2019’da Eskişehir’de bir sosyal hizmet uzmanı kayboldu… 27 gün sonra sarsıcı bir gerçek ortaya çıktı

2019’da Eskişehir’de bir sosyal hizmet uzmanı kayboldu… 27 gün sonra sarsıcı bir gerçek ortaya çıktı

.
.

BÖLÜM 1: Şafak Vaktindeki Gölge

Eskişehir’in ayazı insanın kemiklerine işleyen, ruhunu donduran cinstendir. 2026 yılının bir Ocak sabahı, güneş henüz Porsuk Çayı’nın üzerindeki sis tabakasını dağıtmamışken, Odunpazarı’ndaki eski tramvay hattının yanındaki otobüs durağında dünya sanki nefesini tutmuştu. Asfalt gece yağmurundan ıslaktı, sokak lambaları son enerjileriyle titreyerek yanıyordu.

O titrek ışığın altında, ahşap bankta tek başına oturan yedi yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Üzerinde sadece ince bir hırka vardı, saçları darmadağındı ama onu asıl ürkütücü kılan ne soğuk ne de yalnızlığıydı. Çocuk, sanki bir heykel gibi hareketsizdi. Gözleri boşluğa bakıyor, dudakları mühürlenmiş gibi kıpırdamıyordu. Ancak avuçlarının arasında, sanki hayata tutunduğu son dalmış gibi bir şeyi sımsıkı tutuyordu: Kenarları yırtılmış, üzerinde kurumuş koyu kahverengi lekeler olan bir kimlik kartı. Kartın üzerindeki isim netti: Nermin Aksoy – Sosyal Çalışmacı.

Sabah köpeklerine mama vermek için dışarı çıkan yaşlı bir kadın çocuğu fark ettiğinde kalbi duracak gibi oldu. Seslendi, yanına yaklaştı ama çocuk tepki vermedi. Ruh bedenden ayrılmış gibiydi. Yaşlı kadın titreyen elleriyle 155’i aradı. On dakika sonra, siren sesleri Eskişehir’in sessizliğini yırtarak durağa ulaştı.


BÖLÜM 2: Komiser Serap ve Sessizliğin Dili

Olay yerine gelenlerin başında Komiser Serap vardı. 15 yıllık tecrübesiyle Eskişehir Emniyeti’nin en kıdemli isimlerinden biriydi. Serap, çocuğun yanına çömeldi. Sesi bir anne şefkatiyle ama bir polisin dikkatiyle yankılandı: “Merhaba tatlım, adın ne senin?”

Cevap gelmedi. Serap, çocuğun elindeki kanlı kimlik kartına uzandığında, çocuk ilk kez tepki verdi. Parmaklarını kartın üzerine kenetledi, göğsüne bastırdı ve başını hafifçe iki yana salladı. Bu sessiz bir “Hayır”dı. Bu, “Bu kart benim tek korunağım” demekti.

Merkezden gelen telsiz sesi soğuktu: “Nermin Aksoy, üç gündür kayıp. Sosyal Hizmetler çalışanı. Üzerinde kan izi olan kart şüpheli. Çocuğu merkeze getirin.”

Hastanede yapılan muayenede çocuğun fiziksel bir yarası olmadığı anlaşıldı. Ancak doktorların tanısı netti: Seçici Mutizm. Çocuk konuşabiliyordu ama yaşadığı travma o kadar derindi ki, dünyayla iletişim kurmayı reddediyordu. Serap, Nermin Aksoy’un dosyasını incelediğinde bir tuhaflık fark etti. Nermin’in son görevleri sisteme girilmemişti. Bir meslektaşı, Nermin’in son zamanlarda “fazla meraklı” olduğunu ve bazı kapalı dosyaları kurcaladığını fısıldadı.


BÖLÜM 3: Sosyal Hizmetlerin Solgun Koridorları

Kayıp ilanından 48 saat önce, Sosyal Hizmetler binasında Nermin Aksoy her zamanki gibi görünmezdi. 12 yıldır burada çalışıyor, her gün onlarca hayatın trajedisine tanıklık ediyordu. Odası penceresiz, soğuk ve dosya yığınlarıyla doluydu. Masasında kurtardığı çocuklardan birinin fotoğrafı duruyordu; Nermin’i hayata bağlayan tek şey, bir çocuğun gözündeki umuttu.

O gün çay molasında, iş arkadaşları Ayşe ve Elif’in alaycı fısıltılarını duydu. “Yine dosyalarla boğuşuyor, bir gün kendini bitirecek,” diyordu Ayşe. “Müdür yardımcısına bile kafa tutmuş, bu dosya neden kapandı diye. Hiç mi sınır bilmez?”

Nermin sessizce çayını yudumladı. Onlar için bu sadece bir işti, Nermin içinse bir vicdan meselesi. Koridorda Müdür Yardımcısı Hakan Bey ile karşılaştı. Hakan Bey, düğmeleri gergin takım elbisesi ve yapay gülümsemesiyle ona üstten baktı: “Nermin Hanım, çok yorgunsunuz. Bazı dosyalar bizim çözemeyeceğimiz kadar büyük. Bazen bırakmak gerekir, anlıyor musunuz?”

Nermin’in cevabı keskin ve sakindi: “Bir çocuğu mu bırakmak gerekir Hakan Bey?”


BÖLÜM 4: Mavi Kapının Ardındaki Gerçek

Nermin o akşam, resmi kayıtlarda olmayan ama kendi not defterine kırmızıyla işaretlediği bir adrese gitti: Yıldız Mahallesi, 12. Sokak. Numara belirsizdi ama tarif netti: Eski durağın karşısındaki mavi kapılı ev.

Tramvaydan indiğinde hava kararmıştı. Mavi kapının önünde durdu. İçeriden gelen sessizlik, bir çığlık kadar ağır gelmişti kulağına. Kapıyı tıkladı. Zincirli bir aralıktan yorgun bir kadın yüzü göründü. Adı Gülten’di. Nermin, “Sosyal Hizmetler’den geliyorum, bir çocuk varmış burada,” dediğinde Gülten panikledi.

İçeri girdiğinde Nermin, rutubetli ve loş odada yasadışı bir evlat edinme çarkının belgelerini gördü. Gülten ağlayarak itiraf etti: “Bana para verdiler, bu çocuğa bak dediler. Üç ay sonra başkasına devredeceksin dediler. İşsizdik, mecburduk.”

Nermin arka odaya geçtiğinde o küçük kızı gördü. Dizlerini göğsüne çekmiş, boşluğa bakan o çocuğu. Nermin çocuğun yanına çömeldi ve elini tuttu. O an, bu işin içinde sadece fakir bir aile değil, kendi kurumundaki üst düzey yetkililerin de olduğunu anladı. Binadan çıkarken telefonuna bir mesaj yazdı: “Eğer bana bir şey olursa, eski raporlara bakın.”


BÖLÜM 5: Korkunun Hükmü

Nermin’in kayboluşunun 14. gününde, polis memuru Serap ve ekibi Sosyal Hizmetler binasına baskın yaptı. Hakan Bey her zamanki gibi inkar ediyordu: “Nermin biraz dalgındı, belki özel hayatında sorunlar vardı.” Ancak Serap, Hakan Bey’in masasının altındaki yeşil klasörü çoktan gözüne kestirmişti.

Bu sırada bakım evindeki çocuk, psikologların tüm çabasına rağmen sadece tek bir resim çiziyordu: Bir kadın figürü, onu tutan iki devasa karanlık el ve arkada kapalı bir kapı.

Emekliliği yaklaşan Fatma Hanım, Müdür Yardımcısı Hakan’ın odasından çıktığında yüzü kireç gibiydi. Koridorda tehdit edilmişti. Akşam evine gittiğinde kapısının önünde duran siyah takım elbiseli adamı gördü. Telefonuna gelen mesaj her şeyi özetliyordu: “Konuşma, yoksa kaybedeceklerin çok olur.”


BÖLÜM 6: Sessizliğin Sonu

Komiser Serap, çocuğun elindeki kimlik kartının üzerindeki kanı inceletti. Kan, Nermin Aksoy’a aitti ama aynı zamanda kimliği belirsiz birine ait deri kalıntıları da vardı. Serap, Nermin’in attığı son mesajın izini sürerek arşivdeki “kapalı” görünen dosyaları tek tek açmaya başladı.

Gerçek yavaş yavaş yüzeye çıkıyordu. Hakan Bey ve ekibi, kimsesiz çocukları zengin ailelere yüksek paralar karşılığında satan bir şebekenin parçasıydı. Nermin bu şebekeyi keşfetmiş, o mavi kapılı evdeki çocuğu kurtarmaya çalışırken pusuya düşürülmüştü.

Hikaye, Eskişehir’in o soğuk otobüs durağında son bulmamıştı. O çocuk, konuşmasa da, elindeki kanlı kimlik kartıyla Nermin’in vasiyetini taşıyordu. Nermin belki bedenen yoktu ama o kartı çocuğun eline tutuştururken ona son bir görev vermişti: Hatırla ve asla bırakma.

Serap, çocuğun yanına gidip elini tuttuğunda, çocuk ilk kez kartı serbest bıraktı. Serap kartı aldı ve fısıldadı: “Gördüm Nermin. Gerçeği gördüm.”

Eskişehir’in ışıkları o gece adaletin soğuk ama aydınlık yüzüyle parlıyordu.

SON BÖLÜM: SESSİZ RUHLARIN UYANIŞI

Kanıtların Senfonisi

Nermin Aksoy’un ortadan kaybolmasının üzerinden üç hafta geçmişti, ancak Eskişehir Emniyeti’ndeki hava hala gergin bir yay gibiydi. Komiser Serap, uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerle eski dosyaların önünde oturuyordu. Son ipucu resmi kayıtlarda değil, Nermin’in her zaman yanında taşıdığı ve Porsuk Çayı kıyısında, en sevdiği salkım söğüt ağacının altına gömülü bulunan küçük bir ses kayıt cihazında gizliydi.

Kayıttaki ses, Hakan Bey’in buz gibi soğuk sesiydi:

“Nermin, çok zeki olduğun için bu sona katlanmak zorundasın. O çocuk sadece bir mal. Bu dünya para ile döner, vicdanla değil.”

Kaydın sonu bir arbede sesi, rüzgarın uğultusu ve Nermin’in acı dolu ama mağrur nefesiyle bitiyordu. Bu, sarsılmaz bir kanıttı.

Karanlığın Dağılışı

Operasyon sabah saat 04:00’te başladı. Polis ekipleri Hakan Bey’in evine ve iş arkadaşları Ayşe ile Elif’in ofislerine baskın düzenledi. Bir zamanlar Nermin’le alay edenler, şimdi kelepçeler içinde titriyorlardı. “Çocuk ticareti”nin sadece bireysel bir suç değil, şehrin sınırlarını aşan kirli bir ahtapotun kolları olduğu ortaya çıktı.

Hakan Bey kaçmaya çalışırken Serap tarafından binanın bodrum çıkışında kıstırıldı. “Bazen bırakmak gerekir demiştin,” dedi Serap dişlerini sıkarak, “Ben de sana acımayı bırakıyorum.”

İlk Kelime: Sessizlik Kırılıyor

Acil bakım evinde 7 yaşındaki kız çocuğu hala orada oturuyor, Nermin’in kanlı kimlik kartını göğsüne bastırıyordu. Ama bugün Serap içeriye Nermin’in en sevdiği çiçekle, bir demet lavanta ile girdi.

Serap çocuğun yanına çömeldi ve elini şefkatle omzuna koydu: “Nermin seni kurtardı. Artık kötü adamlar yakalandı. O senin çok güzel bir hayat yaşamanı isterdi.”

Çocuk, Serap’ın gözlerinin içine baktı. Bir damla yaş yanağından süzüldü. Travmanın morarttığı o küçük dudaklar ilk kez titredi. Boğuk ama net bir ses odada yankılandı:

“O… söz vermişti… geri gelecekti…”

Bu, günlerce süren dilsizliğin ardından kurduğu ilk cümleydi. Elindeki kimlik kartını yavaşça bıraktı ve Serap’ın adaleti simgeleyen ellerine teslim etti.

Sonsöz: Porsuk’ta Lavanta Kokusu

Bir yıl sonra, Nermin Aksoy davası sistemdeki çürümeye karşı verilen mücadelenin sembolü haline geldi. Odunpazarı’ndaki o eski otobüs durağına, bir çocuğun karanlıkta bekleyişini anlatan küçük bir anıt dikildi.

O günkü küçük kız şimdi sevgi dolu bir aile tarafından evlat edinilmişti ve ismi Nermin olarak değiştirilmişti; hayatını feda eden o cesur kadının anısına.

Eskişehir kışın hala soğuktur, ama Porsuk Çayı artık daha huzurlu akar. Her gün batımında, kıyıda kararlı bakışlı bir kadın (Komiser Serap) görülür. Suyun akışına bir dal lavanta bırakır; konuşamayanların sesi olan o kahraman meslektaşına bir veda selamı gibi…

Nermin Aksoy ölmedi. O, konuşamayanların çığlığı oldu.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News