru bir kelime kullandı.

“Dinleyen adam.”

Çünkü herkesin konuştuğu yerde dinlemek bir cesaretti. Herkesin kolay yolu seçtiği yerde, taşın içine ev yapmak bir inat değil; bir tür bilgeliğe dönüşmüştü.

Gabriel gittikten sonra mağara kaldı. Hep oradaydı. Taş hafıza tutuyordu. Ve kapının yanındaki tabela, yıllar geçtikçe daha da anlamlı hale geldi:

Taş hafıza tutar. Saygıyla gir.

Fırtınalar geri döndü elbette. Çünkü fırtınalar hep döner. Ama köy bu kez gülmedi. Kimse “delik” demedi.

İnsanlar yalnızca kapıya geldi.

Tıklattı.

Ve içeri girerken taşın dilini artık biraz biliyorlardı:
Hayatta kalmak, her zaman direnmek demek değildir. Bazen doğru yerde kalmayı öğrenmektir.

Dağın hafızası bunu unutmuyordu. İnsanlar da, sonunda, unutmamayı öğrenmişti.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News