“Bu Yasak…” diye fısıldadı genç kadın — Kovboy anladı ve sırlar birer birer ortaya dökülmeye başladı!

“Bu Yasak…” diye fısıldadı genç kadın — Kovboy anladı ve sırlar birer birer ortaya dökülmeye başladı!

1. Bölüm: Güneşin Kanlı Alacakaranlığı

Kırmızı Mesa’nın kızıl kayalıkları üzerinde güneş, ateş ve gölgeyle boyanmıştı. Eli Turner, Batı’nın yalnız kovboyu, yorgun atını dizginleyerek küçük sınır kasabasına baktı. Tozlu yollar, eski püskü binalar ve gökyüzü, altındaki dünyadan fazla büyük görünüyordu. Eli iş bulmak, belki sıcak bir yemek ve yatak umuduyla gelmişti. Ama onu bekleyen, çok daha karanlık bir sırdı.

.

.

.

Kasabanın salonu o akşam sessizdi; öyle bir sessizlik ki, bir adam kendi kalp atışını bile duyabilirdi. Eli köşedeki masada oturmuş, şapkasını gözlerine indirmişti. Kapı açıldı; içeri, kasabanın vaizinin kızı Clara Avy girdi. Genç, zarif, gözleri derin bir orman gibi karanlık ve gizemliydi. Varlığı salonu susturdu. Buraya gelmemesi gerekiyordu.

Eli’nin bakışları Clara’yı izledi. Clara hızla bara gidip barmenle fısıldaştı. Eli kelimeleri duyamasa da, genç kadının titreyen ellerindeki korkuyu gördü. Clara, sıkıca bir kağıt parçasını tutuyordu; hayatı ona bağlıymış gibi.

Dakikalar sonra, barmenin yüzü soldu. Clara aniden döndü, Eli’nin omzuna çarptı. Kağıt Clara’nın elinden kayıp yere düştü. Eli hemen eğilip aldı. Üzerinde kırık bir mühür ve soluk, telaşla yazılmış kelimeler vardı:
“Gerçek gömülü kalmalı.”

Clara dondu kaldı. “Geri ver,” diye fısıldadı, sesi titreyerek. Eli onun yüzüne baktı; gözlerinde korku, acı ve kasabayı küle çevirecek bir sır vardı. Eli kağıdı geri uzattı:
“Ne gerçeği?”
Clara kapıya baktı, sanki birinin çıkıp gelmesini bekliyordu. “Burada olmamalısın,” dedi. “Bu yasak.”

Eli ne demek istediğini bilmiyordu. Ama o anda, Clara’nın gözlerinde gördüğü şey, kasabanın kaderini değiştirecek bir tehlikeydi. Eli kağıdı geri verdi:
“O zaman belki, birinin kuralları bozma zamanı gelmiştir.”

2. Bölüm: Yasaklar ve Kan

Ertesi sabah Kırmızı Mesa solgun bir şafakta uyanırken, Eli gitmeye karar vermişti. Ama Clara’nın gözlerinde gördüğü korku, onu burada tutuyordu. Genç kadın sadece korkmuş değildi; hapsolmuştu.

Eli, kasabanın ucundaki beyaz kiliseye doğru sürdü. Çan kulesi, yorgun bir nöbetçi gibi eğilmişti. Dışarıda, vaiz Reverend Avery dikiliyordu; gri sakallı, keskin bakışlı. Bir Tanrı adamından çok bir general gibiydi.

“Sen yeni çiftlik işçisi misin?” diye sordu soğukça.
“Yoldan geçiyorum,” dedi Eli.
“Geçmeye devam et,” diye karşılık verdi vaiz. “Kırmızı Mesa’da yabancılar hoş karşılanmaz. Hele ki burnunu fazla sokarsa.”

O gece Eli, kilisenin arkasındaki dere kenarında Clara’yı buldu. Genç kadın ay ışığında diz çöküp küçük beyaz bir bezdeki kan lekelerini yıkıyordu. Eli sessizce yaklaştı.
“Bir şey saklıyorsun,” dedi.
Clara’nın nefesi kesildi. “Ne olur sorma. Babam… O sandığın kişi değil.”

Eli yanına çömeldi, sesi kararlıydı:
“Peki kim?”
Clara gözyaşlarıyla ona baktı.
“Sermonlarını yalanlarla kuran bir adam. Eğer bildiklerimi biri öğrenirse, güneş doğmadan beni öldürür.”

Aralarındaki hava ağırlaştı; korku ve söylenmemiş bir güvenle doldu. Eli artık gitmeyeceğini anladı. Clara’nın zincirlerini kırmadan ayrılmayacaktı.

3. Bölüm: Gölgedeki Gerçek

Sonraki günlerde Eli, Reverend Avery’nin çiftliğinde işçi rolü oynadı. Şüphe çekmemek için çalıştı ama her gece, gökyüzü lacivert olduğunda, Clara ile dere kenarında buluştu. Clara ona parça parça sırlar anlattı: Kaybolan paralar, ortadan kaybolan insanlar, kasabanın her şeyini kontrol eden vaiz…

“Madeni, kiliseyi, kanunu… Hepsini babam yönetiyor,” dedi Clara bir gece. “Günahı vaaz ediyor ama kasabayı o kurutuyor.”

Eli yaklaştı:
“Neden bana anlatıyorsun?”
“Çünkü,” dedi Clara, sesi titrek, “Kasabada ona gözünü dikmekten korkmayan tek kişi sensin. Çünkü artık bu yükü tek başıma taşıyamam.”

Eli, Clara’nın gözlerinde umutsuzluktan fazlasını gördü. Tehlikeli, yasak bir şeyin ilk kıvılcımıydı bu; ikisini de yok edebilecek bir yakınlık.

O gece Eli, kiliseye gizlice girdi. Ay ışığı kırık pencereden süzülürken, mahzenin kapısını açtı. İçeride eski mektuplar, kayıtlar buldu. Clara’nın anlattığı her şeyin kanıtıydı bunlar. Tam çıkacakken, karanlıktan bir gölge belirdi.

Reverend Avery, elinde pompalı tüfekle:
“Yoluna devam etmeliydin, oğlum,” diye hırladı. “Artık fazla şey biliyorsun.”

Eli’nin eli tabancasına gitti ama arka taraftan Clara’nın sesi duyuldu:
“Baba, ne olur yapma!”

Sessizlik paramparça oldu. Vaiz öfkeyle döndü. Mahzen bir anda kaosa sürüklendi. Vaiz ateş etti, mermi bir feneri parçaladı, alevler ahşabı sardı. Duman ve ateş, kiliseyi boğarken vaizin sesi gök gürültüsü gibi yankılandı:
“Bunu sen başlattın, kızım! Sen ve o yabancı!”

Eli, Clara’yı merdivenlere doğru çekti, öksürerek:
“Gitmeliyiz!”
Ama Clara durdu, gözyaşları içinde ama kararlı:
“Artık kaçmayacağım!”
Alevlerin arasında korkmuş bir kız değil, cesur bir kadın duruyordu.
“Gerçek günah değil, baba. Ama senin yaptıkların…”

Vaiz öfkeyle silahı yeniden kaldırdı. Tam o anda, alevler altarın yanındaki içki dolabına ulaştı. Büyük bir patlama oldu, camlar kırıldı, ateş kiliseyi yuttu. Vaiz çığlık attı, silahı yere düştü. Eli, Clara’yı dışarı sürükledi.

4. Bölüm: Küllerden Doğanlar

Dışarıda, soğuk hava yanık ciğerlerine doldu. Kilise bir ateş denizi gibi parlıyordu. Eli ve Clara, sabahın ilk soluk ışığında karların üstüne yığıldı. Clara, yanık gözlerle kiliseye baktı.
“Artık gitti,” diye fısıldadı, sesi kırık.
Eli, Clara’nın yanağındaki isi sildi, dokunuşu nazik:
“Yalnızca o değil. Artık yalanları da gitti.”

Uzun bir süre konuşmadılar. Sessizlik, acı, özgürlük ve yeni bir başlangıçla doluydu. Sonunda Clara başını kaldırdı, gözlerinde ateşin yansıması:
“Şimdi ne olacak?”

Eli, sonsuz bozkırlara baktı. Güneş, ufukta altın rengiyle külleri boyuyordu.
“Artık, gerçeğin nefes alabileceği yere gideceğiz. Birlikte yeniden başlayacağız.”

Clara, Eli’ye yaslandı; yorgun ama kırılmamıştı.
“O zaman gidelim,” dedi.

Eli onu ata bindirdi, kolunu Clara’nın etrafına doladı. Yavaşça kasabadan uzaklaştılar. Kırmızı Mesa’nın yanan harabeleri arkalarında kaldı; yalanlar için bir mezar, gerçek için bir doğuştu. Rüzgar Clara’nın saçlarını savurdu, son korkularını da beraberinde götürdü. Eli’ye baktı, yıllardır ilk kez gülümsedi. Eli şapkasını hafifçe kaldırdı, sessiz bir gülümsemeyle:

“Yasak olan şeyler her zaman yanlış değildir. Ve doğan güneşin altında, iki yaralı yürek özgürce, günah ya da kanunla değil; yeniden başlama cesaretiyle birbirine bağlandı.”

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News