“Sakın Kımıldama! Dev Kara Dulun Yalnız Kovboya Fısıldadığı Gece — Onun Sonraki Hamlesi Herkesi Şoke Etti!”
Arizona’nın tozlu yollarında, fırtına gibi at süren bir kadından bahsederlerdi.
Simsiyah deri ceket içinde bir gölge, belinde tabanca, kömür gibi yanan gözlerle…
Posterlerde adı “Dev Kara Dul”du.
Onun on iki bankayı soyduğunu, kendi çetesini asılmaktan kaçmak için öldürdüğünü fısıldarlardı.
Gerçek adını kimse bilmezdi.
.
.
.

Ama Caleb için, bir zamanlar karısını kaybetmiş, hayatını sessizliğe ve çiftliğine gömmüş yalnız bir kovboy için, Kara Dul sadece rüzgarın taşıdığı bir söylentiydi.
Hayatında geriye kalan tek şey; sığırları, toprağı ve uçsuz bucaksız gökyüzüydü.
Bir akşam, bozkırda gök gürlerken Caleb çitleri kontrol ediyordu.
Yağmurda hızla gelen bir binici kapısına yaklaştı.
At, kapıda sendeledi ve siyah pelerinli uzun kadın çamura düştü.
Caleb hemen koştu, ama kadının elindeki gümüş saplı tabancayı görünce durdu.
“Yaklaşma!” diye tısladı kadın, sesi acıdan çatlamıştı.
Şimşek çakınca yüzü göründü; şakağında kan, gözlerinde vahşi bir bakış.
Caleb onu hemen tanıdı: Posterler doğru söylemişti.
“Sen… Kara Dul’sun!”
Kadın tabancayı kaldırdı, ama eli titriyordu.
“Sana ihtiyacım var… Kımıldama!”
Caleb ellerini havaya kaldırdı, “Sakin ol, yaralısın.”
Kadının gözleri karardı, atından kayarak Caleb’in ayaklarının dibine yığıldı.
O anda, herkesin korktuğu efsane, çamura kanayan yaralı bir insana dönüştü.
Caleb bir an tereddüt etti, sonra onu kollarına alıp kulübeye taşıdı.
Rüzgar uyarı gibi uğuldayınca bile durmadı.
İçeride, lambanın titrek ışığında kadını yatağa yatırdı.
“Kimin evine ne getirdim ben?” diye mırıldandı.
Kadının sesi fısıltı gibiydi, “Yakında öğrenirsin…”
Sonra bayıldı, dışarıda fırtına sürerken Caleb’in içinde yeni bir fırtına başladı.
Gece Geçip Gün Doğarken
Sabah olduğunda, fırtına geçmiş, tepelerde sis kalmıştı.
Kadın ateşler içinde uyuyordu.
Caleb başındaki kanı temizledi, yarasını sardı.
Ne yapacağını bilmiyordu.
Kadın nihayet uyanınca, eli tabancasına uzandı.
“Silaha dokunursan kapıdan atarım,” dedi Caleb sertçe.
Kadın bakınca fark etti; Caleb onu bağlamamış, polise de teslim etmemişti.
“Neden yardım ettin bana?”
“Çamurda birinin ölmesini izlemek hoşuma gitmez,” dedi Caleb.
Kadının bakışları yumuşadı, ama sesi hâlâ sertti:
“Kim olduğumu bile bilmiyorsun.”
“Biliyorum. Dev Kara Dul, katil, hırsız, at üstünde bir hayalet… Ama insanlar yalan söylemeyi sever. Aç mısın?”
Kadın uzun süre ona deliymiş gibi baktı, sonra kahveyi aldı.
“Adım Ada,” diye mırıldandı. “Yıllardır kimse kullanmadı.”
Gün boyunca aralarında gergin bir ateşkes vardı.
Ada henüz ata binemiyordu, kaburgaları çatlamıştı.
Caleb işine devam ederken, Ada’nın gözlerinin onu pencereden izlediğini hep hissediyordu.
O gece, ateş başında Ada konuştu:
“Benden korkmuyorsun.”
“Ben korkumu karımla birlikte gömdüm,” dedi Caleb sessizce.
Ada alevlere bakıp iç çekti:
“Sen bir delisin Caleb. Peşimdeki adamlar asla durmaz. Beni orada bırakmalıydın.”
Caleb’in çenesi kasıldı:
“Belki. Ama herkesin, onu bırakmayan birine hakkı vardır.”
Dışarıda çakallar uluyordu.
İçeride iki yalnız ruh sessizlikte oturuyordu; merhametin bir ömrün günahlarına üstün gelip gelemeyeceğini düşünerek.
Hesaplaşma Zamanı
Üç hafta geçti.
Ada’nın yaraları iyileşti, ama hâlâ yavaş hareket ediyordu.
Çiftlikte işlere yardım etmeye başladı; tavukları besledi, eyerleri onardı.
Caleb, Ada’nın sertliğinin yavaş yavaş çözülüşünü izledi.
Güneş tepeleri aydınlatınca gülüşü, yemek pişirirken mırıldandığı şarkılar…
Ama batıda huzur uzun sürmezdi.
Bir sabah, ufukta toz yükseldi.
Beş binici hızla vadiye giriyordu.
Ada’nın yüzü soldu:
“Beni buldular.”
Caleb tüfeğine sarıldı:
“O zaman burada durup savaşacağız.”
Ada başını salladı:
“Sen anlamıyorsun, bunlar kanun adamı değil. Eski çetem!”
Dakikalar içinde silah sesleri havayı yardı; mermiler ahırın duvarlarını deldi.
Caleb sakin ve kararlı şekilde karşılık verdi.
Ada da ona katıldı; temiz ve isabetli atışlar, eski suçlu yeniden hayata döndü.
Duman çekildiğinde üç binici ölmüş, ikisi kaçmıştı.
Ada duvara yaslanıp titredi:
“Bu hayatı hiç istemedim… Hiç.”
Caleb yanına diz çöküp omzuna dokundu:
“O zaman kaçmayı bırak. Burada yeniden başla.”
Ada ona inanamaz gözlerle baktı:
“Kim olduğumu bilerek beni yanında tutar mısın?”
Caleb başını salladı:
“Ne olduğun umurumda değil. Korkmadığında kim olduğunu önemsiyorum.”

Ada’nın yüzü tozlu gözyaşlarıyla ıslandı:
“Sen tam bir delisin Caleb.”
“Belki,” dedi Caleb. “Ama böyle daha iyi uyuyorum.”
Dışarıda rüzgar barut, yağmur ve özgürlüğün ilk kokusunu taşıyordu.
Yeniden Doğuş
Bahar bozkıra döndü; yeşil otlar karı delip çıktı, ırmak yılların yağmurunda pürüzsüzleşmiş taşların arasından şırıldadı.
Ada artık siyah deri giymiyordu, tabancası ahırda bir çiviye asılıydı.
Bir zamanlar tetiğe alışkın elleri artık çit onarıyor, hayvan besliyor, kulübenin yanındaki küçük bahçeye bakıyordu.
Caleb’in yalnız mirası, yavaş yavaş bir yuvaya dönüşüyordu; kahkaha, sıcaklık ve yıllardır ikisinin de bilmediği bir huzur…
Her akşam verandada oturup, bozkır rüzgarını dinliyor, korku ve kayıplarla dolu eski hayatlarını paylaşıyorlardı.
Ada, yaptığı hatalardan, ihanetten bahsederken Caleb hep sabırla dinliyor, asla yargılamıyordu:
“Bence bedelini ödedin,” dedi bir gece, şapkasını geri itip ona bakan, dünyanın en kötü yanlarını görmüş gözleriyle.
Ada, ancak gerçekten güvende olan birinin gülümsemesiyle gülümsedi.
Bir gün, yoldan geçen bir kovboy kapıda durdu, merakla baktı:
“Şu Kara Dul mu?”
Ada başını sallayıp hafifçe güldü:
“Artık değil. Sadece Ada.”
Caleb kahkaha atıp kolunu Ada’nın omzuna doladı:
“Ve artık benim,” dedi gururla.
Güneş batarken, Ada Caleb’e döndü, gözleri parladı:
“Sana ihtiyacım var… Kımıldama,” dedi yumuşak ama ciddi bir sesle.
Caleb durdu, sözlerin altında yatan anlamı hissetti:
“Yine beni test mi edeceksin?”
Ada başını salladı, yaklaştı:
“Sadece bunun gerçek olduğunu bilmeni istiyorum. Buradayım. Biz buradayız.”
Bozkırda rüzgar dışında her şey sustu.
Bir zamanlar batının en korkulan suçlusu, şimdi bir dokunuşta, bir gülüşte ve kendisini görebilen bir adamın güveninde huzur bulmuştu.
Haftalar sonra, geniş gökyüzünün altında evlendiler.
Ne vaiz, ne kalabalık; sadece bozkır, yaprakların hışırtısı ve hayal bile edemedikleri bir geleceğin vaadi…
Caleb ve Ada, el ele, güneşin uzak tepelerin ardında kayboluşunu izlediler.
Geçmişin yükü, her an biraz daha hafifledi.
O anda, Kara Dul efsanesi silindi; geriye ait olduğu yeri bulan bir kadın ve ona merhamet, sabır ve cesaretle yaklaşan bir adam kaldı.
Korku, tehlike ve kurtuluşla yoğrulan aşkları, rüzgarın fısıltısında, bozkır otlarının hışırtısında ve ikinci şansa inananların kalbinde yaşamaya devam etti.