“Yardım İçin Duran Gezgin Çiftçi — ‘Bir Hafta Kalabilirim, Kocaya İhtiyacın Varsa!'”

“Yardım İçin Duran Gezgin Çiftçi — ‘Bir Hafta Kalabilirim, Kocaya İhtiyacın Varsa!'”

Bozkır rüzgarı, gün batımında tozu savururken dünyayı bakır ve gölgeyle boyuyordu. Eli Carter, üç gündür batıya doğru yol alan bir gezgin çiftçiydi. Yorgun atının üzerinde ilerlerken onu gördü: Genç bir kadın, parçalanmış bir çitin yanında tek başına duruyordu. Bir eli belinde, diğeri çit direğine sıkıca tutunmuş, sanki direğin ayakta kalmasını iradesiyle sağlıyordu. Küçük çiftliği yıkılmak üzereydi; ahırın çatısı çökmüş, kapı menteşesinden sarkıyor, tarlalar yabani otlarla kaplanmıştı. Ama o, toprağın acımasızlığına inatla, gururla ve dimdik karşı koyuyordu.

.

.

.

Eli atını yavaşlattı, şapkasını hafifçe eğdi.
“Bozkırda yalnız savaşıyor gibisin.”
Kadının sesi yumuşak ama kararlıydı:
“Başka seçeneğim yok. Kocam iki yıldır yok. Toprak, yas tutmayı beklemez.”
Adı Clara James’ti. Gözlerindeki bakış, Eli’ye uzun zamandır tüm dünyasını omuzlarında taşıdığını anlatıyordu.

Eli attan indi, kırık çitin yanına yürüdü, eldivenli ellerini direğe koydu.
“Bunu onarabilirim,” dedi alçak sesle.
Kısa bir duraksamadan sonra, sesi neredeyse şefkatli bir tona büründü:
“Eğer bir kocaya ihtiyacın varsa, bir hafta kalabilirim.”

Bu sözler havada asılı kaldı; cesur, beklenmedik ama kaba değildi. Bir talep değil, bir kalkan gibiydi.
Clara şaşkınlık ve gülme arasında bir an durdu.
“Bir haftalık koca ha?”
Eli’nin gülümsemesi küçük ama samimiydi:
“Kasaba, yalnız bir kadına acımasız davranır. Etrafında bir adam olduğunu düşünürlerse, daha az konuşurlar, seni rahat bırakırlar. Gerekenleri onarırım, sonra giderim.”

Clara bir süre sadece onu izledi, rüzgar saçlarını savururken. Sonra yavaşça başını salladı:
“Bir hafta,” dedi sessizce.
“Sadece o kadar.”
Eli bir kez daha şapkasını eğdi, gözleri sıcak. Böylece anlaşma yapıldı.

Güneş ufkun ardına inerken, gezgin çiftçi atını Clara’nın çiftliğine götürdü; aralarındaki sessizlik, söylenmemiş bir hikayenin başlangıcıydı. Eli az konuşan, işine odaklı bir adamdı. Ertesi sabah güneş doğmadan, ahır kapısını onarmış, kırık tahtaları değiştirmişti. Clara verandadan izliyordu; ellerinde titreyen kahve fincanı, yıllardır kimse yükünü paylaşmamıştı.

Kısa sürede aralarında bir uyum oluştu. Clara yemek pişiriyor, Eli çitleri onarıyordu; aralarında birkaç bakış, nadiren kelime. Ama günler geçtikçe, sessizlik uzaklık değil, huzur anlamına gelmeye başladı. Eli konuştuğunda, sadece önemli şeyler söylüyordu:
“Bu direk on yıl daha dayanır.”
veya
“Toprağın iyi, sadece yağmura ihtiyacı var.”

Clara ise hafif, neredeyse kendi sesini yeniden hatırlıyormuş gibi konuşuyordu.
“Kocam yeni bir ahır inşa etmek isterdi,” dedi bir akşam.
“Ölmeden önce yapamadı.”
Eli işinden başını kaldırmadan cevap verdi:
“O zaman onun için başlayalım.”

Clara’nın göğsünde bir şey sıkıştı, acıdan değil, minnetten. Yıllardır ilk kez görünmez olmadığını hissetti.

Beşinci günün sonunda, ahır dimdik ayakta duruyordu. Merada otlar temizlenmiş, çitler ufka doğru sağlamca uzanıyordu. Ama başka bir şey daha inşa oluyordu; adını koymaya ikisi de cesaret edemiyordu. Yan yana çalışırken omuzları birbirine dokunuyor, kahkahaları kolayca yükseliyordu. Dünya sessizleşmişti, ama daha sıcak olmuştu.

O gece, ateş ışığı kabin duvarlarında dans ederken, Eli alçak sesle sordu:
“Hiç buradan ayrılmayı düşündün mü?”
Clara başını salladı:
“Burası, sahip olduğum her şey.”
Eli yavaşça onayladı:
“Bazen kalmak, gitmekten daha cesurca.”
Clara küçük ve gerçek bir gülümsemeyle karşılık verdi. Eli, bir haftasının sadece çitleri değil, kalbini de değiştirdiğini fark etti.

Yedinci gün, Eli eşyalarını topladı, atının eyerini sıktı. Bozkır yine sonsuz ve boştu. Clara, şimdi sağlam olan kapının yanında duruyordu. Sabahı onu izleyerek geçirmişti; konuşmaya cesaret edememiş, kelimelerin aralarındaki kırılgan sessizliği bozmasından korkmuştu.
“Sözünü tuttun,” dedi sonunda.
“Tuttum,” diye gülümsedi Eli.
“Bir hafta, doğru yaşanırsa uzun bir zaman.”

Rüzgar kuru otların arasında uğuldadı. Bir an, ikisi de hareket etmedi. Dünya aralarında durmuş gibiydi; havada söylenmeyen tüm kelimeler asılıydı.
“Gitmek zorunda değilsin,” dedi Clara yumuşakça.
“Hâlâ yapılacak işler var.”
Eli ona baktı, gözleri nazik ama hüzünlüydü:


“Eğer kalırsam, gitmeyi unuturum.”
Ve bu gerçekti. Sessiz gecelerde ve altın sabahlarda, gezgin çiftçi bilmediği bir şeyi bulmuştu: Bir yuva. Ama hayatı boyunca yalnız yaşamış bir adam, bir yere ait olabileceğine inanmakta zorlanıyordu.

O akşam, güneş batarken Clara’nın verandasına küçük bir paket bıraktı; eski eldivenleri, çekici ve bir not:
“Bir gün çitler yine yıkılırsa, adımı rüzgara söyle. Gelirim.”

Clara, Eli’nin silueti ufukta kaybolduktan sonra buldu bu hediyeyi. Ve kocasının ölümünden beri ilk kez, acıdan değil, umutla ağladı.

Aylar geçti, bozkır mevsimlere göre renk değiştirdi; yeşilden altına, altından griye. Clara çiftliği ayakta tuttu, elleri güçlendi, kalbi ise bir zamanlar yardım eden sessiz adamın hatırasıyla sağlamlaştı. Bazen rüzgar uzun otların arasında uğuldarken, Eli’nin sesini hâlâ duyduğunu sanıyordu. Kapının yanında durur, avucunu düz tahtaya bastırır, ufka fısıldardı:
“Geri döneceğini söylemiştin, Eli Carter. Sözünü sadece rüzgara bırakma.”

Kışlar uzun ve yalnızdı, ama Clara yeniden gülmeyi öğrendi. Her gün doğuşunda sığırlarının sesine uyanıyor, her gün batımında bozkırın kırmızı ve altın ışığını izliyordu. Her anında huzur buluyordu; sevginin, gitse bile yok olmadığını biliyordu.

Ve bir akşam, Eli’nin gidişinin üzerinden tam bir yıl geçmişken, tepeden nal sesleri duyuldu. Ses, bir kalbin ritmini bulmuş gibi yavaş ve kararlıydı. Clara verandaya çıktı, kalbi hızla çarpıyordu; işte oradaydı, Eli, bir kış daha yaşlanmış, ceketi toz içinde, gözleri Clara’nın hatırladığı o sakin gri maviydi.

Eli sessizce attan indi, alacakaranlık ikisini altın ve sessizliğe sardı.
“Unuttuğunu sanmıştım,” dedi Clara, sesi titreyerek.
“Denemiştim,” diye mırıldandı Eli, şapkasını çıkarırken,
“Ama rüzgar adını hep taşıdı.”

Clara güldü, gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Yine bir hafta mı kalacaksın?”
Eli başını salladı, ona iyice yaklaşarak; toz ve adaçayı kokusu etrafını sardı.
“Hayır,” dedi,
“Bu sefer, sen beni ne kadar istersen o kadar kalmaya geldim.”

Clara’nın gülümsemesi titrekten parlak ve gerçek bir sevince dönüştü. Gözleri, söylenmemiş her şeyin sessiz gerçeğiyle ışıldıyordu. Bozkır arkalarında sonsuz ve affedici uzanıyordu. İkisi, Eli’nin bir zamanlar onardığı kapının yanında durdu, ufku izlediler; batı güneşiyle yanıp tutuşan yeni bir hikaye, verilen bir söz, bulunan bir aşk…

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News