“Bacaklarımın Arasında Getirdiğim Şeye Hazır Değilsin!” — Apaçi Kadından Vahşi Kovboya Şok Sözler
1. Kızıl Çölün Ateşi
Güneş, Yeni Meksika’nın kızıl çölünde kızgın bir demir gibi yanıyor, kurumuş toprağı kavuruyordu.
Ufukta ısı dalgaları titriyor, her şey hayal gibi görünüyordu.
Caleb Mars, yılların güneşi ve rüzgarıyla sertleşmiş derisiyle, yalnız bir kovboy olarak sadık atı Rusty’nin üzerinde ağır ağır ilerliyordu.
O gün, çiftliğindeki birkaç kaybolmuş sığırı aramış, şimdi ise gece inmeden evine ulaşmak istiyordu.
.
.
.

Ancak, uzakta tozlu yolda sendeleyen bir siluet gördü.
Başta bir serap sandı; çöl yalnız adamlarla oyun oynardı.
Ama Rusty huzursuzca kişneyip toprağı eşelediğinde, Caleb bunun gerçek olduğunu anladı.
Yaklaştı, sağ eli Colt tabancasının kabzasına dokunuyordu.
Figür bir kadındı: uzun boylu, kaslı, yüzü toz ve kurumuş kanla kaplı bir Apaçi kadını.
Yırtık deri pantolon, ter ve toprak lekeli bir gömlek giymişti.
Sağ elinde eski bir tabanca, doğrudan Caleb’in göğsüne doğrultmuştu.
“Attan in,” diye emretti, kırık bir İspanyolcayla, köklerini belli eden sert bir aksanla.
Caleb ellerini yavaşça kaldırdı, avuçlarını gösterdi ve dikkatlice indi.
Kadın yaralıydı, ateşi vardı, vücudu titriyordu ama gözlerinde bir savaşçının vahşiliği parlıyordu.
Birden dizleri çözüldü, düşmeye başladı.
Caleb onu tam zamanında yakaladı, kollarına aldı.
Tabanca kumlara düştü.
Kadını Rusty’nin üzerine yükledi ve kasabasının dışında, Red Rock adlı hayalet köydeki mütevazı kulübesine götürdü.
Üç yıl önce, karısı Elena bir salgında ölmüş, Caleb’i yalnız bırakmıştı.
O günden beri, çiftliğinde münzevi gibi yaşıyor, birkaç ineğiyle ilgileniyor, insanlardan uzak duruyordu.
Ama şimdi, kollarında bu yabancı ile, uzun süredir hissetmediği bir merak ve şefkat içindeydi.
Kadını yatağına yatırdı, yaralarını inceledi.
Kollarında derin kesikler ve yan tarafında kanayan bir bıçak yarası vardı.
Yaraları kaynar suyla temizledi, dikiş attı, eski bir Meksikalı şifacıdan öğrendiği otlarla merhem yaptı.
Kadın ateşten sayıklıyordu, Apaçi dilinde anlaşılmaz kelimeler mırıldanıyordu.
Ama bir isim tekrar tekrar yankılandı: Naana. Naana.
2. Uyandığında ve Tanışma
Sabah olduğunda, kadın birden gözlerini açtı ve mutfak masasındaki bıçağı kaptı.
“Neredeyim? Ne yaptın bana, lanet beyaz adam?” diye bağırdı, bıçağı titrek bir şekilde Caleb’e doğrulttu.
Caleb sakin kaldı, odanın diğer ucunda bir sandalyede oturuyordu.
“Seni yolda yaralı buldum. Buraya getirdim, yaralarını sardım. Hayatını kurtarmaktan başka sana dokunmadım,” dedi, Teksas aksanıyla ama düzgün bir İspanyolcayla.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda kadın bıçağı indirdi, bitkin bir şekilde yatağa uzandı.
“Adım Kaya,” dedi kısık bir sesle.
Sonraki günlerde, Kaya iyileşirken konuşmaya başladılar.
Hikâyesini parça parça anlattı; her kelime bir parça ruhunu koparıyordu.
Dağlardaki bir Apaçi kabilesindendi ama diğerlerinden farklıydı.
Küçüklüğünden beri ne tam kadın ne tam erkek hissediyordu.
Kültürlerinde onun gibiler “iki ruhlu” olarak adlandırılırdı; bazı klanlarda kutsal sayılırken, kendi kabilesinde dışlanmıştı.
Çocukken, yaşlılar onu kızgın demirlerle bacaklarından damgalamıştı; o izler hâlâ hafızasında yanıyordu.
Sonunda onu bir köle tüccarına, Victor Salazar’a satmışlardı; acımasız, yılan gözlü, ucuz viski kokan kalın bıyıklı bir adam.
Dört gün önce, bir gardiyanı keskin bir taşla öldürüp kaçmıştı.
Bir gece, ateş başında fasulye ve tortilla yerken, “Salazar bir iblis,” dedi Kaya.
“Beni arayacak. Silahlı adamları var, ya beni geri alana ya da öldürene kadar durmaz.”
Caleb’in çenesi sıkıldı.
“O zaman hazırlık yaparız, lanet olsun,” dedi.
Az konuşurdu ama sesi kararlıydı.
3. Savaş Hazırlıkları ve Yakınlaşma
Sonraki günler, çiftlik bir kaleye dönüştü.
Caleb, Kaya’ya Winchester tüfeği kullanmayı öğretti; duruşunu düzeltti, 50 yarda uzaktaki bir adamın kalbine nasıl nişan alınacağını anlattı.
“Nefesini tut, tetiği bir sevgiliyi okşar gibi yavaşça çek,” dedi.
Kaya ilk defa gülerek, boğuk ama gerçek bir kahkaha attı.
Karşılığında Kaya, Caleb’e yakın dövüş teknikleri, sessizce bıçak kullanma, ip ve taşla tuzak kurma öğretti.
Kumda izleri okumayı, rüzgarı koklayarak yaklaşan düşmanı sezme yollarını gösterdi.
Birlikte çalışırken aralarındaki bağ güçlendi.
Bir öğleden sonra, mesquite ağacının altında otururlarken Kaya geçmişinden daha fazlasını paylaştı.
“Naana benim koruyucumdu, kabile beni dışladığında beni kolladı. Federal bir baskında öldü, son sığınağım da onunla gitti. Bu dünyada kendime yer bulmaya çalışıyorum.”
Caleb de kalbini açtı:
“Elena benim her şeyimdi. Kollarımda öldü ve bir daha asla haksızlığın sevdiğim birini almasına izin vermeyeceğime yemin ettim. O yüzden sana yardım ediyorum. Acıdığımdan değil, doğru olan bu.”
Aralarındaki gerilim çölde yaklaşan bir fırtına gibi büyüyordu.
Bir gece, yorucu bir günün ardından Kaya kulübede ona yaklaştı.
Ateşin gölgesi duvarlarda dans ediyordu.
Koluna dokundu, Caleb geri çekilmedi.
“Beni ilk defa insan olarak gören sensin, bir canavar ya da eşya olarak değil,” diye fısıldadı Kaya.
Caleb ona baktı, mavi gözleri yumuşadı.
“Güçlüsün,” dedi.
“Tanıdığım her erkekten daha fazla.”
Önce temkinli, sonra yılların yalnızlığını serbest bırakan tutkulu bir öpücükle birbirlerine sarıldılar.
Yatakta, izlerle dolu bedenlerini keşfederek, şefkat ve özlemle seviştiler.
Kaya ilk defa tamamen kabul edildiğini hissetti.
Caleb içinse, kalbinin hâlâ atabildiğinin kanıtıydı.
4. Savaş ve Zafer
Üçüncü günün şafağında, ufukta toz bulutları yükseldi.
Dokuz silahlı adam, Victor Salazar’ın liderliğinde, çiftliğe doğru geliyordu.
“Bana malımı ver, kovboy, yoksa seni ve sahip olduklarını öldürürüm!” diye bağırdı Salazar.
Caleb kapıya tüfeğiyle çıktı:
“Burada köle yok, pislik. Sadece özgür insanlar var. Geldiğin yere dön!”
Savaş gök gürültüsü gibi patladı.
Salazar’ın adamları saldırdı, mermiler havada ıslık çaldı.
Caleb bir fıçının arkasından ateş açtı, iki adamı yere serdi.
Kaya, pencereden Winchester’la birini indirdi.
“Naana için!” diye bağırdı mermi doldururken.
Ama savaş sadece kurşunla değildi.
Kaya tuzaklar kurmuştu; bir adam gizli bir ilmeğe takıldı, atı yere düştü, Kaya onu bıçakla bitirdi.
Bir başkası kazıklı bir çukura bastı, acı içinde bağırırken Caleb son kurşunu sıktı.
Salazar öfkeyle adamlarına “İkisini de öldürün! O köpek bana kan borçlu!” diye bağırdı.
Yine saldırdılar; Kaya verandada, Apaçi elbisesi savaş bayrağı gibi dalgalanarak ateş açtı.
Bir kurşun kolunu sıyırdı ama durmadı.
“Bu izlerim için!” diye haykırdı, bir adamı daha indirdi.
Toz ve duman havayı doldurmuş, barut ve kan kokusu her yere sinmişti.
Dört adam ölü, üçü yaralıydı.
Sadece Salazar ve yardımcısı Rico kalmıştı.
Rico Caleb’i omzundan vurdu, ama Kaya onu göğsünden vurarak intikam aldı.
Salazar, tabancasıyla Kaya’ya doğru ilerledi.
“Sen benim malımsın!” diye bağırdı.
Kaya tüfeği doğrulttu:
“Bu iş, ben ne zaman istersem biter!” dedi buz gibi bir sesle.
Tetiği çekti, mermi Salazar’ın kalbini deldi.
Salazar diz üstü çöktü, can verirken yere yığıldı.
Çiftlikte sessizlik hâkim oldu, sadece yaralıların inlemeleri duyuluyordu.
Kaya yere oturdu, kanayan kolunu tutuyordu.
“Şimdi ne yapacağım?” diye sordu Caleb’e.
Caleb kendi yarasını sararken yaklaştı:
“Kalbin ne diyorsa onu yap, sevgilim.”
Kaya gülümsedi:
“En azından iyileşene kadar burada kalabilir miyim?”
Caleb hafifçe güldü:
“İstediğin kadar kal. Bu çiftlik yalnız bir adam için fazla büyük.”
5. Barış ve Yeni Tehditler
Haftalar ayları buldu.
Kaya çiftlikte kaldı, birlikte yeniden inşa ettiler.
Sığırlarla ilgilendiler, kurak toprağı sürdüler, mucizevi şekilde bir kuyudan çıkan suyla mısır ve fasulye yetiştirdiler.
Geceleri yıldızların altında hikâyeler paylaştılar.
Kaya, Apaçi vizyonlarını, onu koruyan ruhları anlattı.
Caleb, kimsenin köle olmadığı daha adil bir dünya hayallerinden bahsetti.
Bir gece, kulübenin yatağında, çöl rüzgarı dışarıda uğuldarken Kaya ona sokuldu:
“Sen beni insan olarak gördün, dünya ise eşya olarak. Teşekkür ederim.”
Caleb elini tuttu, öptü:
“Sen tam olman gereken kişisin ve bu yeterli.”
Artık çöl rüzgarı korku değil, huzur taşıyordu.
İki yalnız ruh, birbirinde yuva, saygı ve aşk bulmuştu.
Ama hikâye burada bitmedi.
6. Son Savaş ve Sonsuz Barış
Aylar sonra, çiftliğe yeni söylentiler ulaştı.
Salazar’ın diğer köleleri kaçmış, kasabaları yağmalayan bir haydut çetesi kurmuştu.
Bunlardan biri, intikam yemini eden Apaçi Tasa’ydı.
Bir sabah, çitleri kontrol etmek için yola çıktıklarında, uzakta bir kasabanın yandığını gördüler.
Kaya duman işaretlerini tanıdı: “Bu Tasa.”
Yardım etmeye karar verdiler; silahlarını kuşanıp kaosa doğru sürdüler.

Kasaba cehennem gibiydi.
Binalar yanıyor, insanlar çığlık atıyordu.
Tasa ve on adamı, kantini yağmalıyor, karşı çıkanları vuruyordu.
Caleb ve Kaya arka sokaktan sızdı.
“Sen soldan, ben sağdan,” diye fısıldadı Caleb.
Kaya başını salladı, bıçak elinde.
Çatışma şiddetliydi.
Kaya iki adamı sessizce tuzaklarla indirdi, boğazlarını kesti.
Caleb bir çatıdan üç adamı vurdu.
Tasa onları gördü, Kaya’ya saldırdı:
“Salazar’ın hesabını ödeyeceksin!” diye kükredi.
Yumruk yumruğa bir dövüş başladı.
Tasa güçlüydü ama Kaya daha hızlıydı; mentoru Naana’nın öğrettikleriyle onu silahsızlandırıp yere serdi.
“Bu intikam değil, adalet,” dedi ve bıçağı sapladı.
Tasa öldü, çete teslim oldu.
Kasaba halkı onları kahraman ilan etti ama Caleb ve Kaya şöhret peşinde değildi.
Çiftliğe döndüler, her zamankinden daha bağlı.
7. Sonsuzluk ve Aşkın Zaferi
Yıllar geçti.
Bir oğulları oldu; Apaçi gözlü ve sarı saçlı bir çocuk.
Onu özgürce büyüttüler, tüm kimliklere saygı duymayı öğrettiler.
Kızıl çöl, onların sonsuz yuvası oldu; nefretin yerine aşkı koyan bir hayatın kanıtı.