Türk Subayı – Herkes Alay Etti – O Sır Ortaya Çıkınca Utançtan Yere Baktılar!
..
.
Sessiz Zafer – Alperen’in Hikayesi
Almanya’nın serin rüzgarı, Demir Kurt Kışlası’nın gri duvarlarında dolaşıyordu. Uluslararası Atlas Savaşçıları tatbikatı için dünyanın dört bir yanından gelen askerler, sabahın erken saatlerinde talim sahasında toplanmıştı. Herkesin gözü, Türk Özel Kuvvetlerinden genç bir subay olan Üsteymen Alperen Kaya’nın üzerindeydi. O gün, tüm gözler onun üzerinde olacaktı; ama kimse, gerçek hikayenin henüz başlamadığını bilmiyordu.
Alperen, talim sahasının ortasında, toprak zeminde hareketsiz yatıyordu. Birkaç saniye önce Amerikalı binbaşı Johnson’ın sert bir darbesiyle yere serilmişti. Etrafta yükselen alaycı kahkahalar, Türk birliğinin içini acıyla doldurmuştu. “Bu mu yani o meşhur Türk askeri?” diye bağırdı Johnson, sesi zehirli bir ok gibi havada süzüldü. Türk takımının komutanı Hakan Yılmaz, utançla başını eğdi. Kimse konuşmadı. Herkes, Alperen’in bu aşağılanmayı hak ettiğine inanıyordu.
Ama Alperen’in gözlerinde ne bir acı ne de bir şaşkınlık vardı. Sanki olayların merkezinde değilmiş gibi, derin bir sükunetle ayağa kalktı. Elinin tersiyle dudağındaki kanı sildi. Gözleri, tribünün en uzak köşesinde oturan Kurmay Albay Fatih Gürkan’a kilitlenmişti. Aralarında kısa, sessiz bir baş selamı gidip geldi. Bu, sadece ikisinin bildiği bir anlaşmaydı.
Alperen, “Affedersiniz komutanlarım,” dedi alçak bir sesle. Bu söz, Johnson’a değil, kenarda utanç içinde bekleyen Türk silah arkadaşlarına yönelikti. O an, Türk birliğinde bir virüs gibi yayılan bir fısıltı başladı: “Bizi rezil etti. Bu kadar zayıf olamazdı.”

Ama kimse bilmiyordu ki Alperen, gerçek yeteneklerini bir sır gibi saklaması için emir almıştı. O, bu büyük tatbikatta sadece bir piyondu. Başarısızlık senaryolarını test etmek için feda edilen bir kurbandı. Kibirli Amerikan birliği ve onlara alkış tutan diğerleri, ayaklar altında çiğnediklerini sandıkları bu sessiz askerin aslında tüm tatbikatın kaderini değiştirecek anahtar olduğunu hayal bile edemezlerdi.
Akşam yemekhanesinde, Amerikan birliği kahkahalarla dolup taşıyordu. Binbaşı Johnson, zaferini tekrar tekrar anlatıyor, “Gördünüz mü o türkü nasıl hallettim?” diye bağırıyordu. Avustralya ve Kanada masalarından eş zamanlı kahkahalar yükseliyordu. Türk birliğinin masasında ise ağır bir sessizlik hakimdi. Hakan Yılmaz, önündeki pilava bakıyor, “Neden bu kadar zayıf kaldın Alperen?” diye sitem ediyordu. Alperen ise sessizce yemeğini yiyordu. “Bazen kaybetmekte bir kazanma şeklidir, komutanım,” dedi.
Alman birliğinden Binbaşı Rihter, Alperen’in hareketlerini dikkatle izliyordu. “O adam göründüğü kadar basit olamaz,” diye düşündü. İtalyan Yüzbaşı Rossi de benzer bir şüpheyle Alperen’in tavırlarını analiz ediyordu. Onlarda bir tuhaflık vardı. Bu, bir yenilginin değil, her an harekete geçmeye hazır bir savaşçının duruşuydu.
Gece, Alperen kendi küçük odasında bilgisayar başında oturuyordu. Johnson’ın tekniklerini, zayıf noktalarını dikkatle not alıyordu. “Operasyon Sessiz Kurt – Aşama 2” dosyası açıktı. Hedef tanımlandı. Zayıf noktalar tespit edildi. Operasyona hazır.
Ertesi sabah, Alperen talim sahasında tek başına antrenman yapıyordu. Hareketleri milimetrik bir hassasiyetle, nefesini kontrol ederek, vücut ağırlığını kusursuzca dağıtarak çalışıyordu. Binbaşı Rihter, pencereden onu izledi. “Bu sıradan bir askerin antrenman yapma şekli değil,” diye düşündü. Alperen, en üst düzey Alman özel kuvvetlerinin eğitiminde gördüğü teknikleri uyguluyordu.
Tayland birliğinden Yüzbaşı Somy, Alperen’e yaklaşıp “Dün pek şanslı bir gününüzde değildiniz sanırım,” dedi. Alperen hafifçe gülümsedi. “Bazen şans ve şanssızlık sadece bir bakış açısı meselesidir,” dedi. Bu cevap, Somy’nin merakını daha da artırdı. Alperen’in gözlerinde bir sır vardı.
Tatbikatın üçüncü günü, Johnson yine meydan okumalarına devam etti. Bu sefer Alman takımıyla karşılaştı. Rihter, Johnson’a karşı direndi ama sonuçta yenildi. Fakat, Alperen’in not defterinde yazan “Johnson’ın zayıf noktaları” tam da gerçekleşiyordu. Rihter, Alperen’in gerçek gücünü sakladığını anlamaya başlamıştı.
Gece, Rihter gizlice Alperen’in antrenmanını izledi ve telefonuyla video kaydetti. Alperen, inanılmaz bir hız ve hassasiyetle, en seçkin özel kuvvetlerin yakın dövüş tekniklerini uyguluyordu. “Bu hız imkansız,” diye düşündü Rihter. Alperen’in gerçek gücünü sakladığına artık emindi.
Dördüncü günün öğleden sonrası, yemekhanede Johnson ve arkadaşları yine zafer kutluyordu. Ancak Rihter, Rossi ve Somy, Alperen hakkında elde ettikleri bilgileri tartışıyorlardı. Alperen’in üç yıl boyunca kayıtlardan kaybolmuş olması, özel eğitim veya gizli görev anlamına geliyordu. “Zayıf gibi davranmasının bir nedeni olmalı,” dedi Rossi.
Akşam, Johnson tüm kamplara meydan okudu. “Belki de benimle gücünüzü denemelisiniz,” diye seslendi. Rihter, “Biz sadece yarışmayı anlamaya çalışıyoruz,” dedi. Alperen ortaya çıktı, Johnson’a “Tekrar denemek ister misin?” dedi. Johnson, eskisi kadar kendinden emin değildi. Alperen’in tavrındaki değişiklik herkesin dikkatini çekti.
Son gün, final turu geldiğinde, Alperen siyah bir muharebe üniformasıyla talim sahasının merkezine yürüdü. Johnson’ın karşısında artık bir mağlup değil, gerçek bir savaşçı vardı. “Geçen sefer beni yendin çünkü ben yenilmene izin verdim. Şimdi sana gerçek gücü göstereceğim,” dedi Alperen.
Dövüş başladığında, Alperen Johnson’ın tüm saldırılarını önceden tahmin ediyor, zayıf noktalarını bir bir açıklıyor ve her hamlede teknik üstünlüğünü sergiliyordu. İki dakika içinde Johnson, hem fiziksel hem de taktiksel olarak yere serilmişti. Tüm izleyiciler sessizdi. Albay Thompson, utanç içinde başını eğdi. “Sizi yanlış değerlendirdik,” dedi.
Alperen, Johnson’a yardım etti. “Bu kazanmak ya da kaybetmekle ilgili değil, öğrenmekle ilgili,” dedi. Gerçek savaşta zekanın ve uyum sağlama yeteneğinin kaba kuvvetten daha önemli olduğunu kanıtlamıştı.
Elif Aydın, karşılaşmayı kameraya kaydetti. “Modern savaşta sessizliğin sanatı” başlıklı makalesini yazdı. Bu hikaye, Türk askerinin sadece fiziki değil, taktiksel ve zihinsel olarak da üstün olduğunu tüm dünyaya gösterdi.
Alperen, Demir Kurt Kışlası’nın talim sahasında tek başına durduğunda, Almanya’nın ufkuna huzurlu bir gülümsemeyle baktı. “Bazen en büyük zafer, ne zaman kaybetmen gerektiğini bilmekten gelir,” dedi sessizce.
Ve o gün, herkes gerçek gücün ne olduğunu öğrenmişti. Sessiz bir asker, tüm önyargıları ve kibiri alt etmişti.