“Lanetli Günlük: Yazdığın Her Şey Gerçek Olur… Ama Bir Bedelle”

Kemal o günlüğü hiç almamalıydı.
Yaşlı antikacının titreyen elleri, sararmış tırnakları hâlâ gözünün önündeydi.
“Alma,” demişti adam, tek kelimeyle, keskin, uyarıcı bir tonda. Ama Kemal dinlememişti.
Üç gün sonra hayatında tanıdık hiçbir şey kalmamıştı.
O akşam İstanbul’un Balat semtinde hava pusluydu. Yağmur ince ince yağıyor, taş kaldırımlardan süzülüp eski evlerin önünde birikiyordu. Kemal, dar sokaklardan birinde, solgun vitrin camına bakarken kendi yansımasını gördü: yorgun, sakalları uzamış, gözlerinin altı mor. Bir zamanlar başarılı bir reklamcıydı, ama artık işsizdi, terk edilmişti ve sadece cebinde son yüz lirası kalmıştı.
Vitrinde duran eski bir duvar saati dikkatini çekti. Akrep ve yelkovan durmuştu. Tıpkı kendi hayatı gibi. Zaman onun için çoktan durmuştu.
Tam uzaklaşacakken, dükkanın kapısı kendi kendine aralandı.
“Bakmak ister misiniz?” dedi içeriden bir ses. Yaşlı, kırık ama hipnotize edici bir ses.
Kemal istemsizce içeri girdi. Hava ağırdı; toz, küf ve yanık kâğıt kokusu birbirine karışmıştı. Raflarda eski eşyalar, paslı anahtarlar, kristal vazolar, sararmış fotoğraflar vardı. Her şey geçmişe ait, ama garip bir şekilde canlıydı.
Bir köşeden yaşlı bir adam belirdi. Omuzlarına dökülen gri saçları, kambur sırtı ve delip geçen gözleriyle bir gölge gibiydi. “Bazı eşyalar sadece eşya değildir,” dedi. “Bazıları anı taşır. Bazıları his, bazıları da bedel.”
Kemal bir şey söylemeden etrafına baktı. Tam o sırada, rafların arasından genç bir kadın çıktı. Siyah saçları dağınıktı, yüzü solgundu, gözleri loş ışıkta parlıyordu. Göğsüne eski, deri ciltli bir günlük bastırmıştı.
“Bu ne kadar?” diye sordu.
Yaşlı adamın yüzündeki ifade değişti. “O satılık değil, Elif Hanım.”
Kadın ısrar etti: “Üç gündür geliyorum, lütfen.”
“Hayır,” dedi adam, sesi sertti. “O günlük lanetlidir. Yazdığın her şey gerçek olur… ama bedeli olur.”
Kemal’in tüyleri diken diken olmuştu. Kadın gülümsedi. “Bazen bedel ödemeye değer.”
Yaşlı adam birden bağırdı: “Alma!” Camlar titredi.
Ama Elif günlüğü sımsıkı tuttu, gözleri doldu. “Benim kızım hasta. Altı yaşında. Lösemi. Doktorlar umutsuz. Bu günlükle onu kurtarabilirim.”
Adamın sesi titredi: “Günlük verir, ama alır da. Her mucize bir şeyi götürür.”
Kemal o an içgüdüyle konuştu: “Belki bu sefer farklı olur.”
Yaşlı adam ona baktı, gözlerinde bir tanıma parıltısı belirdi. “Sen… Kemalsin değil mi? Ayşe’nin oğlu?”
Kemal’in kalbi duracak gibi oldu. “Annemin bu dükkanla ne ilgisi var?”
Yaşlı adam derin bir nefes aldı. “Senin annen… bu günlüğün ilk sahibiydi.”
Kemal dizlerinin üstüne çöktü. Elif’in elindeki günlük yere düştü, sayfalar kendi kendine açıldı.
Son sayfada bugünün tarihi vardı. Altında bir cümle: “Bugün oğlum günlüğü bulacak.”
Yazı, annesinin el yazısıydı. On beş yıl önce ölmüş annesinin.
Kemal’in elleri titredi. Her sayfa annesinin hayallerini, korkularını anlatıyordu.
Birinde yazıyordu: “Oğlum büyüyüp başarılı bir reklamcı olacak. Ama otuz beşinde her şeyini kaybedecek ve bu dükkana gelecek.”
Annesi yazmayı orada bırakmıştı.
Yaşlı adam fısıldadı: “Her yazılan gerçek oldu. Annen seni yazdı. Ama seni yazarken babanı kaybetti.”
Elif sessizce ağlıyordu. “O zaman… yazmalıyım. Kızım iyileşecek.”
“Hayır!” dedi Rauf, “bedelini bilmeden yazma.”
Kemal kaleme uzandı. “O zaman ben yazacağım.”
“Delirdin mi?”
“Zaten kaybedecek bir şeyim kalmadı,” dedi Kemal.
O gece eve döndüğünde günlüğü açtı. Boş bir sayfaya sadece şu cümleyi yazdı: “Yarın hayatımda güzel bir şey olacak.”
Hiçbir şey olmadı. Yattı.
Sabah üçte telefon çaldı: “Merkez Bankası’ndan arıyoruz, babanızdan kalan bir hesap var, faiziyle birlikte üç yüz elli bin lira.”
Kemal telefonu elinden düşürdü. Günlüğe baktı. Cümlenin altında yeni bir satır belirmişti: “Ama her güzel şeyin bir bedeli vardır.”
Kalbi hızla çarptı. Eğer bu işe yaradıysa… belki Elif’in kızını kurtarabilirdi.
Yeni bir sayfa açtı: “Elif’in kızı Merve tamamen iyileşecek.”
Sayfa ısındı, mürekkep kendi kendine yayıldı.
Altında yeni cümleler belirdi: “Merve iyileşecek. Ama karşılığında başka bir çocuk hasta olacak.”
Kemal panikle yazıyı silmeye çalıştı, ama mürekkep donmuştu.
Sabah olduğunda Elif aradı: “Kemal! Merve… tümörler yok olmuş!”
Kadın ağlıyordu, ama sonra sesi kısıldı: “Ama yan odadaki çocuk… Eren… dün gece hastalandı.”
Kemal dizlerinin üzerine çöktü. Günlüğe baktı. Yeni satır belirmişti: “İlk gün mucize gerçekleşti. Bedel ödendi.”
Televizyonlar sabah mucizeden bahsediyordu. “Bir çocuk iyileşti, diğeri hastalandı.”
Kemal aynada kendi yüzüne baktı: suçluluk, korku ve tanrısal bir güç hissi birbirine karışmıştı.
Kapı çalındı. Elif geldi. “Sen bir şey yaptın, değil mi?”
Kemal sessiz kaldı.
Kadın gözyaşları içinde: “Kimin yaşayacağına karar vermeye hakkın yoktu.”
Ama sonra fısıldadı: “Yine de… kızım yaşıyor.”
O sırada Rauf geldi, telaşlıydı. “Gazeteciler dükkana geldi. Günlüğü arıyorlar. Hemen yok etmeliyiz!”
“Hayır!” dedi Kemal, “annem üç gün yazmış. Üç günde her şey değişecek.”
Günlük birden kendi kendine açıldı. Yeni satırlar oluştu:
“İkinci gün başladı. Denge bozuldu. Yeniden kurulmalı. Yazılmazsa alınan geri döner.”
Elif dehşetle televizyona baktı: “Merve’nin durumu kötüleşiyor!”
“Yaz!” diye bağırdı.
Kemal kalemi aldı. Uzun süre düşündü. Sonra yazdı:
“Bugün biri aşkı bulacak, biri kaybedecek. Biri zengin olacak, biri fakir. Ama kimse ölmeyecek.”
Sayfa parladı. “Kabul edildi. Ama hatırla, aşk da acıtır.”
Bir saat sonra telefon geldi. Merve tamamen iyileşmişti. Ama televizyon yeni bir haber verdi: ünlü iş adamı tüm servetini kaybetmişti.
Kemal aynı anda bankadan arandı: “Hesap hataydı, para aslında yokmuş.”
Elif sessizce oturdu. Sonra fısıldadı: “Seni tanıyorum. Ben… on yıl önce Zeynep’in arkadaşıydım.”
Kemal dondu kaldı. Zeynep onun eski eşiydi.
Elif’in sesi titredi: “O zaman bile sana aşıktım.”
O anda günlük yeniden parladı. Bu kez annesinin el yazısı belirdi:
“Oğlum, ikinci günü okuduysan bil ki kalbin seni yönlendirecek. Elif’i seviyorsun. Üçüncü gün ya günlüğü yok edeceksin ya da o seni.”
Gece yarısı geldiğinde günlük kendi kendine açıldı:
“Son seçim. Aşk mı hayat mı? Günlük bir kurban istiyor.”
Elektrikler kesildi. Yeşilimsi bir ışık odayı doldurdu. “Yakın onu!” diye bağırdı Rauf. Ama artık çok geçti.
Yeni kelime belirdi: “Seçildi.”
Üç isim yazıldı: Kemal – yazar, Elif – kalbin seçimi, Merve – masumiyetin bedeli.
Elif diz çöktü: “Kızımı alamazsınız!”
Rauf bir adım öne çıktı. “Benim sıram geldi. Günlüğün ilk kurbanı karımdı. Artık yeter.”
Kemal başını kaldırdı: “Hayır. Hepimizi kurtarabilirim. Eğer kimse kazanmazsa, kimse kaybetmezse.”
Kalemi eline aldı. “Ben Kemal, bu günlüğün son yazarı olacağım. Günlük beni alacak ama herkesi serbest bırakacak.”
Elif çığlık attı: “Yazma! Seni seviyorum!”
“Yazmak zorundayım,” dedi Kemal, “annem beni bunun için yazdı.”
Sayfalar fırtına gibi dönmeye başladı.
Sonunda annesinin taze el yazısı belirdi:
“Oğlum, seni yazmakla seni bu kadere mahkum ettim. Özgür ol. Günlüğü yak, ama önce kendi finalini yaz.”
Kemal son kez yazdı:
“Ben artık günlüğün yazarı değilim. Kendi hayatımın yazarıyım.”
Bir anda mavi alevler yükseldi. Sayfalar göğe uçtu. Her biri bir kaderdi, yanarak özgürleşti.
Alevler söndüğünde Kemal yerdeydi.
Elif başını kucağına aldı. “Hayır, lütfen…”
Rauf nabzını kontrol etti. “Yaşıyor… ama değişmiş.”
Kemal’in saçlarının bir kısmı beyazlamıştı. Gözleri biri kahverengi, biri yeşildi.
Yavaşça kalktı. “Her şeyi görüyorum artık,” dedi. “Tüm olasılıkları.”
Yerdeki külleri karıştırdı, tek bir şey yanmamıştı: annesinin kalemi.
“Bitti mi?” dedi Elif.
“Hayır,” dedi Kemal. “Şimdi başlıyor.”
O günden sonra her şey değişti.
Hastanede Merve ve Eren iyileşti. Rauf dükkânını “Kayıp Hikayeler” adını vererek yeniden açtı. Artık lanetli eşyalar değil, hikâyeler satıyordu. Kemal yazıyor, Rauf anlatıyordu.
Bir sabah, küçük Merve elindeki defteri kaldırdı: “Ben de hikaye yazabilir miyim?”
Kemal gülümsedi: “Tabii ki. Ama her hikayenin mutlu sonu olmalı.”
“Niye?”
“Çünkü hayat zaten yeterince zor. Hikayeler umut vermeli.”
Yıllar geçti. Kemal, Elif ve Merve birlikte yaşadılar.
Bir gün dükkâna yaşlı bir kadın geldi. Yüzü peçeliydi. “Kemal’i görmeye geldim,” dedi.
Peçesini kaldırdığında herkes nefesini tuttu. Kadın Ayşe’ye, Kemal’in annesine benziyordu.
“Ben Ayşe’nin ikiz kardeşiyim,” dedi kadın. “Adım Fatma. Günlük aslında bizim aileye ait. Yedi nesildir. Her nesilden biri koruyucu olur. Sen laneti kırdın ama gücü taşıyorsun.”
Kadın çantasından eski bir kutu çıkardı. İçinde yedi kalem vardı.
“Her biri bir neslin hikayesini taşır. Artık hepsi senin. Ama lanet değil, sorumluluk var. İnsanların kayıp hikayelerini bulmak, yazmak, yaşatmak senin görevin.”
O gece Kemal yedi kalemi masaya koydu. Her birine dokunduğunda başka bir hayat, başka bir zaman gördü.
Son kalem parladığında havada bir yazı belirdi:
“Son sınav: Kendi sonunu yaz.”
Kemal kalemi eline aldı, gülümsedi ve yazdı:
“Ben Kemal, doksan yaşında sevdiklerimle çevrili huzur içinde öleceğim. Ama ölmeden önce bin hikaye yazacağım. Her biri bir hayata dokunacak.”
Mürekkep parladı: “Kabul edildi. Artık kader değil, seçim var.”
Sabah olduğunda Elif yanındaydı. Merve kahvaltı masasında gülüyordu. Rauf geldi, gözleri yaşlıydı.
“Bu sabah karımı rüyamda gördüm,” dedi. “Bana aferin dedi.”
“Neden?” diye sordu Merve.
“Çünkü sonunda bırakmayı öğrendim. Geçmişi bırakıp geleceğe bakmayı.”
O akşam Kemal yeni defterini açtı.
“Bir varmış bir yokmuş,” diye başladı. “Bir adam varmış, kaderini kalemle değil kalbiyle yazmayı öğrenmiş.”
Ve bu kez, yazdığı hiçbir kelime kimseye zarar vermeyecekti.
Çünkü o artık kendi hikayesinin yazarıydı.
Ve her hikaye, bir umutla başlıyordu.