Milyarder kadın, tamirci yeniden yürüyeceğini söyleyince güldü – kısa süre sonra ağladı

Milyarder kadın, tamirci yeniden yürüyeceğini söyleyince güldü – kısa süre sonra ağladı

Yağlı Eller, Karbon Tekerlekler

İstanbul’un en sert gerçeği şudur: Bazı mucizeler ışıklı sahnelerde değil, yağ kokan dar atölyelerde filizlenir. Defne Kaya bunu, hayatını yöneten rakamların bile açıklayamadığı bir günde öğrenecekti. Bir milyarlık imparatorluğun tepesinde, karbon tekerlekli sandalyesinde; karşısında ise borç, kayıp ve inatla ayakta duran bir adam… ve tek bir cümle: “Bir gün yeniden yürüyeceksin.”

Aşağıdaki hikâye kurmacadır; tıbbi süreçler gerçek hayatta kişiden kişiye değişir.

Bölüm 1 — İki Telli’de Bir Perşembe

Defne Kaya arabalarını asla kendisi teslim almazdı. Hayatı boyunca “detaylar” başkalarının işiydi: şoför, asistan, güvenlik, sekreter, danışman… Defne karar verirdi; dünya hareket ederdi.

Ama o Perşembe öğleden sonra dünya bir anlığına aksadı.

Şoförü izindeydi. Asistanı ateşliydi. Akşam üstü yatırımcılarla yapılacak toplantı için, yıllardır kusursuz işleyen mekanizmayı kimse devralamamıştı. Defne, modifiye edilmiş Porsche Taycan’ını kendi kullanmak zorunda kaldı—daha doğrusu, direksiyonun ardında oturup gaz ve freni parmaklarının kontrol ettiği manuel sistemle aracı yönetmek zorunda kaldı. Modifikasyonlar için ödenen paranın miktarı, bir insanın hayatını baştan kurabileceği cinsten bir paraydı. Defne içinse bu, “bağımsızlık” ile “normalmiş gibi hissetmek” arasında yapılmış pahalı bir anlaşmaydı.

İstanbul’un İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’ne girdiğinde gökyüzü bile daha gri görünüyordu. Lüksün parıltısı burada işe yaramazdı; burada metal konuşur, beton cevap verirdi. Tabelalar soluktu, yollar yamalıydı. Her köşede bir başka tamirhane, bir başka yağ lekesi, bir başka hayat mücadelesi vardı.

Taycan aniden elektronik fren sisteminde bir uyarı verdiğinde Defne sinirlenmekten çok yoruldu. Sanki dünya ona “ne kadar kontrol edersen et, bazı şeyler elinde değil” diye hatırlatmayı seviyordu.

Yakındaki bir yer çıktı: Yılmaz Otoservis.

Küçük, gri, eski. Ama telefonu açan adamın sesi netti: “Getirin, bakarım.”

Defne dışarı park etti. Kapıyı açtı, bir an durdu. Sonra yıllardır nefret ettiği ama ustalaştığı o mekanik ritüeli yaptı: koltuktan sandalyeye transfer. Omuzlar kasıldı, eller işledi, nefes tutuldu ve bırakıldı.

Atölyeye doğru ilerledi.

İçeride ağır bir yağ ve metal kokusu vardı. Beton zemin düzensizdi; tekerlekler küçük taşlara takılıyordu. Defne’nin zihni bir an, üç yıl önceki kazaya gitti: bir anlık kontrol kaybı, devrilen dünya, sonra hastane tavanı… ve “artık böyle” denen bir hayat.

Tam içeri girdiğinde bir arabanın altından yalnızca iki bacak görünüyordu. Mavi bir tulum, yıpranmış iş ayakkabıları.

Defne boğazını temizledi.

“İyi günler. Ben Defne Kaya. Porsche Taycan…”

Bacaklar kıpırdadı. Tekerlekli kızak dışarı kaydı ve adam ortaya çıktı.

Aras Yılmaz.

33 yaşında, dürüst bir yüz. Açık kahverengi gözler. Birkaç günlük sakal. Dağınık koyu saçlar. Elleri simsiyah gres yağına bulanmıştı—ama bakışı… bakışı tertemizdi.

Defne’nin yıllardır gördüğü bakışlar ikiye ayrılırdı:

Ya acıma (düzenli, yapay, rahatsız edici),
Ya da kaçınma (sanki felç bulaşıcıymış gibi).

Aras’ın gözlerinde ikisi de yoktu.

Sadece bir insanın başka bir insana baktığı gibi baktı.

“Hoş geldiniz, Kaya Hanım,” dedi. “Aracınız hazır. Elektronik fren sistemindeki anormalliği giderdim, test ettim. Şu an kusursuz.”

Defne, “Borcum ne kadar?” diye sordu.

“Dört bin beş yüz,” dedi Aras. “Parça ve işçilik.”

Dürüst bir fiyattı. Hatta o araba için “fazla dürüst” bile sayılabilirdi.

Defne kartla ödedi. Aras fişi hazırlamak için yüksek bir masaya uzandı. Defne de belgeleri almak üzere uzandı—ama sandalyesi yetişmedi. Kollarıyla doğrulmaya çalıştı; görünür bir çaba, sinir bozucu bir an, insanın gururunu küçük küçük kemiren türden.

Aras koşup “Aman, durun!” demedi. Acıyan bir jest yapmadı.

Sadece belgeleri alıp daha alçak bir masaya çekti.

Sessiz. Saygılı. Düşünceli.

Defne, bir anlık şaşkınlıkla ona baktı.

“Teşekkür ederim,” dedi. “Çok az insan… bu küçük şeyleri düşünür.”

Aras, sanki dükkânın duvarlarında asılı görünmez bir gerçeği işaret ediyormuş gibi sakin konuştu:

“Bunlar küçük şeyler değil. Bunlar bir dünya. Sadece çoğu kişi görmez.”

Defne’nin kalbi, istemeden bir ritim değiştirdi. “Küçük bir dünya” lafı, insanın içini beklenmedik şekilde yakıyordu.

Aras devam etti, bir an duraksayıp gözlerini Defne’nin yüzünde sabitledi. Sandalyede değil. Cüzdanda değil. Ünvanlarda değil.

“Üç yıl oldu, değil mi?” dedi. “Kazadan beri.”

Defne’nin omuzları gerildi.

“Nereden biliyorsunuz?”

“Hareket edişinizden,” dedi Aras. “Kollarınızın gücünden. Kontrolünüzden. Üç yıllık bir antrenman görüyorum.”

Defne, istemeden sertleşti. “Siz de mi doktorsunuz?”

Aras’ın dudaklarında çok küçük, hüzünlü bir gülümseme belirdi. Sanki bilip söylemediği bir şey vardı.

“Hayır,” dedi. “Ama bedeni tanırım. Şifayı… bazı şeyleri tanırım.”

Defne alaycı bir nefes verdi. “Bazı şeyler mi? Mucizeler mi? Üç yıldır böyleyim. Dünyanın en iyi doktorlarına danıştım. Hepsi aynı şeyi söyledi.”

Aras, ona uzun bir an baktı. O bakış, acıma değildi. Yargı değildi. Yalan umut da değildi.

Sonra cümle geldi:

“Bir gün yeniden yürüyeceksiniz.”

Atölyenin içi bir an sessizleşti. Sanki yağ kokusu bile durdu.

Defne önce güldü. Acı bir gülüş.

“Gerçekten mi?” dedi. “Siz bir tamircisiniz. Milyon euroluk doktorlar yapamıyor, siz diyorsunuz ki ben yürüyeceğim. Bu saçmalık.”

Aras’ın yüzü değişmedi. Alınmadı.

“Nasıl ve ne zaman olduğunu söylemiyorum,” dedi. “Sadece… yürüyeceksiniz.”

Defne öfkelendi. Kafası karıştı. Bir parça da—tehlikeli bir parça—meraklandı.

“İmkânsız sözler vermeyin,” dedi. “Benim durumum hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz.”

Aras, gözlerini kaçırmadan konuştu:

“Sandığınızdan daha fazlasını biliyorum.”

Defne cevap vermeye hazırlanırken Aras nazikçe konuyu kapattı.

“Porsche’iniz hazır. Güvenli sürüşler. Ne zaman isterseniz gelin.”

Ve geri döndü; başka bir arabanın motoruna eğildi.

Konuşma bitmişti. Ama Defne’nin içinde yeni başlamıştı.

Bölüm 2 — Sesin Ardındaki Niyet

O gece Defne uyuyamadı.

Söz, beyninin içinde dönüp duruyordu: Bir gün yeniden yürüyeceksiniz.

Bu cümle üç yıl boyunca duyduğu bütün cümlelere ters düşüyordu. Doktorların söylediği kesinlik, raporların soğukluğu, MR görüntülerinin sessiz karanlığı… Hepsi “kalıcı” derken, bir tamirci “yürüyeceksin” diyordu.

Ama asıl rahatsız eden şey, cümlenin kendisi değildi.

Cümlenin tadıydı.

Acıma gibi değildi. Satış cümlesi gibi hiç değildi. “Ben seni iyileştiririm” diyen sahte umut tacirleri gibi hiç değildi.

Sanki Aras, bir gerçeği söylemişti. Bir “temenni” değil; bir “tespit” gibi.

İki hafta sonra Defne, Taycan’daki ufacık bir sesten bahane yarattı. Büyük olasılıkla hiçbir şey değildi. Defne de bunu biliyordu.

Ama Aras’ı görmek istiyordu.

Bu istek bile onu sinirlendiriyordu. Çünkü Defne Kaya, istemeyi sevmezdi. İstemek, ihtiyaç demekti. İhtiyaç, kontrol kaybı demekti.

Atölyeye yeniden geldiğinde Aras yine bir arabanın altındaydı. Kızak dışarı kaydı, Aras ayağa kalktı.

“Kaya Hanım,” dedi, sanki iki hafta önceki imkânsız cümle hiç söylenmemiş gibi. “Bir ses mi var?”

“Test sürüşü yapalım,” dedi Defne. “Ben de geliyorum.”

Aras bir an durdu. “Emin misiniz?”

“Eminim.”

Aras, Defne’yi yolcu koltuğuna geçirmesine yardımcı oldu. Güçlü ama acele etmeyen ellerle—fazla yakınlaşmadan, fazla uzaklaşmadan. Sandalyeyi katladı, bagaja yerleştirdi. Yola çıktılar.

Defne, Aras’ın sürüşünü izledi. Hızlanmalar, frenlemeler, virajlar… Adam arabayı dinliyordu; sanki her metal parça bir dil konuşuyordu da Aras anlıyordu.

“Ben bir şey duymuyorum,” dedi sonunda. “Ama dönünce yine kontrol ederim.”

Yol boyunca Defne içindeki soruyu taşıdı. Sonunda dayanamayıp sordu:

“Neden öyle dediniz? Yürüyeceğimi?”

Aras hemen cevap vermedi. Yola baktı. Sonra, sanki bir şeyi itiraf etmek zorunda kalmış gibi konuştu:

“Çünkü… bu doğru.”

Defne güldü. “Olamaz.”

“Doktorlar tıbbı bilir,” dedi Aras. “Ben başka bir şey biliyorum.”

“Ne biliyorsunuz?”

“Bedenin inadı,” dedi Aras. “Zihnin etkisi. İyileşmenin bazen bilimle, bazen disiplinle, bazen de insanın kendine yeniden bağlanmasıyla geldiğini… Ve bazı sinyallerin tamamen yok olmadığını.”

Defne, kelimelerin arasında “bilim” ile “inanç” gibi iki uç duyuyordu.

“Kulağa saçma geliyor,” dedi.

Aras, başını hafifçe salladı. “Biliyorum.”

Atölyeye dönüp aracı kontrol etti. Sorun yoktu. Defne bunu bekliyordu.

Ama o gün Defne’nin asıl aldığı şey Porsche değildi.

Bir şüphe aldı: “Ya gerçekten… ya bir ihtimal…”

Defne, “Hep tamirci miydiniz?” diye sordu.

Aras durdu. Uzun bir sessizlik.

“Hayır,” dedi yalnızca. “Değildim.”

Defne gözlerini kıstı. “Peki önce?”

Aras’ın yüzünde, konuşmamayı seçen insanların o eski ifadesi belirdi: konuyu kapatmak için değil, yarayı açmamak için.

“Başka bir şey,” dedi.

Defne içinden bir düğüm hissetti. O an, milyarder olmanın getirdiği o kötü alışkanlık devreye girdi: Bilgi istemek değil, bilgi almak.

Eve döner dönmez asistanına tek bir cümle yazdı:

Aras Yılmaz’ı araştır. Her şeyi.

Bölüm 3 — Dosyanın İçindeki Hayalet

Ertesi gün rapor geldiğinde Defne’nin nefesi kesildi.

Aras Yılmaz… bir tamirci değildi.

Aras Yılmaz, genç yaşında nörobiyoloji alanında parlayan bir isimdi. Nöral rejenerasyon üzerine çalışan, saygın laboratuvarlarda bulunmuş, yayınları olan biri… Sonra on yıl önce ortadan kaybolmuştu. Hiçbir konferans, hiçbir makale, hiçbir akademik iz.

Dosyanın devamında bir hastane kaydı vardı.

Trafik kazası. Genç bir kadın. Omurilik yaralanması… Defne’ninkiyle aynı şiddette.

Kadın, Aras’ın sevgilisiydi.

Aras kariyerini bırakmış, her şeyini satmış, yıllarca deneysel tedavilere ve rehabilitasyonlara para yetiştirmeye çalışmıştı. Sonunda kadın iyileşememiş; depresyona girmiş ve yaşamına son vermişti.

Defne, satırları okudukça boğazındaki düğüm büyüdü.

Bu, “acı bir aşk hikâyesi” değildi yalnızca. Bu, bir insanın kendini parça parça tüketmesi, sonra küllerden başka bir şeye tutunmaya çalışmasıydı.

Ve Aras’ın babası da vefat etmişti. Geride borç içinde küçük bir oto servis kalmıştı. Aras, borçları ödemek için tamirhaneyi devralmıştı. Gündüzleri motor tamir ediyor, geceleri bilimsel makaleler okuyordu.

Defne raporu kapattı.

Ellerinin titrediğini fark etti. Üç yıldır ağlamamıştı. Gözyaşlarını “lüks” sayıyordu. Çünkü ağlamak, kırılganlık demekti. Kırılganlık ise piyasada pahalıya patlardı.

Ama o gün, bir şey kırıldı.

Defne ağladı. Sessiz değil—şiddetle, çaresizce, sanki yıllarca içeride birikmiş her şey suya dönüşmek zorundaymış gibi.

Bu kez kendi felcine ağlamıyordu.

Birinin onu “anlamış olmasına” ağlıyordu.

Aras’ın “yürüyeceksin” derken boş konuşmadığını fark etmesine ağlıyordu.

O cümledeki ağırlık, bir insan ömrünün bedeliydi.

Bölüm 4 — Teklif

Ertesi gün Defne yeniden Yılmaz Otoservis’e gitti.

Bu kez bahane yoktu. Porsche kusursuzdu.

Aras, Defne’yi görünce şaşırmadı—ama gözlerinin köşesinde “bu artık araba değil” diyen bir dikkat belirdi.

Defne doğrudan konuştu:

“Kim olduğunuzu biliyorum.”

Aras’ın yüzü gölgelendi. Bir an için atölyedeki bütün sesler uzaklaştı sanki.

“Beni araştırdınız,” dedi.

“Evet,” dedi Defne. “Doktor Yılmaz.”

Aras arkasını döndü. Sanki konuşursa düşecekmiş gibi.

“Artık doktor değilim,” dedi. “O adam yıllar önce öldü.”

Defne, sandalyesiyle biraz yaklaştı. Sesini yumuşattı ama kelimeleri sert tuttu:

“Yalan. Geceleri ışıklarınızı görüyorum. Okuyorsunuz. Arıyorsunuz. Hâlâ o adamsınız.”

Aras, dişlerini sıktı. “Peki ne istiyorsunuz? Acıma mı? Üzücü bir hikâye diye mi geldiniz?”

Defne başını salladı.

“Seni işe almak istiyorum.”

Aras döndü. “Ne?”

Defne, yıllardır yatırımcılarla konuştuğu netlikle söyledi:

“Dünyanın en iyi ekipmanıyla bir laboratuvar kurabilirim. İstersen İstanbul’da, istersen başka yerde. En iyi araştırmacıları işe alırım. Araştırmanı yıllarca finanse ederim. Ve o laboratuvarın başında sen olacaksın.”

Aras, sanki bu teklifi duymak bile istemiyormuş gibi gözlerini kapadı.

“Anlamıyorsunuz,” dedi. “Denedim. Başarısız oldum.”

Defne’nin sesi bu kez daha insandı:

“Sınırlı kaynaklarla, sınırlı zamanla, tek başına denedin. Şimdi yalnız değilsin.”

Aras, gözlerini Defne’ye çevirdi. “Neden?” dedi. “Bunu neden yapasın ki?”

Defne, kelimeleri saklamadı:

“Çünkü ben yürümek istiyorum. Ve inanıyorum ki… bunu gerçekten anlayan tek kişi sensin. Başarısız olsak bile, en azından beni bir rapor olarak görmeyen biriyle denerim.”

Aras bir çalışma tezgâhına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı.

“Korkuyorum,” dedi.

Defne, o cümleyi duyunca içinden bir şey geçti. Çünkü güç dediğin şey, çoğu zaman korkuyu saklamak değil; itiraf edebilmekti.

“Ben de korkuyorum,” dedi. “Her gün. Ama korku bizi durduramaz. Ya bizi ileri iter, ya da bizi içeriden çürütür.”

Aras derin bir nefes aldı.

“Koşullarım var,” dedi. “Garanti yok. Baskı yok. Kendi hızımda çalışırım. Ve bir gün ‘yeter’ dersem, suçlulukla boğulmam.”

Defne hemen başını salladı. “Kabul.”

Aras, bir an durdu. Sonra—ilk kez—çok hafif bir gülümseme geçti yüzünden.

“Pazartesi,” dedi. “Ama önce… seni değerlendirmeliyim. Her şeyden önce güvenlik.”

Defne, gözlerini Aras’ın yağlı ellerine indirdi. O eller, yıllardır bir motorun içindeki kırık düzeni onarıyordu. Şimdi bir insanın kırılan düzenine dokunacaktı.

Ve Defne fark etti: Bazı insanlar ellerini temiz tutarak değil, kirin içinde bile vicdanlarını temiz tutarak saygı kazanır.

Bölüm 5 — Beş Katlı Bir Umut

Üç ay sonra İstanbul’da yeni bir araştırma merkezi yükseldi.

Beş katlı bir bina. Sessiz koridorlar. Beyaz ışıklar. Milyonlarca euro değerinde ekipman. Dünyanın farklı yerlerinden gelen araştırmacılar. Ve kapıda bir isim:

ARAS YILMAZ — Laboratuvar Direktörü

Ama Aras herkesten farklıydı. Günün yarısını laboratuvarda geçiriyor, yarısını hâlâ tamirhanede çalışıyordu. Defne bunu öğrendiğinde şaşırdı.

“Neden?” dedi.

Aras, bir motor kapağını kapatırken cevap verdi:

“Denge için. Burada,” dedi ve beyaz koridorları kastetti, “insan tanrı gibi hissedebilir. Orada,” dedi ve yağ lekeli beton zemini kastetti, “insan insan gibi kalır.”

Defne bunu anladı. Çünkü Aras’ın hikâyesinde kibire yer yoktu. Başarıyı bile bir tür yas gibi taşıyordu.

İlk aylar testlerle geçti. Tarama üstüne tarama, ölçüm üstüne ölçüm. Defne’nin yaralanması ağırdı. Kimsenin “hadi kalk” diyemeyeceği kadar.

Ama Aras, başkalarının “tamamen yok” dediği yerde “zayıf da olsa bir iz” arıyordu.

Bir gece Defne laboratuvara geldi. Aras’ı ekranlara bakarken buldu. Yüzünde o eski ifade vardı: bir şeyi kaybetmiş ama onu geri almak için kendini yakmaya hazır insanların ifadesi.

“Ne görüyorsun?” diye sordu Defne.

Aras, ekrana işaret etti. “Burada,” dedi. “Çok zayıf. Ama var. Tamamen sessizlik değil.”

Defne yutkundu. “Bu… umut mu?”

Aras, başını iki yana salladı. “Bu, veri. Umudu sonra konuşuruz.”

Defne o an anladı: Aras’ın gücü, hayal satmak değildi. Aras’ın gücü, gerçeği sabırla kazımaktı.

Bölüm 6 — Kum Tanesi

Altıncı ayda Defne bir şey hissetti.

Sağ ayak başparmağında, çok zayıf bir karıncalanma. O kadar küçük ki insanın aklı “hayal ettin” diye fısıldar.

Defne, içindeki o alaycı sesi tanıyordu: Yine umutlandın, yine kırılacaksın.

Ama karıncalanma tekrar geldi.

Sonra bir daha.

Tarama sonuçları küçük bir artışı doğruladı. Minimaldi. Ama gerçekti.

Defne, sonuçları Aras’a uzattığında Aras sessizce baktı. Bir şey demedi. Ne sevinç gösterisi yaptı ne de “ben demiştim” dedi.

Sonra laboratuvardan çıktı.

Defne onu saatler sonra Yılmaz Otoservis’te buldu. Aras, yerde oturmuş ağlıyordu.

Bu gözyaşları “mutluluk” değildi.

Bu gözyaşları, yıllardır taşınan suçluluğun bir anlığına gevşemesiydi. Aras, sevdiği kadını kurtaramamıştı. Ama şimdi—başka bir yerde—aynı karanlığın içinde bir ışık görmüştü.

Defne hiçbir şey söylemedi. Yanına gitti. Sessizce oturdu.

Bazen insanın verebileceği en büyük destek, cümle kurmamak olur.

Bölüm 7 — Ortaklık

İkinci yıl ilerleme hızlandı.

Karıncalanmalar hissiyata dönüştü. Hissiyat minik kasılmalar getirdi. Kasılmalar, mikroskobik hareketlere…

Dışarıdan bakan biri “mucize” demezdi. Çünkü mucizeyi hep dramatik sanırlar: Bir gün kalkıp koşmak, bir gecede dönüşmek…

Oysa gerçek dönüşümler çoğu zaman kum tanesi gibidir. Birikir, birikir, birikir… ve bir gün bir sahil olur.

Defne ve Aras’ın ilişkisi de değişti. Artık yalnızca “hasta ve doktor” değillerdi—zaten Aras, Defne için kendini hiçbir zaman “üstte” konumlandırmamıştı.

Onlar bir ekip olmuştu.

Saatlerce konuştular: aileler, korkular, geçmişler, kayıplar. Aras sevgilisinin gülüşünü anlattı. Defne kazanın sesini… o metalin içinden gelen, insanın hayatını ikiye bölen sesi.

Aralarındaki bağ, merhametten doğmadı. Şükrandan da değil.

Saygıdan doğdu.

Ve saygı, en sağlam temeldir—çünkü kimseyi küçültmez.

Bölüm 8 — Ayağa Kalktığı Gün

Üçüncü yılın 2011. günü—Aras o günü böyle adlandırıyordu, çünkü kendi zihninde bir takvim tutuyordu—laboratuvarda herkes vardı.

Bugün yeni bir sistem deneniyordu: robotik dış iskelet, Defne’nin nöral aktivitesine doğrudan bağlanacaktı. Önceden programlı hareketler değil; Defne’nin “niyetini” okuyup ona destek olacaktı.

Defne endişeliydi. “Bunu daha önce denedim,” dedi. “Çalışmadı.”

“Bu farklı,” dedi Aras. “Bu sefer hareket eden sensin. Robot sadece yardım ediyor.”

Hazırlık saatler sürdü. Kalibrasyonlar, bağlantılar, güvenlik kontrolleri… Sonunda Defne, destekle ayağa kalktı.

Üç yıl sonra ilk kez dünyayı o açıdan gördü.

Gözlerinden yaşlar aktı. Bu gözyaşları, yenilgiden değil; hatırlayamadığı bir duygudan geliyordu: yükseklik.

Defne titriyordu.

“Korkuyorum,” dedi, sesi küçük çıktı.

Aras yakındaydı. “Biliyorum,” dedi. “Buradayım. Düşersen tutarım.”

Defne gözlerini kapattı. Zihnini bir noktaya sabitledi. Sağ bacağını ileri alma niyeti…

Ve oldu.

Bir santim. İki santim.

Bir adım.

Laboratuvar alkış ve gözyaşıyla doldu. Ama Defne kimseyi duymadı. Sadece Aras’a baktı.

Aras’ın gözleri parlıyordu. Yüzünde titrek bir gülümseme vardı; sanki yıllardır taşıdığı bir yük, ilk kez biraz hafiflemişti.

Defne ikinci adımı attı.

Üçüncüyü.

Dördüncüyü.

Beşinci adımda bitkin düştü. Onu tekrar sandalyeye aldılar. Defne kontrolsüzce ağlıyordu. Nefesi titriyordu.

Aras diz çöktü, sesi alçak ama netti:

“Yürüdün.”

Defne, hıçkırıkların arasından fısıldadı:

“Teşekkür ederim… teşekkür ederim…”

Aras başını iki yana salladı.

“Asıl ben,” dedi. “Sen… ben kendime inanmayı bıraktığımda bile inandın.”

O gece herkes gittikten sonra laboratuvarın camından İstanbul’un ışıklarına baktılar. Şehir aşağıda uğulduyordu, ama onların olduğu yerde garip bir sessizlik vardı.

Defne, cümleyi düşünmeden söyledi:

“Seni seviyorum.”

Aras şaşkınlıkla döndü. Sonra yüzü yumuşadı. Sanki uzun zamandır sakladığı bir gerçeği, sonunda elinden bırakmış gibiydi.

“Ben de,” dedi. “Ama bununla mücadele ettim.”

“Yanlış mı?” diye fısıldadı Defne. “Sen… ben… her şey karışık.”

Aras, başını eğdi. “Artık doktor değilim,” dedi. “Ve sen… sandalyenden çok daha fazlasısın. Sen, bütün bu savaşın kalbisin.”

Öpüşmeleri hızlı değil, gösterişli hiç değildi.

Yavaş oldu.

İnsan gibi oldu.

Bölüm 9 — Dans

Laboratuvarın başarısı duyuldu. Yayınlar, ödüller, başka hastalar için başlayan yeni protokoller… Defne’nin yürüyüşü de gelişti. Kusursuz değildi, yardımsız değildi—ama gerçekti.

Bir bağış gecesi düzenlendi. Omurilik araştırmaları için. Salonda kristal avizeler vardı; ama Defne’nin gözünde en değerli şey, Aras’ın elinin güveniydi.

Orkestra yavaş bir vals çalıyordu.

Aras, Defne’ye elini uzattı.

“Dans eder miyiz?”

Defne güldü. “Düşebilir miyim?”

Aras’ın sesi, yıllar önce atölyede söylediği cümle kadar sakindi:

“Seni her zaman tutarım.”

Dans pistine yürüdüler—daha doğrusu, müziğin ritminde adım adım ilerlediler. Bu kusursuz bir dans değildi. Ama Defne için uçmak gibiydi.

Üç yıl önce “yürüyeceksin” denildiğinde Defne gülmüştü. Çünkü imkânsızdı. Çünkü acımasızdı. Çünkü mucize kelimesi onu öfkelendirirdi.

Şimdi biliyordu: Mucize bazen bir ışık patlaması değildir.

Bazen bir atölyede, yağlı bir elin belgeleri daha alçak bir masaya çekmesiyle başlar.

Ve bazen en büyük teknoloji, insanın başka bir insana “sen bir dünyasın” diyebilmesidir.

Bölüm 10 — Yeminler

Aylar sonra küçük bir tören yaptılar. Laboratuvarda. Çünkü her şeyin yeniden başladığı yer orasıydı: bilimin disiplinle, inancın sabırla buluştuğu yer.

Defne koridorda yavaşça yürüdü. Adımlarına konsantreydi. Aras karşıda bekliyordu; her zamanki gibi, düşerse tutmaya hazır.

Yeminleri uzun olmadı.

“Sevmek,” dedi Aras.

“Desteklemek,” dedi Defne.

“İnanmak,” dediler ikisi birden.

Defne “evet” dediğinde, sandalyede oturmuyordu. Titreyen ama kendi bacakları üzerinde ayaktaydı.

Bir yıl sonra bir bebekleri oldu. Adını Can koydular—çünkü onların hikâyesinde “can”, yalnızca bir bebek değil; yeniden başlamanın adıydı.

Defne bebeği kucağına aldığında, yıllar önce kaybettiği bir şeyi hatırladı: geleceği hayal etmeyi.

Aras, bebeğin küçük parmaklarına bakarken fısıldadı:

“Bazen cevaplar,” dedi, “en beklenmedik yerden gelir.”

Defne, gözleri dolu dolu gülümsedi.

“Evet,” dedi. “Bazen cevaplar… yağlı ellerde saklıdır.”

Bölüm 11 — Son Söz: Mucizenin Ölçüsü

Defne’ye artık sık sık aynı soru soruluyordu:

“Nasıl başardın?”

Bazıları “para” diye fısıldıyordu. Bazıları “teknoloji” diyordu. Bazıları “şans.”

Defne her seferinde aynı şeyi söyledi:

“Para yalnızca kapıyı açar. Teknoloji yalnızca aracı sağlar. Ama beni yürümeye götüren şey… ben inanmazken bile inanan biriydi. Ve o inanç, boş bir teselli değildi—acıdan geçmiş bir bilginin sabrıydı.”

Sonra bir an durup, çoğu insanın kaçırdığı o küçük gerçeği ekledi:

“İnsanlar mucizeyi hep büyük sanıyor. Oysa mucize bazen şudur: Biri, seni eksik görmeden sana bakar. Ve sen… yıllar sonra ilk kez tam hissedersin.”

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News