1987’de sınırda nöbet tutarken kayboldu — 35 yıl sonra üniforması çöpte bulundu…
.
.
35 YIL SONRA BULUNAN ÜNİFORMA
1987 yılının Ocak ayı, Türkiye’nin güneydoğusunda her zamankinden daha sertti. Soğuk, yalnızca havayı değil, insanın içine kadar işleyen bir ağırlık taşıyordu. Şırnak sınır hattındaki küçük karakolda görev yapan yirmi üç yaşındaki Uzman Çavuş Mehmet Kaya, o gece nöbet çizelgesine bakarken annesinin yüzünü düşündü. Sivas’ın Kangal ilçesinde, sobanın başında oturup onun yolunu gözleyen annesini.
Mehmet, ailesinin tek erkek evladıydı. Askerliğini bitirdikten sonra köyüne dönecek, babasıyla birlikte tarlada çalışacak, belki küçük bir ev kuracaktı. Annesine yazdığı son mektupta, “Görevim bitsin, eve döneceğim anne. Bir daha da senden ayrılmayacağım,” demişti.
O gece karakolda Mehmet’le birlikte Oğuz ve Hasan da nöbetteydi. Saat yirmi üç sularında Mehmet arkadaşlarıyla konuştu, sonra montunu giyip dışarı yöneldi.

“Biraz hava almaya çıkıyorum,” dedi.
Kimse bu cümleyi son kez duyduklarını bilmiyordu.
Sabah olduğunda Mehmet karakolda yoktu. Önce geç kaldığı sanıldı, sonra sessizlik paniğe dönüştü. Komutan derhal arama emri verdi. Yüzlerce asker, jandarma ve köylü günlerce dağları, vadileri, sınır hattını taradı. Ne bir iz, ne bir kan lekesi, ne de bir eşya bulunabildi.
İlk şüphe PKK tarafından kaçırıldığı yönündeydi. O yıllarda bu ihtimal kimseye yabancı değildi. Günler haftalara, haftalar aylara döndü. Mehmet’in ailesi her gün bir haber bekledi. Annesi Hatice Hanım, “Oğlum yaralıdır belki, bir yerde saklanıyordur,” diyerek umudunu diri tutuyordu. Babası Ahmet Kaya ise köy köy dolaşıyor, oğlunu soruyordu.
Altı ay sonra yayımlanan bir örgüt bildirisi, aileyi yıktı. Bildiride Mehmet’in adı geçmiyordu ama “ele geçirilen askerlerin cezalandırıldığı” yazıyordu. Devlet, Mehmet’i şehit ilan etti. Köyde sembolik bir tören yapıldı. Tabut yoktu ama ağıtlar vardı.
Yıllar geçti. Ahmet Kaya oğlunu bulamadan öldü. Hatice Hanım ise beklemeyi hiç bırakmadı. Her bayram yemek yaptı, Mehmet’in odasını temiz tuttu. Köylüler onun için “aklını yitirdi” diyordu ama Hatice Hanım kalbinin bildiğine inanıyordu.
Mehmet’in nişanlısı Ayşe iki yıl sonra evlendi. “Gelseydi gelirdi,” demişti. Bu söz Hatice Hanım’ın içine bir bıçak gibi saplandı.
Aradan otuz beş yıl geçti.
2021 yılında Şırnak’ta eski bir çöp alanı temizlenirken, temizlik işçisi Ramazan Bey’in dikkatini yeşil renkli, yıpranmış bir kumaş parçası çekti. Eğilip aldığında bunun eski bir asker üniforması olduğunu fark etti. Üniformanın yakasında solmuş bir isim etiketi vardı:
Uzman Çavuş Mehmet Kaya
Ramazan Bey’in elleri titredi. Bu isim ona tanıdık geliyordu ama nereden hatırladığını çıkaramıyordu. Üniformanın yanında bir kemer, birkaç düğme ve yırtık bir bere vardı. Sanki biri bu eşyaları bilinçli olarak buraya bırakmıştı.
Eve gittiğinde durumu eşine anlattı. Eşi hiç tereddüt etmedi:
“Polise götür.”
Ertesi gün üniforma emniyete teslim edildi. İsim etiketi kayıtlarla eşleştiğinde dosya yeniden açıldı. DNA testleri, üniformanın gerçekten Mehmet Kaya’ya ait olduğunu doğruladı.
Bu haber İstanbul’da yaşayan ailesine ulaştığında, Mehmet’in oğlu Ahmet dünyası başına yıkılmış gibi hissetti. Yeğeni Emre ise ilk kez somut bir iz bulunmasına sevinmişti. “Sonunda,” dedi, “sonunda bir cevap alacağız.”
Soruşturma derinleştikçe çöp alanının 1987’de boş bir arazi olduğu ortaya çıktı. Eski raporlar yeniden incelendi. Mehmet’in kaybolduğu gece, bu arazide “şüpheli hareketlilik” kaydedildiği ama o dönem önemsenmediği anlaşıldı.
Emekli askerlerle konuşuldu. O gece elektriklerin kesildiği, Mehmet’in muhtemelen arızayı kontrol etmek için dışarı çıktığı öğrenildi. Bu detay her şeyi değiştirdi.
Kazılar sırasında toprakta eski yanık izleri bulundu. Ardından kemik parçaları çıkarıldı. Adli Tıp raporu herkesi sarstı: Kemikler insana aitti ve yaklaşık otuz beş yıllıktı.
DNA eşleşmesi yapıldığında artık gerçek kaçınılmazdı.
Mehmet Kaya, o arazide öldürülmüştü.
Soruşturma kaçakçı gruplarına uzandı. 1987’de bölgede aktif olan Kara Ahmet çetesi yeniden gündeme geldi. Çetenin hayatta olan üyeleri sorgulandı. En kritik ifade, cezaevinde yatan Mustafa Yıldız’dan geldi.
Mustafa, yıllar sonra gerçeği itiraf etti.
O gece kaçakçılar ateş yakmıştı. Mehmet elektrik direğini kontrol ederken onları görmüştü. Babası Kara Ahmet, “Bizi ihbar eder,” demişti. Korku ve panik içinde Mehmet vurulmuş, cesedi ateşe atılmıştı. Üniforması ise yıllar sonra bulunacağı yere gömülmüştü.
Otuz beş yıl boyunca saklanan gerçek, sonunda gün yüzüne çıkmıştı.
Mehmet için askeri törenle bir cenaze düzenlendi. Kemikleri küçük bir tabutta toprağa verildi. Annesi orada değildi artık ama köyden, şehirlerden yüzlerce insan oradaydı.
Emre mezarın başında sessizce fısıldadı:
“Artık kayıp değilsin amca.”
Mehmet Kaya’nın hikâyesi, yalnızca bir askerin değil, bekleyen bir annenin, susan bir köyün ve geç gelen adaletin hikâyesi olarak hafızalara kazındı.
Ve herkes şunu bir kez daha anladı:
Gerçek, ne kadar gömülürse gömülsün, bir gün mutlaka ortaya çıkar.