Hemşire, SAT komandosundan 40 kurşun çıkardıktan sonra kovuldu, 24 saat sonra hayatı değişti.

Prometeus’un Gölgesinde
İstanbul’un kalbinde yükselen Prometeus Özel Hastanesi, cam ve çelikten örülmüş, gökyüzüne meydan okuyan devasa bir anıttı. Binanın keskin hatları, geometrik kusursuzluğu ve güneş ışığını kıran devasa panelleri, insan zihninin doğaya ve kaosa karşı kazandığı zaferin somut bir kanıtı gibi duruyordu. Burası hastalığın ve ölümün mistik bir kader olarak kabul edildiği bir tapınak değil, biyolojik hataların mühendislik disipliniyle düzeltildiği bir fabrikaydı.
Ancak bu muazzam yapının yönetildiği idari katta işler, binanın dış cephesi kadar berrak değildi. Orada yetenek değil, ilişkiler; gerçekler değil, istatistikler hüküm sürüyordu.
Saat 14.30’da hastanenin çatısındaki helikopter pistinde hava aniden ağırlaştı. Uzaktan gelen ritmik ve metalik dövünme sesi, binanın steril sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Bu ses yaklaşan bir fırtınanın habercisi değil, insan yapımı bir gücün, bir S70 Black Hawk helikopterinin sesiydi. Pervanelerin yarattığı rüzgar pistteki güvenlik görevlilerinin şapkalarını uçururken, acil servis girişindeki otomatik kapılar yaklaşan kaosun etkisiyle anlamsızca açılıp kapanmaya başladı.
Hemşire İpek, acil servis triyaj alanındaki bankosunun arkasında duruyordu. 30 yaşındaydı. Üzerindeki lacivert üniforma vücuduna tam oturuyor, tek bir kırışıklık bile barındırmıyordu. Saçları sıkıca toplanmış, yüzü ise gereksiz mimiklerden arındırılmış, pürüzsüz bir maskeyi andırıyordu. Gözleri yaklaşan gürültüye rağmen ne korkuyla büyümüş ne de heyecanla kısılmıştı. O sadece verileri işliyordu.
Sesin desibeli, motorun tonu ve yaklaşma hızı ona tek bir gerçeği fısıldıyordu: Gelen kargo zamana karşı yarışan bir biyolojik makineydi.
Helikopter piste sertçe indiğinde tekerleklerin betona sürtünme sesi aşağı kattaki başhekim Doktor Kudret’in odasında bile duyuldu. Kudret maun masasından fırladı. O, tıbbı bir bilim olarak değil, bir sosyal statü aracı olarak görenlerdendi. Yeteneksizliğini kalın çerçeveli gözlüklerinin ve başhekim unvanının arkasına saklayan, sorumluluk almaktan ölümcül bir virüsten korkar gibi korkan o silik ikinci el insanlardandı.
“Neler oluyor?” diye bağırdı telsizine. “Bana haber verilmeden buraya kim inebilir? Protokol nerede?”
Asansör kapıları acil serviste açıldığında sedyenin üzerinde yatan adam İpek’in görüş alanına girdi. Yüzbaşı Demir, bir SAT komandosu. Vücudu, antik Yunan heykel tıraşlarının mermerden yonttuğu o ideal oranlara sahipti. Geniş omuzlar, çelik halat gibi gerilmiş ve kusursuz bir anatomi. Ancak bu heykel şimdi parçalanmıştı. Üzerindeki taktik yelek paramparça olmuş, vücudunun sayısız noktasından sızan kan, sedyenin beyaz çarşafını kızıla boyamıştı.
Demir acıdan bağırmıyordu. Bilinci yarı kapalıydı ama yüzündeki ifade acıya teslim olmuş bir kurbanın ifadesi değil, işlevini yitirmekte olan bir motorun duruşu kadar vakur ve sessizdi.
Sedyeyi taşıyan paramedikler kanter içindeydi. “Çok kan kaybediyor!” diye bağırdı biri. “Çoklu mermi girişi. Batın, toraks, ekstremiteler. Sayamıyoruz. Nabız ipliksi, tansiyon 6’ya 4.”
İpek sedyenin yanına gitti. Elleri titremiyordu. Bir cerrahın neşteri tuttuğu o kendinden emin tavırla Demir’in boynundaki şah damarını kontrol etti. Kanın sıcaklığı eline bulaştı ama İpek bunu korkunç olarak değil, viskozitesi yüksek bir sıvı kaybı olarak algıladı. Sorun duygusal değil, hidrolikti. Sistemde kaçak vardı ve basınç düşüyordu.
Tam o sırada Başhekim Kudret nefes nefese acil servis kapısından içeri daldı. Arkasında hastane avukatı ve idari müdür vardı. Kudret sedyedeki kan gölünü görünce yüzünü buruşturdu. Bu adamda gördüğü şey bir insan hayatı değil, potansiyel bir dava dosyası ve düşecek olan hastane başarı puanıydı.
“Durun!” diye emretti Kudret elini kaldırarak. Sesi ince ve tizdi. “Bu hasta kim? Kaydı var mı? Askeri personel bu. Burası özel bir kurum. GATA’ya gitmesi gerekirdi. Onu içeri alamayız.”
Paramedik şaşkınlıkla duraksadı. “Efendim adam ölüyor. Oraya yetişemez. En yakın donanımlı travma merkezi burası.”
Kudret kravatını gevşetti. Gözleri fıldır fıldır dönüyordu. “Prosedür açık. Askeri yaralılar askeri protokole tabidir. Eğer bu adam masada kalırsa soruşturma geçiririz. İstatistiklerimiz altüst olur. Kurumu riske atamam. Helikopteri geri kaldırın.”
Acil servis bir anlığına buz kesti. Herkes, doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar, otoritenin bu acımasız emrine itaat etmek ile vicdanları arasında sıkışıp kalmıştı. Çoğunluk her zamanki gibi sorumluluk almamak için sessizce geri çekildi. Vasatlık kalabalıkta saklanmayı severdi.
Ancak İpek geri çekilmedi. Sedyenin başındaydı. Bir elinde kan torbası, diğer elinde Demir’in bileği vardı. Başını kaldırdı ve Kudret’in gözlerinin içine baktı. İpek’in bakışlarında öfke yoktu. Sadece bir yetişkinin saçmalayan bir çocuğa duyduğu o soğuk küçümseme vardı.
“Fizik kanunları sizin istatistiklerinizle ilgilenmiyor, doktor Kudret.” dedi İpek. Sesi sakin, net ve metalik bir tınıdaydı. “Bu adamın dolaşım sistemindeki basınç yerçekimine yenik düşmek üzere. Beynine oksijen gitmiyor. Eğer 3 dakika içinde o batın açılmazsa elinizdeki tek istatistik bir kadavra olacak.”
Kudret bir hemşirenin hem de herkesin önünde ona cevap vermesi karşısında morardı. “Sen kim olduğunu sanıyorsun hemşire? Ben bu hastanenin başhekimiyim. Emir veriyorum. O sedye dışarı çıkacak.”
İpek Kudret’in emrini duymamış gibi davrandı. Çünkü rasyonel bir zihin için irrasyonel bir emir yok hükmündeydi. O yetkinliğin hiyerarşisine inanırdı, rütbelerin hiyerarşisine değil. Ve şu an bu adamı hayatta tutabilecek bilgiye ve iradeye sahip olan tek kişi kendisiydi.
Sedyenin frenini açtı. “Yolu açın.” dedi odadaki diğerlerine. “Bu bir rica değildi. Bu gerçeğin sesiydi.” Sedyeyi tek başına itmeye başladı. Tekerlekler gıcırdadı. Yüzbaşı Demir’in kanlı bedeni Kudret’in pahalı takım elbisesinin yanından süzülüp geçti.
Kudret “Güvenlik!” diye bağırdı. “Tutun şu kadını. Bu bir suçtur. Yetki aşımı!” İki güvenlik görevlisi tereddütle yaklaştı. Ama İpek öyle bir kararlılıkla yürüyordu ki yaydığı enerji fiziksel bir bariyer gibiydi. Güvenlik görevlileri bu irade karşısında gayri ihtiyari bir adım geri çekildiler.
Ein Rand’ın kahramanları gibi İpek de durdurulamazdı. Çünkü o haklı olmanın verdiği o sarsılmaz güce sahipti.
“Ameliyathane biri hazırlayın.” dedi İpek koridordaki şaşkın anestezi uzmanına. “Kudret Bey gelmeyecek. Bıçağı ben tutmayacağım ama ellerim bir cerrahınkinden daha temiz.” Sedyeyi kırmızı çizgiyle ayrılmış steril alana doğru sürdü. Arkasında Kudret’in bağırışları, bürokrasinin o anlamsız gürültüsü olarak kaldı. Önünde ise sessiz, soğuk ve aydınlık ameliyathane koridoru uzanıyordu.
Kapılar arkasından kapandığında dış dünyadaki toplumsal kurallar sona ermiş, içerideki yaşamın matematiği başlamıştı. Ve bu matematikte X’i bulmak için İpek denklemin tüm değişkenlerini kendi kariyeri pahasına bile olsa yeniden yazmaya hazırdı.
Ameliyathane birin ağır hava sızdırmaz kapıları İpek ve sedyenin arkasından kapandığında dışarıdaki dünyanın irrasyonel gürültüsü, Kudret’in tehditleri, yasal uyarılar, panik halindeki personelin fısıltıları bir anda kesildi. İçeride sadece vantilatörlerin ritmik uğultusu, monitörlerin dijital kalp atışları ve soğuk steril bir sessizlik vardı.
Burası duyguların değil, sadece kesinliğin hüküm sürdüğü, hataların affedilmediği bir laboratuvardı.
İpek, Yüzbaşı Demir’i ameliyat masasına transfer ederken odada bulunan genç asistan doktor ve anestezi teknisyeni donup kalmışlardı. Gözlerinde başsız kalmış bir ordunun askerlerine özgü o yönünü kaybetmişlik ifadesi vardı.
Asistan doktor titreyen sesiyle sessizliği bozdu. “Hemşire hanım, başhekim gelmiyor mu? Yani biz mi yapacağız? Bu… bu yasal değil. Yetkimiz yok.”
İpek Demir’in üzerindeki kanlı üniformayı kumaş makasıyla keserken başını kaldırmadı. Hareketleri o kadar seri ve ekonomikti ki dışarıdan bakan biri onun acele ettiğini sanabilirdi. Oysa o sadece zamanı verimli kullanıyordu.
“Yasalar insanlar yaşasın diye vardır doktor,” dedi İpek Demir’in göğüs kafesini açığa çıkarırken. “İnsanlar yasalara uysun diye ölmezler. Şu an bu odadaki en yetkili kişi anatomi bilgisini parmak uçlarında taşıyan kişidir. Eğer neşteri tutmaktan korkuyorsan kenara çekil ve ekartörü tut, ama sakın bana yapamayız deme.”
Asistan doktor İpek’in sesindeki o çelik gibi tınıyı tanıdı. Bu bir ricanın değil, tartışılmaz bir gerçeğin tonuydu.
Ein Rand dünyasında liderlik unvanla verilmez, yetkinlikle alınırdı. İpek o an odanın doğal lideriydi. Çünkü ne yapılması gerektiğini bilen tek zihin oydu.
Demir’in vücudu tamamen ortaya çıktığında İpek bir anlığına duraksadı. Bu duraksama bir şok ya da dehşet belirtisi değildi. Bu bir sanat eleştirmeninin tahrip edilmiş bir başyapıta bakarken hissettiği o rasyonel öfke ve hayranlık karışımıydı. Yüzbaşı Demir’in bedeni biyolojik bir mükemmellik örneğiydi. Her kas grubu, her tendon işlevsel bir amaca hizmet etmek üzere iradeyle şekillendirilmişti. Yağ oranı minimumdu. Sanki doğa bu bedeni yaratırken gereksiz tek bir gram madde kullanmamıştı.
Ancak şimdi bu kusursuz makine kaotik bir metal yağmuruyla delik deşik edilmişti.
“Batın içi kanama aktif,” dedi İpek monitöre bakarak. “Tansiyon 50’ye 30. Anestezi, yüklen. Doktor, aspiratör. Başlıyoruz.”
İpek eldivenlerini değiştirdi ve masanın başına geçti. Normal şartlarda bir hemşirenin asla yapmaması gereken, hiyerarşinin en büyük tabusu olan o eylemi gerçekleştirdi. Neşteri eline aldı. Eli titremedi. Vicdanı sızlamadı. Çünkü onun ahlak anlayışına göre yapabilecekken yapmamak yeteneğe ihanetti.
İlk kesiği attığında kan dışarı fışkırdı. Ama İpek bunu bir trajedi olarak görmedi. Bu sadece bir basınç tahliyesiydi. Parmakları sıcak dokunun içine daldı. Mermileri ve şarapnelleri aramaya başladı. Bu bir ameliyat değil, bir madencilik faaliyetiydi. İpek, Demir’in bedenini işgal eden o yabancı irrasyonel maddeleri, kötülüğün ve kaosun somut halleri olan o metalleri yaşamın o düzenli yapısından ayıklıyordu.
Çın! İlk metal parçası paslanmaz çelik böbrek küvetine düştü. Bunu ikincisi izledi. Çın! Üçüncüsü çın!
İpek her parçayı çıkarırken yüzünde mimik oynamıyordu. Zavallı adam diye düşünmüyordu. Ne kadar acı çekmiş diye düşünmüyordu. Sadece “Bu parça splenik artere, dalak atar damarı 2 milimetre uzaklıkta. Şanslı bir açı ama şans aptalların tesellisidir. Doku direnci sayesinde durmuş,” diye analiz ediyordu.
Demir’in karın kaslarının yoğunluğu şarapnellerin daha derine, hayati organlara ulaşmasını engelleyen bir zırh görevi görmüştü. İpek bu biyolojik mühendisliğe saygı duydu. İnsan iradesi metali durdurmuştu.
Zaman ameliyathane lambalarının altında eriyip gitti. Dakikalar saatlere döndü. Küvetin içindeki metal yığını büyüdü. 10, 20, 30…
Asistan doktor İpek’in hızına yetişmekte zorlanıyordu. “Hemşire hanım,” dedi ter içinde. “Karaciğerin arkasında bir tane daha var. Çok riskli. Vena Cavaya yapışık. Çekersek kanamayı durduramayabiliriz.”
İpek o bölgeye baktı. Damarın duvarına saplanmış pürüzlü bir şarapnel parçası. Adeta bir saatli bomba. “Bırakırsak enfeksiyon onu öldürür,” dedi İpek. “Çekersek kan kaybından ölebilir. Mantık müdahale etmeyi emreder. Çünkü eylemsizlik kesin ölümdür. Eylem ise olasılıktır.”
İpek ince uçlu bir penset aldı. Nefesini tutmadı. Aksine nefesini ritmik bir düzene soktu. Kalp atışlarını yavaşlattı. Tüm evren o pensetin ucundaki milimetrik harekete odaklanmıştı.
Kudret dışarıda istatistikleri düşünürken, İpek içeride varoluşun en temel denklemini çözüyordu. Madde ve irade.
Yavaşça, sabırla, dokuyu zedelemeden metali oynattı. Demir’in vücudu sanki İpek’in niyetini anlamış gibi kanamayı artırmadı. İki irade, biri bilinçsiz, biri bilinçli, o masada işbirliği yapıyordu.
Parça çıktı. Kanama minimaldi. İpek hemen koterle damarı mühürledi.
Asistan doktor maskesinin ardından derin bir nefes verdi. “İnanılmaz,” diye fısıldadı. “Bunu bir profesör bile yapamazdı.”
İpek cevap vermedi. Övgü beklemiyordu. İşin doğru yapılmış olması onun için tek ve yeterli ödüldü.
Çın! 40 parça. Son parça küvete düştüğünde İpek durdu. Eldivenleri kan içindeydi. Alnında biriken ter damlaları bonesinden aşağı süzülmek üzereydi.
Monitöre baktı. Kalp atışları 85, tansiyon 110/70, oksijen satürasyonu %98.
Kaos bitmiş, düzen yeniden sağlanmıştı. Demir’in bedeni o yabancı işgalcilerden temizlenmiş, kendi mükemmel formuna geri dönmüştü.
İpek Demir’in yüzüne baktı. Anestezi altındaki o sert hatlı yüz şimdi huzurluydu.
“Senin işin bitti yüzbaşı,” dedi İpek içinden. “Sen görevini yaptın, hayatta kaldın. Ben de görevimi yaptım. Seni onardım. Birbirimize borcumuz yok. Bu bir alışverişti. Değer takası.”
Dikiş işlemini asistana bıraktı. “Estetik dikiş at,” dedi İpek. “Bu vücutta iz kalmamalı. Bu adamın derisi bir savaş alanı haritası değil, pürüzsüz bir zırh gibi görünmeli.”
Eldivenlerini çıkardı ve çöpe attı. Ellerini yıkarken aynada kendine baktı. Yorgunluk vardı ama pişmanlık yoktu.
Kapıdan çıkarken biliyordu. Dışarıda onu bekleyen bir teşekkür töreni değil, bir infaz mangası vardı. Vasatlık mükemmelliği asla affetmezdi. Kudret ve yönetim kurulu kendi yetersizliklerini İpek’in başarısıyla yüzleşerek hatırlayacaklardı ve bu yüzden onu yok etmeye çalışacaklardı.
Ein Rand’ın mimar Howard Roark’ı gibi İpek de ameliyatını izinsiz yapmıştı ve şimdi toplumun o korkak yargıçları onu bekliyordu.