Mossad’ın En Gizli Operasyonu İstanbul’da Çöktü – Sivil Bordo Bereliler Devrede!
.
.
İstanbul’da Sessiz Şafak: 8 Dakikalık Refleks Operasyonu
Bölüm 1: Ankara’da Soğuk Bir Gece
Ankara’nın kalbinde, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın ana karargahında o gece ışıklar hiç sönmedi. Saat sabahın 06:00’sıydı ama Müsteşar Ahmet Yılmaz için gün çoktan ortalanmıştı. Önündeki kırmızı dosyada Türkiye’nin gelecek on yılına dair en kritik savunma protokolleri, hava savunma sistemlerinin koordinatları ve gizli üslerin yerleşim planları duruyordu. Daha doğrusu, o dosyaların dijital kopyaları artık yabancı ellerdeydi.
“Efendim,” dedi operasyon merkezindeki genç bir analiz uzmanı, “Ajanların İstanbul Havalimanı’nda olduğu kesinleşti. Ancak sorun şu ki; kim olduklarını bilmiyoruz.”
Ahmet Yılmaz camdan dışarı, Ankara’nın puslu sabahına baktı. Üç profesyonel, Mossad eğitimi almış saha ajanı, ülkenin kalbini çalmış ve şimdi kaçmak üzereydi. Teknoloji çaresizdi. Yüz tanıma sistemleri, yapay zeka algoritmaları ve binlerce kamera, usta işi makyajlar ve protezlerle gizlenmiş bu üç gölgeyi seçemiyordu.
“Bize teknoloji değil, insan lazım,” diye mırıldandı Ahmet Yılmaz. Tam o sırada odanın kapısı açıldı. İçeri giren Yarbay Murat Kaya idi. Özel Kuvvetler’in en parlak zihinlerinden biri olan Murat, masaya yaklaştı ve o meşhur teklifini yaptı: “Bize 8 dakika verin. İki sivil Bordo Bereli ile bu işi bitirelim.”
Salondakiler şaşkındı. 50.000 yolcunun içinde üç kişiyi 8 dakikada bulmak imkansızdı. Murat Kaya ise gülümsedi: “Makineler yüzlere bakar, biz ise ruhun dışa vurumu olan reflekslere bakarız.”

Bölüm 2: İstanbul Havalimanı’nda İki Gölge
Saatler 14:00’ü gösterdiğinde İstanbul Havalimanı her zamanki kaosuyla uğulduyordu. Binlerce insan farklı dillerde konuşuyor, bavul tekerleklerinin sesi mermer zeminde yankılanıyordu. Kalabalığın arasından iki kişi belirdi: Kerem ve Ayşe.
Üzerlerinde ne bir üniforma ne de dikkat çekici bir aksesuar vardı. Kerem, sırt çantalı bir sırt çantalı gezgin gibi dururken; Ayşe, elinde kahvesiyle uçağını bekleyen bir iş kadınına benziyordu. Ama onlar Bordo Bereliydi. Onların zihni, havalimanını bir terminal olarak değil, bir av sahası olarak görüyordu.
Murat Kaya’nın onlara verdiği talimat netti: “Eğitimlerini kullanın. Onlar ne kadar saklanırsa saklansın, vücutları yalan söyleyemez.”
Ayşe, D terminaline doğru yöneldi. Gözleri insanların yüzlerine değil, omuzlarına ve yürüyüş ritimlerine odaklanmıştı. Sıradan bir yolcu, uçağa yetişme telaşıyla düzensiz adımlar atar, sık sık telefonuna bakar veya etrafına anlamsızca göz gezdirirdi. Ancak bir ajan, çevresini “tarardı”. Bu, saniyede bir yapılan ve göz bebeklerinin milimetrik hareketleriyle gerçekleşen profesyonel bir refleksti.
Bölüm 3: Reflekslerin Savaşı
Kerem, havalimanının en yoğun kafeteryalarından birine girdi. 70’e yakın insan vardı. Masaların arasında boş yer arıyormuş gibi dolanırken, aslında bir “davranış haritası” çıkarıyordu. Beşinci dakikaya girerken, köşedeki üç kişilik bir grup Kerem’in radarına takıldı.
İki erkek, bir kadın. Önlerinde kahveleri vardı. İlk bakışta her şey normaldi. Ancak Kerem’in dikkatini çeken şey, kahve fincanlarını tutuş biçimleriydi. Üçü de fincanı sapından değil, gövdesinin altından kavrayarak içiyordu. Bu, zorlu arazi şartlarında veya operasyon sahalarında sıcak içeceği dökmemek ve fincanı bir silah gibi hızlıca bırakabilmek için verilen askeri bir alışkanlıktı.
Kerem, telsiz özelliğine sahip gizli kulaklığına dokundu: “Ayşe, Kafeterya 2. Hedefler masada. Üç kişi. Refleks analizi pozitif.”
Ayşe hızlı adımlarla bölgeye geldi. Uzaktan grubu süzdü. Kadın ajanın ayakkabıları çok pahalı bir İtalyan markasıydı ama üzerindeki hırka pazardan alınmış gibi sıradandı. Profesyoneller bazen en basit detayda hata yapardı; statülerini tamamen gizleyemezlerdi.
“Kesinleştirelim,” dedi Ayşe fısıldayarak.
Bölüm 4: Sekizinci Dakika
Kerem, kafeteryanın yakınındaki bir güvenlik görevlisine işaret verdi. Bu önceden planlanmış bir “şok testi” idi. Güvenlik görevlisi aniden içeri girip yüksek sesle bağırdı: “Güvenlik kontrolü! Herkes kimliklerini masaya koysun!”
Sıradan insanlar şaşırdı, şikayet etti ya da panikledi. Ama köşedeki üçlü… Onların tepkisi farklıydı. Erkeklerden biri, saniyenin onda biri kadar bir sürede elini beline attı. Orada silahı yoktu ama yılların getirdiği o “silah çekme” refleksi beyninden eline bir emir göndermişti. Kadın ise masadaki çantasına korumacı bir refleksle sarıldı; içinde kritik belgelerin olduğu o çantaya.
Kerem saate baktı. Tam 7 dakika 50 saniye olmuştu.
“Operasyon başlasın,” dedi Kerem.
Saniyeler içinde, sivil kıyafetli diğer güvenlik timleri masanın etrafını sardı. Ajanlar ne olduğunu anlayamadan kelepçelenmişlerdi. Kadının çantasının gizli bölmesinden çıkan plastik zarf, Türkiye’nin çalınan geleceğiydi.
Bölüm 5: Görünmez Kahramanlar
Operasyon bittiğinde havalimanındaki binlerce yolcu, sadece üç “şüpheli şahsın” götürüldüğünü gördü. Kimse o çantadaki belgelerin önemini, o iki sivilin kim olduğunu veya 8 dakikada nelerin değiştiğini anlamadı.
Yarbay Murat Kaya, Ankara’daki ekranlardan operasyonun başarıyla tamamlandığını izledi. Emniyet Müdürü yanına gelip teşekkür etmek istediğinde, Murat çoktan ayağa kalkmıştı.
“Teşekküre gerek yok Müdür Bey,” dedi Murat Kaya. “Makineler yanılabilir, ama bir Bordo Berelinin sezgileri asla. Biz sadece görevimizi yaptık.”
Kerem ve Ayşe, kalabalığın arasına tekrar karıştılar. Birer gölge gibi geldikleri havalimanından, birer hayalet gibi ayrıldılar. Ne bir madalya töreni vardı onları bekleyen, ne de bir alkış tufanı. Onlar için en büyük ödül, vatanın sırlarının ait olduğu yerde kalmasıydı.
Sonuç: O sabah İstanbul Havalimanı’nda yaşananlar, sadece bir casus yakalama operasyonu değil; insan zekasının, disiplininin ve dikkatini en üst seviyeye çıkarmış bir askerin, dünyanın en gelişmiş teknolojilerini nasıl geride bırakabileceğinin kanıtıydı. Teknoloji bir araçtı, ama zaferi kazanan her zaman ruhtu.