100.000 Çinli 5.000 Türk’e Saldırdığında — Amerikan 8. Ordusu İmhadan Kurtuldu! 😮
.
.
Kasım 1950’nin dondurucu bir gecesinde, Kore’nin kuzeyindeki dağlar karla kaplıydı. Ay ışığı, beyaza bürünmüş vadilerin üzerine vuruyor; rüzgâr, insanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk taşıyordu. O gece, dünyanın dört bir yanında radyolar aynı haberi geçiyordu: Türk birlikleri imha edilmişti. 300.000 kişilik Çin ordusunun arasında kaybolmuş 5.000 asker… Haritalarda son görüldükleri yere büyük bir çarpı konmuş, Birleşmiş Milletler karargâhı onlardan umudunu kesmişti.
Ama o çarpının altında hâlâ atan yürekler vardı.
Savaşın Başlangıcı
Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladığında dünya yeni bir küresel çatışmanın eşiğindeydi. Kuzey Kore ordusu, Sovyet desteğiyle 38. paraleli geçerek Güney Kore topraklarına girdi. Başkent Seul günler içinde düştü. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi acil toplanarak üye devletleri yardıma çağırdı.

O günlerde Türkiye, NATO’ya katılmak için çabalıyordu. Fakat başvurular sonuçsuz kalıyordu. Ankara’da alınan bir karar, yalnızca bir askeri görev değil; ülkenin geleceğini belirleyecek bir adımdı: Kore’ye asker gönderilecekti.
25 Temmuz 1950’de karar açıklandı. Eylül ayında İskenderun Limanı’ndan yola çıkan birlik, Anadolu’nun dört bir yanından gelen gençlerden oluşuyordu. Çoğunun yaşı 23 ile 27 arasındaydı. Kimi Sivas’tan, kimi Balıkesir’den, kimi Urfa’dan gelmişti. Hepsinin ortak bir yanı vardı: Bilmedikleri bir ülkeye, bilmedikleri bir savaş için gidiyorlardı.
Birliğin komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı idi. Disiplini, kararlılığı ve sakinliğiyle tanınan bir subaydı. I. Dünya Savaşı’ndan beri cephe görmüş, ateş altında karar vermeyi öğrenmişti. Günlüğüne şunu yazmıştı:
“Türk askerini layıkıyla temsil etmekten başka hiçbir hedefim yoktur.”
Kore Topraklarında
Ekim ayında Pusan Limanı’na çıkan Türk Tugayı, kısa bir eğitimden sonra cepheye gönderildi. Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Başkomutanı Douglas MacArthur, Türk birliğine “Kutup Yıldızı” adını vermişti.
Kasım ortasında Kunuri bölgesine yerleştiler. Görevleri yedek kuvvet olarak beklemekti. Kimse birkaç gün sonra tarihin akışını değiştireceklerini bilmiyordu.
24 Kasım’da MacArthur büyük bir saldırı başlattı. Hedef, Yalu Nehri’ne ulaşmak ve savaşı Noel’den önce bitirmekti. İlk günler planlandığı gibi ilerledi. Ancak 25 Kasım gecesi karanlığın içinden gelen sesler her şeyi değiştirdi.
Davullar… Borular… Ulumalar…
Çin Halk Gönüllü Ordusu, gece yürüyüşleriyle gizlice cepheye sızmıştı. Sabah olduğunda binlerce Çin askeri Birleşmiş Milletler hatlarını yarmıştı. Güney Kore birlikleri dağıldı, Amerikan birlikleri geri çekilmeye başladı. Cephe çöküyordu.
İleriye Yürüyenler
26 Kasım akşamı saat 18.00’de Türk Tugayı’na emir geldi: İleri hareket.
Herkes geri çekilirken onlar doğuya yürüyordu. Kar diz boyuydu. Soğuk -30 dereceye yaklaşıyordu. Silah yağları donuyor, tetikler çalışmaz hale geliyordu. Askerler tüfeklerini göğüslerine bastırarak ısıtmaya çalışıyordu.
27 Kasım sabahı Vawon yakınlarında savunma mevzisi aldılar. Çok geçmeden Çin saldırısı başladı. İnsan seli gibi gelen birlikler, davul ve boru sesleriyle hücum ediyordu.
Türk askerleri süngülerini taktı.
Siperlerde korku vardı ama panik yoktu. Subaylar en önde, erler arkalarında… “Allah! Allah!” nidaları dağlarda yankılandı. Saatler süren çarpışmada yüzlerce kayıp verildi; fakat Çin ilerleyişi yavaşladı.
Ertesi gün Sinim-ni hattına çekildiler. Ancak burada ikinci bir kuşatma başladı. Bir tabur tamamen çevrilmişti. Telsiz bağlantısı kesilmiş, dış dünya onları “imha edilmiş” ilan etmişti.
Haritalarda bir çarpı vardı. Ama o çarpının içinde hâlâ direnen askerler bulunuyordu.
Çemberi Yarmak
Tahsin Yazıcı kararını verdi: Kuşatmayı yaracaklardı.
Yanındaki Amerikalı komutana karşı taarruz teklif etti. Teklif reddedildi. Yazıcı, kendi kuvvetleriyle harekete geçti.
Gece karanlığında başlayan yarma harekâtı, tarihe geçecek bir cesaret örneğiydi. Süngü hücumlarıyla Çin hatlarına daldılar. Yakın mesafe çatışmalarında mermisi bitenler dipçik ve yumruk kullandı.
Sabah olduğunda çember yarılmıştı. Kuşatılan birliklerle temas sağlandı. Türk Tugayı iki kez kuşatılmış, iki kez çemberi yarmıştı.
Amerikalı subay Anthony Herbert daha sonra şöyle yazacaktı:
“Türkler asla tuzağa düşürülemez. Başı belada olan, onları kuşatanlardır.”
Kunuri ve Boğaz
Geri çekilme sırasında Kunuri ve Sunçon Boğazı en tehlikeli geçiş noktasıydı. Dar vadinin iki yanında konuşlanan Çin birlikleri yolu kesmişti. Amerikan 2. Tümeni burada ağır kayıplar verdi.
Türk birlikleri artçı olarak mevzilerini sonuna kadar tuttu. Onların direnişi sayesinde Amerikan 8. Ordusu imha olmadan geri çekilebildi.
Savaş sonrası 8. Ordu Komutanı Walton Walker, Türk askerlerine hitaben şunları söyledi:
“Ordumun sağ kanadı sizin sayenizde kurtuldu.”
Kunuri Muharebeleri’nin bilançosu ağırdı: yüzlerce şehit ve yaralı. Ama kazanılan şey bir ordunun kurtuluşuydu.
Kumyang-ni
Ocak 1951’de Türk birlikleri bu kez karşı taarruza katıldı. Kumyang-ni’de Çin birlikleri ilk kez geri püskürtüldü. Bu zafer, “Çin ordusu yenilmezdir” inancını kırdı.
Birleşmiş Milletler karargâhında artık farklı bir hava vardı. Savaşı terk etme fikri rafa kalktı. Seul yeniden alındı. Cephe dengelendi.
Türk Tugayı, ABD tarafından “Distinguished Unit Citation”, Güney Kore tarafından Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı ile onurlandırıldı.
Uzun Vadeli Sonuçlar
Türkiye savaş boyunca yaklaşık 23.000 asker gönderdi. 721 ile 892 arasında değişen sayıda şehit verdi. 229 asker esir düştü, üç yıl sonra ateşkesle geri döndü.
1952’de Türkiye, NATO’ya tam üye kabul edildi. Kore dağlarında ödenen bedel, diplomatik bir kapıyı aralamıştı.
Ama Kore’de kazanılan yalnızca askeri bir zafer değildi.
Türk askerleri, savaşta yetim kalan Koreli çocuklar için okul inşa etti. Güney Kore halkı Türkleri “kan kardeş” olarak anmaya başladı. Pusan’daki Birleşmiş Milletler Şehitliği’nde 462 Türk askeri yatıyor.
Bugün Kore’de yaşlı bir adam, torununa Türk askerini anlatırken gözleri dolar. Çünkü o askerler yalnızca savaşmadı; korudu, paylaştı, inşa etti.
Son Söz
Kasım 1950’de radyolar bir haberi dünyaya duyurmuştu: Türk birlikleri imha edilmişti.
Ama o dağlarda başka bir gerçek yazılıyordu.
İki kez kuşatılan bir tugay, iki kez çemberi yardı.
Dondurucu soğukta, mühimmatı tükenirken bile mevziyi terk etmedi.
Bir ordunun geri çekilmesine zaman kazandırdı.
Bir savaşın kaderini etkiledi.
Ve belki de en önemlisi, insanlık onurunun soğuk dağlarda bile sönmeyeceğini gösterdi.
Kunuri’nin karla kaplı vadilerinde hâlâ rüzgâr eser.
O rüzgârın içinde bazen bir davul sesi, bazen bir “Allah!” nidası duyulur gibi olur.
Çünkü bazı hikâyeler yalnızca tarihe değil, dağlara da kazınır.