1994’te kazada öldü sanılan üç çocuk… 20 yıl sonra Almanya’daki bir fotoğraf acı gerçeği açtı
.
.
Kayıp Zamanın Ardında
Kasım ayının gri bir sabahıydı. Kütahya’nın Aksu köyünde rüzgar, kuru yaprakları sürüklüyor, evlerin arasında dolaşıyordu. Derya teyze, mutfakta mercimek çorbasını karıştırırken, pencereden dışarı bakıyordu. Oğlu Aras’ın mezarına çiçek götürdüğü, her sabah boş bir yatağa baktığı, 20 yılın acısı omzunda ağır bir yük gibi duruyordu.
1994’teki o otobüs kazası, köyün kaderini değiştirmişti. Aras, Efe ve Miraç; üç çocuk, bir hayalin peşinde İstanbul’a giderken, virajı alamayan otobüs uçuruma yuvarlanmış, cesetleri bulunamamıştı. Aileler, boş tabutlara ağlamış, hayat acıyla devam etmişti. Derya, oğlunun küçük bir kolyesini örmüş, “Bu seni korur oğlum,” demişti ama koruyamamıştı.

O sabah Derya’nın telefonu çaldı. Komşusu Hacer, titrek bir sesle “Derya abla hemen Facebook’a bak, inanamayacaksın!” dedi. Derya, elleri titreyerek telefonu açtı. Stuttgart’ta çekilmiş bir fotoğraf, arka planda üç genç adam… Birinin göğsüne elini götürme hareketi, boynundaki ince kolye… Derya’nın kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. O hareket, o kolye… “Bu benim oğlum,” diye fısıldadı. Gözyaşları yanaklarından süzüldü, dizleri mutfak taşına değdi. Çorba tenceresi devrildi, ama Derya hiçbir şey duymadı. Fotoğrafa bakıyor, yılların acısı sessizce patlıyordu.
Köyde dedikodu yayıldı. Herkes fotoğrafa bakıyor, bir şeyler söylüyor, ağlıyor ya da bağırıyordu. Efe’nin babası Hüseyin amca, Miraç’ın babası Kemal Bey, herkes Derya’nın evine toplandı. “Eğer bu çocuklar yaşıyorsa neden dönmediler?” sorusu havada asılı kaldı. Kimi “Belki hafızalarını kaybettiler,” dedi, kimi “Unutmak istediler.” Derya, “Aras beni unutmaz,” diye öfkeyle karşı çıktı. Ama içinde küçük bir kuşku vardı: Ya unutmuşsa?
O gece Derya yalnız kaldığında, fotoğrafa tekrar baktı. Aras’ın yanında Efe ve Miraç vardı. Yirmi yıl sonra hâlâ birliktelerdi. “Hiç bizi düşündünüz mü?” diye fısıldadı karanlıkta. Ertesi sabah köyün kahvesinde gayri resmi bir toplantı yapıldı. Eski kaza raporları incelendi, tanık ifadeleri okundu. Bir kamyon şoförü, “Üç çocuğu kamyonuma aldım, sonra ifademi değiştirdim,” demişti. Ama Ahmet Yılmaz, bir yıl sonra trafik kazasında ölmüştü. Her şey daha da karanlık bir hal alıyordu.
Bir gün Derya’nın kapısı çaldı. Emre, köyün gençlerinden biri, bilgisayarında fotoğrafı iyileştirmişti. Kahverengi paltolu bir adam, gençleri izliyor gibiydi. Elinde büyük bir yüzük, üzerinde Balkanlar’da insan kaçakçılığıyla ilgili bir organizasyonun sembolü vardı. Derya, “Oğlum ve arkadaşları o organizasyon tarafından mı kaçırıldı?” diye sordu. Kimse bilmiyordu. Ama artık bir ipucu vardı.
Derya, Kemal Bey ve Hüseyin amca, Almanya’ya gitmeye karar verdiler. Stuttgart’a vardıklarında, fotoğrafın çekildiği pazar yerini buldular. Tezgah sahibi yaşlı bir Türk adam, “O üç genç sık sık gelirdi. Hep bir adam onları takip ederdi, kahverengi palto giyerdi,” dedi. Çiçekçi kadın, “Ortadaki çocuk bir gün ağladı, ‘Annem de çiçek severdi’ dedi,” diye anlattı. Derya dizlerinin üstüne çöktü, ağladı. Oğlu acı çekmişti, ama yardım edememişti.
Alman polisi, bir gün bir metal kutu buldu. Üzerinde Aras, Efe ve Miraç’ın isimleri vardı. İçinde eski gazete kırpıntıları, çocukların fotoğrafları, bir ses kaydı… Kasette Aras’ın titrek sesi: “Anne, seni çok özledim. Ama geri dönemiyorum. Çünkü seni tehlikeye atmak istemiyorum. Onlar çok güçlü.” Derya yere çöktü, gözyaşlarıyla “Sen masumsun oğlum, seni koruyamadım,” diye fısıldadı.
Eski bir lojistik firmasının izine ulaştılar. Binada duvarda üç çubuk adamın çizimi vardı. Bir defterde onlarca çocuk ismi… Bu sadece üç çocuk değil, onlarca kayıp çocuğun hikayesiydi. Derya, “Geliyorum oğlum,” dedi. Sonunda polis bir ihbar aldı, üç Türk gencin bir dairede yaşadığını öğrendiler. Binanın önünde kahverengi paltolu adamı yakaladılar. Derya, “Neden götürdün oğlumu?” diye bağırdı. Adam cevap vermedi.
Kapı açıldığında, Aras oradaydı. Gözleri korku dolu, yüzü solgundu. Derya, “Oğlum, benim oğlum,” diye fısıldadı. Aras önce geri çekildi, sonra annesinin kucağına düştü. 20 yılın acısı, gözyaşıyla akıp gitti. Efe ve Miraç da oradaydı. Hepsi ağladı, hepsi kırılmıştı.
Aras, “Anne artık ben eski Aras değilim. Çok şey yaşadım,” dedi. Derya, “Ne olursan ol, sen benim oğlumsun. Koşulsuz, sonsuz seviyorum seni,” dedi ve oğluna sarıldı.
Bu hikaye, karanlık gecelerin bile bir sabahı olduğunu, umudun asla ölmediğini gösteriyor. Sevgi, zaman ve mesafe ile ölçülemez. Adalet, ne kadar geç de gelse, eninde sonunda yerini bulur. Derya oğluna kavuştuğunda, hayat yeniden başladı. Kırık ama umut dolu.