Bir Yabancı, Bir Yargıç ve Bir Kız Çocuğunun Umudu

Meksika Şehri’nin akşamüstü gökyüzü bir fırtınanın habercisi gibi ağırlaşmıştı. Bulutlar kurşuni bir denizi andırıyor, rüzgâr kaldırımlarda biriken tozu savuruyordu. Caddeler her zamanki gibi gürültülüydü; kornalar, bağırışlar, aniden fren yapan otobüslerin tiz sesleri… Fakat atmosferde garip bir şey vardı. Yağmur henüz düşmemiş olsa da hava, yaklaşan bir değişimin fısıltısını taşıyordu.
Julián Torres, eski mavi kamyonetinin direksiyonunda oturuyordu. Yüzü yorgundu. Göz altlarında derin çizgiler, alnında yılların yükünü taşıyan kırışıklıklar vardı. Ama bakışlarında hâlâ bir iyilik pırıltısı parlıyordu — sanki tüm zorluklara rağmen içindeki insanlığı kaybetmemiş bir adam gibi.
O gün de diğer günler gibi başlamıştı. Küçük kızı Sofi’yi okula bırakmış, öğleden sonra çalıştığı iş yerine doğru yola çıkmıştı. İki işte birden çalışıyordu; biri dağıtım şoförlüğü, diğeri yarı zamanlı depo işçiliğiydi. Evin kirası, faturalar, okul malzemeleri… Hayat ucuz değildi ama Julián da savaşmayı bırakacak biri değildi. Kızının gülümsemesi için her şeyi yapmaya hazırdı.
Kamyoneti geniş bir bulvara dönerken yağmur nihayet kendini bıraktı. İlk damlalar masumdu ama birkaç saniye içinde gökyüzü adeta yarılmış, bardaktan boşanırcasına su inmeye başlamıştı. Şehrin trafik akışı darmadağın oldu. Arabalar bir anda frenledi, su birikintileri lastiklerin arasından fışkırdı, klakson sesleri göğe yükseldi.
Julián, silecekleri en yüksek seviyeye getirdi. Tam o sırada önünde garip bir şey fark etti. Lüks bir siyah sedan araç, yol kenarında duruyordu. Kaputu açıktı. Yanında genç bir kadın duruyor, yağmurun altında çaresizce bir yandan kaputu kaldırmaya, bir yandan da takılmaya başlayan şemsiyesini düzeltmeye çalışıyordu. Üstündeki bej renkli takım elbise yağmurla koyulaşmış, topuklu ayakkabıları su birikintilerinde kayıyordu.
Julián bir an tereddüt etti.
Pratik davranması gerekirdi. İşe geç kalıyordu. Patronu sert bir adamdı, gecikmeyi affetmezdi. Hatta o ayın maaşını bile bahane ederek keserdi. Ama vicdanı Julián’a izin vermedi.
Kamyonetinin hızını kesti, kadına doğru baktı. Kadının yüzündeki panik ifadesi içini burktu. Sonunda kararını verdi.
Penceresini açıp seslendi:
“Yardım ister misiniz, hanımefendi?”
Kadın başını kaldırıp ona baktı. Julián’ın eski kamyoneti, basit kıyafetleri, yağmurla karışmış yüzü… Kadının bakışlarında istemsiz bir tereddüt vardı. Yıllardır hayatı boyunca yüksek mevkilerde bulunmuş birinin, sıradan bir adamdan yardım isteme konusundaki çekincesi seziliyordu.
“Gerek yok,” dedi kadın keskin bir sesle. “Yol yardımını aradım. Gelirler.”
Bir şimşek çaktı. Yağmur aniden şiddetlendi. Sedanın etrafındaki su seviyesi hızla yükseliyordu.
Kadın kaputu tekrar kaldırmak isterken ayağı kaydı. Saçından bir tutam yüzüne düşerken yağmur damlaları kirpiklerine karıştı.
O an Julián kararını verdi.
Kamyoneti durdurdu, kapıyı açtı ve şiddetli yağmurun altına çıktı.
Kadına doğru yürürken yağmur gözlerini yakıyordu ama umursamadı.
“İzin verin bir bakayım,” dedi gülümseyerek. “Belki sandığınız kadar ciddi değildir.”
Kadın derin bir nefes aldı. Yorgun ve utanmış görünüyordu. Sonunda başını salladı.
“Peki… ama dikkat edin. Bu araba çok pahalı.”
Julián hafifçe güldü.
“Merak etmeyin hanımefendi. Ücret olarak sadece ıslanmayı kabul ediyorum.”
Kadının yüzünde, istemese de minicik bir tebessüm belirdi.
Julián kaputun altına eğildi. Motor belli ki aşırı ısınmıştı. Su hortumu yırtılmıştı. Fakat bu, Julián gibi pratik zekalı biri için büyük bir sorun değildi. Yerde bulduğu plastik bir şişeyi yağmur suyuyla doldurdu, çantasından çıkardığı ince bir tel ile hortumu geçici olarak bağladı.
Kadın, onun seri ve kararlı hareketlerini sessizce izliyordu. Julián’ın elleri nasırlıydı ama işini bilir şekilde ustaca hareket ediyordu.
Bir süre sonra motoru kapattı, kontağa uzandı, anahtarı çevirdi.
Motor çalıştı.
Kadın şaşkınlıkla nefes aldı.
“Nasıl yaptınız…?”
Julián omuz silkti.
“Biraz su, biraz tel… biraz da şans.”
Kadın çantasından bir miktar para çıkardı.
“Lütfen bunu kabul edin. Islanmanıza değsin.”
Julián geri çekildi.
“Hayır, hanımefendi. Bugün ben size yardım ettim, yarın siz başkasına edersiniz. Böyle işler böyledir.”
Kadın, onun basit ama gururlu sözleri karşısında donakaldı. Kimse böyle davranmıyordu artık. İnsanlar iyilik yapınca mutlaka bir çıkar bekliyordu.
“Adınız ne?” diye sordu kadın.
“Julián. Julián Torres.”
“Ben de Clara. Clara Montes.”
Julián başını eğerek selam verdi, kamyonetine bindi ve yağmurun perdesi içinde uzaklaştı.
Clara uzun süre gözünü ayıramadı. O yabancı adamın içtenliği, düzgünlüğü ve sıcaklığı zihninde yankılanıyordu.
Bilmiyordu ki o adamı çok daha kötü bir durumda yeniden görecekti.
Ve o karşılaşma, sadece Julián’ın değil, Clara’nın hayatını da değiştirecekti.
Clara yağmurun altındaki o sahneden günler sonra bile kendine gelemiyordu. Julián’ın sözleri kulaklarında yankılanıyordu:
“Bugün ben size yardım ettim, yarın siz başkasına edersiniz.”
Yıllardır adalet dağıtan bir yargıç olarak teoriyi çok iyi biliyordu. Ancak pratikte… dünya bambaşka bir yerdi. Clara’nın mahkemede karşılaştığı davalar, suçlamalar, hileler, yalanlar… hepsi onun kalbini katılaştırmış, insanlara olan güvenini törpülemişti.
Ama Julián’ın yağmur altında duruşu…
O saf, beklentisiz iyilik…
Clara’nın içindeki donmuş bir parçayı çözmüştü.
İki Hafta Sonra – Kaderin Kapıyı Çaldığı Gece
Gece yarısından sonra, Julián ve küçük kızı Sofi derin uykularındaydı. Yoksulluğun içindeki küçük daire sessizdi; tek ses, dışarıdaki uzak trafikten gelen hafif uğultuydu. Sofi, bir peluş ayıyı göğsüne sıkıca bastırmış, babasıyla aynı eski battaniyenin altında uyuyordu.
Tam o sırada kapı öyle bir gürültüyle çalındı ki, evdeki her şey sarsıldı.
Bang! Bang! Bang!
Sofi çığlık atarak uyandı.
“Baba! Baba ne oluyor?”
Julián fırladı. Kapıya yönelirken kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Kapı yeniden yumruklandı.
“Polis! Kapıyı açın!”
Julián kapıyı açar açmaz iki memur içeri daldı. Biri hemen elindeki kâğıdı gösterdi.
“Julián Torres, hırsızlık suçundan tutuklusun.”
Julián’ın aklı durdu.
“Hırsızlık mı? Ben—Ben hiçbir şey çalmadım!”
Sofi ağlamaya başladı. Küçük elleri babasının pantolonuna yapıştı.
“Baba gitme! Baba bir şey yapmadı!”
Memurlar acımasızca davranmıyordu ama görevlerini de bırakmıyorlardı.
“Beyefendi, depo kameralarında sizin çalıştığınız vardiyada kayıp ürünlerle ilgili hareketler görülmüş. Şikâyet var. Gelip ifade vermeniz gerek.”
“İfade mi? Beni kelepçeliyorsunuz!”
Sofi çığlık atıyordu, Julián’ın kollarından çekiştiriyordu.
“Baba gitme! Beni bırakma!”
Bu sahne, Clara’nın yıllardır gördüğü yüzlerce davadan sadece biri olabilirdi… ama bu adam için değildi.
Bu adaletsiz bir zincirin başlangıcıydı.
Mahkeme Günü – Kader Yeniden Buluşuyor
Günler sonra, Julián mahkeme salonuna adım attığında sinirleri paramparçaydı. Yorgundu, uykusuzdu, yıpranmıştı. Gözlerinde umut kırıntısı bile kalmamış gibiydi.
Sofi ise izleyici sıralarında oturuyor, küçük bir karton tutuyordu:
“Mi papá es bueno – Babam iyi biridir.”
Salon sessizleşince herkes ayağa kalktı.
“Mahkeme başkanı Yargıç Clara Montes içeri giriyor!”
Julián başını kaldırdığında… nefesi kesildi.
O kadındı.
Yağmurdaki kadın.
Clara.
Onu hemen tanıdı.
Clara da onu tanıdı.
Yargıcın yüzü bir anlığına dondu. Gözleri büyüdü.
O yağmur altında arabasının onarılmasına yardım eden adamın bugün bir suçlu olarak karşısında duruyor olması… içini bıçak gibi kesti.
“Bu nasıl olur…?” diye düşündü.
Fakat profesyonelliğini bozmamak için yüzünü hemen toparladı.
Ama içinden bir ses çığlık atıyordu:
Bu adam suçlu olamaz.
Duruşma Başlıyor
Savcı, Julián’ı sanki yılların sabıkalısıymış gibi göstermeye başladı.
“Hırsızlık, güven ihlali, çalışma alanına kasıtlı zarar…”
Birkaç kayıp ürünün çalındığı gece, gece vardiyasında çalışanların kamera kayıtlarında belirsiz silüetler görülüyordu. Üstelik Julián’ın parmak izleri kaybolan kutulardan birinde bulunmuştu.
Ama gerçek şu ki…
Julián her gün yüzlerce kutuya dokunuyordu.
Her gün teslimat yapıyordu.
Parmak izinin olması zaten normaldi.
Fakat sistem bunu umursamıyordu.
Julián’ın Savunması
Sırası geldiğinde Julián ayağa kalktı. Sesini zor çıkarıyordu ama kelimeleri kalpten geliyordu.
“Sayın yargıç…
ben hırsız değilim.
Sadece kızım için çalışan bir babayım.
Bende çalmayı bırakın, kimsenin ekmeğine göz dikmek yoktur.”
Sofi ağlamaya başladı.
Clara’nın göğsü sıkıştı.
İlk kez bir dosyanın satırlarına bakmak yerine, bir adamın gözlerine baktı.
Ve orada suç değil, korku gördü.
Masumiyet gördü.
Onuru için savaşan bir yoksul adam gördü.
Clara’nın İç Hesaplaşması
O gece Clara eve gidip uyuyamadı.
Mesleği boyunca dosyalara, raporlara, tanıklıklara güvenmişti.
Ama Julián’ın yüzü… yağmur altındaki iyilik dolu hali… Sofi’nin gözyaşları… Julián’ın “Kızım için çalışıyorum” deyişi…
Yatağında dönüp durdu.
Sonunda dayanamadı.
Gece yarısı adliyeye döndü.
Boş koridorlarda topuk sesleri yankılanıyordu.
Julián’ın dosyasını açtı.
Tek tek inceledi.
Saatler geçti.
Sabit noktalar, kamera saatleri, depo giriş kayıtları…
Ve sonunda çelişkiler su yüzüne çıkmaya başladı.
— Kayıp ürünlerin olduğu saatlerde Julián şehirde bir teslimatta görünüyordu.
— Depodaki başka bir çalışanın ifadeleri uydurmaydı.
— Kamera açıları anlaşılmıyordu.
— Şikâyeti yapan bir çalışan iki gün önce işten kovulmuştu.
Bir tezgâh vardı.
Ve hedef, kendini savunamayacak bir adam: Julián.
Clara dosyayı kapattı. Ellerini yüzüne götürdü.
“Bu adam suçlu değil… Bu adama tuzak kurmuşlar.”
Onun karar vermesi gerekmiyordu.
Onun yapması gereken adaleti bulmaktı.
Son Gün – Mahkeme Salonunda Fırtına
Ertesi sabah insanlar mahkeme salonuna doluştu. Gazeteciler bile gelmişti; fakir bir babanın hırsızlık davası toplumda ilgi çekmişti.
Julián bitkindi.
Savunmayı bıraktığını düşünür gibiydi.
Ama Sofi yanındaydı.
“Baba, eve döneceğiz, değil mi?”
Julián’ın boğazı düğümlendi.
“Elbette güzel kızım…”
Ama söyleyemediği şey şuydu:
“Umut etmekten başka çaremiz yok.”
Savcının Son Sözleri
Savcı yüksek sesle:
“Bu adam suçlu!
Deliller ortada!”
Salon buz gibi oldu.
Clara Ayağa Kalkıyor
Sonunda sıra Clara’ya geldi.
Yavaşça durdu, dosyayı eline aldı.
Salonda çıt çıkmıyordu.
Ve Clara, hayatının en önemli kararını verecek, bunu tüm kalbiyle hissediyordu.
Sesi ilk başta yumuşaktı. Ama kararlıydı.
“Bu dosyayı gece boyunca tekrar tekrar inceledim.”
Savcı nefes aldı. Julián başını kaldırdı. Sofi gözyaşlarını sildi.
Clara devam etti:
“Deliller tutarsız. Kamera saatleri uyuşmuyor. Tanık güvenilir değil. Üstelik sanığın o saatte başka bir görevde olduğu resmi kayıtlarda görülüyor.”
Herkes şaşırdı.
“Bu nedenle—”
Clara durdu, Julián’a baktı.
Yağmurun altındaki o iyiliği hatırladı.
Küçük Sofi’nin ölümüne ağladığı gözlerini hatırladı.
Bu adamın kalbi temizdi.
Clara sözlerini güçlü bir şekilde bitirdi:
“Julián Torres, tüm suçlamalardan beraatına karar verilmiştir.”
Bir anda herkes sustu.
Sonra bir anda fısıltılar yayıldı.
Sofi ayağa fırladı.
“Babaaa!”
Julián dizlerinin üzerine çöktü, gözünden yaşlar aktı. Sofi ona sarıldı. Elindeki peluş ayı babasının göğsüne çarptı.
Ve o an, Clara’nın bile gözlerinden hafif bir yaş süzüldü.
Clara’nın Julián’a Yaklaşması
Duruşma bitince Clara kürsüden indi.
Julián hâlâ şaşkın ve duygusal bir haldeydi.
Clara yavaşça yanına geldi.
“Beni hatırladınız mı?” dedi hafif bir gülümsemeyle.
Julián başını salladı.
“Sizi… asla unutmadım.”
Clara derin bir nefes aldı:
“Bana yardım ettiğiniz gün… farkında değildiniz ama adaletin gerçek anlamını hatırlattınız bana.”
Julián gözlerini yere indirdi, utangaçça.
“Ben sadece… bir babayım. Bir insanım.”
Clara onun sözlerini tamamladı:
“Ve insanlık bazen en büyük yasalardan daha güçlüdür.”
Yeni Bir Başlangıç
Duruşmadan birkaç gün sonra Clara mahkeme yönetimiyle konuştu. Julián’a bir iş ayarladı. Artık mahkemenin şoförlerinden biri olacaktı. Düzenli maaş, sigorta, güvenlik… Hepsi vardı.
Julián gözleri dolarak kabul etti.
“Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sordu.
Clara gülümsedi:
“Çünkü bir insan başka bir insana yardım ettiğinde… dünya değişir.
Siz yağmurda bana yardım ettiniz.
Ben de şimdi size yardım ediyorum.”
Yıllar Sonra – Yağmurun Altındaki Hatıra
Sofi artık büyümüştü.
Okulunu birincilikle bitiriyor, Clara onu sık sık ziyaret ediyor, adeta bir vaftiz annesi gibi ilgileniyordu.
Julián’ın hayatı düzelmişti.
Küçük daireden daha iyi bir eve taşınmışlar, hayat artık bir mücadele değil, bir yolculuk olmuştu.
Clara ise her yağmur yağdığında durup o günü hatırlıyordu.
Bir adamın, hiçbir karşılık beklemeden yaptığı o iyiliği…
Ve sonunda Clara kendisiyle yüzleşti:
Adalet… kâğıtlarda değil, insanların kalbindeydi.