Gözlerinde Korkuyla Gelen Evlilik Gelini’ne Kovboy Dedi Ki: “Tatlım, Isırmam—Tabii Ki…”

Gözlerinde Korkuyla Gelen Evlilik Gelini’ne Kovboy Dedi Ki: “Tatlım, Isırmam—Tabii Ki…”

Texas Panhandle, 1884 yazı. Güneş toprağı kavuruyor, yolları toz nehirlerine çeviriyordu. Rüzgâr bile sıcaktı; Amanda Belgrant’ın yanaklarına zımpara kâğıdı gibi sürtüyordu. Posta arabasından titreyen bacaklarla indi. Yıpranmış tahta valizine, hayatının tek sağlam direğiymiş gibi tutunuyordu. İçinde üç elbise, annesinin siyah-beyaz fotoğrafı ve incil gibi taşıdığı küçük deri kaplı bir günlük… Krem rengi elbisesi yoldaki günlerin izlerini taşıyordu: kırışıklar, ter lekeleri, sessiz bir yorgunluk.

Kasabanın kenarında, geniş omuzlu, şapkası gözlerinin üzerine inmiş, botlarına toz yapışmış bir adam yürüyerek geldi. Yüzü güneşten yanmış, kül rengi kısa sakalı vardı; sol şakağının yanında soluk bir yara izi. Amanda’nın kalbi hızlandı. Bu o olmalıydı: Wade Langston. Ama mektuplarla yolladığı küçük fotoğraftaki adama hiç benzemiyordu; üstelik kasaba fısıltılarındaki gibi tehlikeli görünüyordu. Amanda geri adım attı. Wade durdu; bakışlarında acımasızlık değil, tuhaf bir sabır vardı. Dudakları hafifçe kıvrıldı: “Tatlım, sen istemedikçe ısırmam.” Söz, Amanda’ya bir tokat gibi çarptı. Yüzü kızardı, omuzları gerildi. Wade yarım adım geri çekildi, iki elini yumuşak bir güvence gibi kaldırdı. “Üzgünüm,” dedi. “Kötü şakaydı. Ben Wade. Siz de Amanda olmalısınız.” Valizini cam taşır gibi dikkatle aldı. “Çiftlik yarım mil. Lüks değil ama güvenli.”

Ev, Amanda’nın hayal ettiğinden küçük ama dürüsttü. Çam sabunu, demir ve kuru toprak kokusu. Perde, süs yok; sağlam bir soba, işlev için yapılmış mobilyalar. Wade, koridorun sonundaki küçük odayı gösterdi: “Bu senin. Kilit içeride. Bir şeye ihtiyacın olursa seslen.” Gözleri çenesinin altına hiç inmedi. O gece Amanda elbisesiyle kıvrılıp oturdu, uyuyamadı. Kapı kolunu seyretti; annesinin uyarıları zihninde yankılandı. Gece yarısını biraz geçe, kapı aralandı. Amanda mürekkep şişesini silah gibi kaldırdı. Wade kollarında yün bir battaniye, bir fincan ve küçük su kabıyla göründü. “Unuttum,” dedi. “Geceleri çok soğuk oluyor.” İçeri bırakıp gitti. Amanda’nın kolu yavaşça indi, boğazı düğümlendi. Günlüğüne bir satır yazdı: “Bana dokunmadı. Sadece üşümemi istemedi.”

Ertesi sabah kapıda taze kahve ve sıcak mısır ekmeği buldu. Wade tarlada tırpan sallarken yalnızca “Kahve içmek istersen sıcak,” dedi. Öğleden sonra, kulübenin arkasında topraktan çıkan beyaz kasımpatılar dikkatini çekti. Annesinin en sevdiği çiçekler. Wade, “Annem derdi ki, seni bir zamanlar mutlu eden şeyi ekersen, belki o da geri döner,” diye mırıldandı. Gün batımında eğri kavak ağacına birlikte baktılar. Wade, “Rüzgâr dallarını kırar,” dedi. “Ama kökler sağlamsa yeniden büyürsün.” Amanda’nın dudakları ilk kez hafifçe kıvrıldı.

Dördüncü sabah Wade, sağ omzunda taze bir yarayla döndü. Amanda tereddütsüz su, bez ve antiseptik getirdi. “Gömleğini çıkar,” dedi. Yaranın altından eski bir iz belirdi: Tennessee, Franklin dışındaki bir sahneden kalma. Wade, Birlik keşif eriyken Konfederasyon devriyesi tarafından kırbaçlandığını, kiliseye kapatılmış kaçakları yakmasını istediklerinde “hayır” dediğini anlattı. Amanda dikkatle omzunu sardı, manşetin yırtık dikişini onarmayı teklif etti. O gece şömine yanında gömleği sessizce dikti; yalnız kumaşı değil, aralarındaki adını konmamış güveni de onardı.

Kovboyun, titreyen elleriyle bir gömleği dikmeye çalıştığını gördü ve iğneyi ondan aldı. - YouTube

Amanda kasabaya tek başına gitmeye başladı. Bir gün, geçmişinden biri fısıldadı: “Batıya kaçabilirsin ama küller elbisenin üzerinde kalır.” Amanda titreyerek eve koştu. Wade bir söz söylemeden kapısının önüne sıcak güveç, ekmek ve temiz bir bez bıraktı; veranda sandalyesinde tüfeği dizlerinde, gece boyu orada kaldı. Amanda sabah tepsiyi göğsüne bastırdı; açlıktan değil, yalnız bırakılmadığı için.

Bir akşam, Wade’i dul Edith Miller’ın bakımsız çitini karanlıkta fenerle onarırken gördü: kimse istememişti, o yine de oradaydı. “Onun başka kimsesi yok,” demişti pazar yerinde. “Benimse ne yapacağımı bilmediğim kadar çok zamanım var.” Amanda o akşam masada ona uzun uzun baktı ve ilk kez gözlerini kaçırmadı.

Mevsim döndü, geceler erken ve karanlık geldi. Amanda veranda basamaklarında günlüğüne yazarken bir gece kitabı şömine yanındaki sandalyede unuttu. Wade, kapağı kapatmak için eline aldığında şu cümleyle karşılaştı: “Buraya unutmak için geldim. Aşık olmak için değil. Onunla evlendim çünkü geride bırakmam gerekiyordu — ona ihtiyacım olduğu için değil.” Wade sessizleşti; o gece Amanda’nın “İyi geceler” fısıltısına karşılık vermedi. Sabah, Amanda altına şunu ekledi: “Ama şimdi onu görüyorum; benim yetişmemi beklemeyi bırakabileceğini düşünmek canımı yakıyor.”

Rüzgâr bir gün ansızın yön değiştirdi. Ahırların arkasındaki kuru çalılar alev aldı, duman göğü kesti. Wade atları dere yatağına sürerken kolunu yaktı. Amanda, evin içinden duman basarken şömine rafındaki küçük deri kaplı kitabı—Wade’in geceleri dua gibi kucağında taşıdığı, hiç açmadığı günlüğü—almak için içeri daldı. Verandaya tökezleyip Wade’in kollarına yığıldı. “Yanmasına izin veremezdim,” dedi. Wade’in yüzündeki sert ifade kırıldı. “O sensin,” dedi Amanda, “ve hiç söylemediğin tüm sözler.” Gözyaşları isin içinden süzüldü. “Kaçmak için geldim,” dedi. “Ama kaldım, çünkü kendimi güvende hissettiğim tek yer sensin.” O gece ayrı yatmadılar; tek bir battaniyeye sarılıp aralarında o deri günlükle oturdular.

Bahar geç geldi ama yumuşak geldi. Toprak iyileşti, söğüt yeniden doğruldu. Wade, tıraşlı ve gergin, iki elinde bir şeyle kapıda göründü. Amanda’yı söğüdün altına götürdü, diz çöktü ve nehir damarlı koyu ahşaptan oyulmuş bir yüzük çıkardı. “Yanıp kalmayan kısmından oydum,” dedi. “Eğer o yeniden büyüyebiliyorsa, belki biz de büyüyebiliriz.” Amanda “Evet,” diye fısıldadı. Yüzüğü parmağına taktı. Müzik yoktu; söğüt yapraklarının fısıltısıyla, çimlerde çıplak ayakla dans ettiler. İki kalp, bütün o yangın ve korkudan sonra nihayet aynı ritmi buldu.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News