30 Milyonluk TANK BOZULUNCA Paslı Anahtarıyla Kibirli Albayı DİZ ÇÖKTÜRDÜ!
.
.
PASLI BİR ANAHTAR VE 30 MİLYON DOLARLIK ÇELİK CANAVAR
Metal metal ile çarpışırken çıkan kuru ses, Kuzey Afrika çölünün 52 derecelik sıcağında asılı kaldı.
Buradaki güneş ne sarıydı ne de göz alıcı. Görünmezdi. Sinsi ve acımasızdı — dev bir el gibi insanın ciğerlerini her nefeste sıkıyordu.
Eski bir alet sandığı kızgın betonun üzerine devrildi.
Çentikleri kırılmış anahtarlar, eğrilmiş tornavidalar, paslı cıvatalar; kum ve motor yağı arasında dağılıp gitti.
— “Bu 30 milyon dolarlık canavarı tamir edersen, diz çöküp ayakkabılarını parlatırım.”
Kadının sesi çelik kadar soğuktu.
Albay Eva Skye — Anka Üssü’nün en üst düzey teknik komutanı. Üniforması sanki Pentagon’daki klimalı bir odadan yeni çıkmış gibiydi. Karşısındaki adamla tam bir tezat oluşturuyordu: yaşlı bir tamirci, Ali Osman.
Ali Osman konuşmadı.
Eğildi, yere saçılan aletleri tek tek topladı. Eli, eski ve aşınmış İngiliz anahtarına değdiğinde, onu kutsal bir emanet siler gibi kumdan arındırdı.
Sessizlik üssün üzerine çöktü.
Kimse, o yırtık iş elbiselerinin altında bir savaş hayaletinin saklı olduğunu bilmiyordu.
1974’te Kıbrıs dağlarında, hayatta kalmayı kulaklarıyla, derisiyle ve içgüdüsüyle öğrenmiş bir adam…
Demir Kurt tankı — müttefik kuvvetlerin gururu — pistin ortasında cansız yatıyordu.
60 ton çelik. Milyarlarca satır kod. En gelişmiş çipler…
Ama on metre bile ilerleyemiyordu.
Üç saat geçti.
Amerikalı mühendisler modül değiştirdi, sistemi resetledi, bilgisayar bağladı, sensör taradı.
Tüm göstergeler “yeşildi”.
Ama motor çalışmıyordu.
— “Bilgisayar asla hata yapmaz!” diye bağırdı genç bir mühendis, çaresizlikle.

Ali Osman uzakta duruyordu. Kolları bağlı, donuk gözlerle izliyordu — can çekişen bir hastaya bakan bir halk hekimi gibi.
Çırak Murat titreyerek fısıldadı:
— Usta… buradan gidelim mi?
Ali Osman’ın sesi kısıktı, pürüzlüydü:
— Metalın da bir can damarı vardır. Ama onlar dinlemez.
Bir helikopter çölü yırtarak indi.
Albay Eva Skye, kum bulutunun içinden çıktı. Üstlerinden gelen baskı omuzlarını bir kaya gibi eziyordu.
Öfkesi hedef bulduğunda, Ali Osman’ın alet sandığını tekmeledi.
— “Gözümün önünden defol! İşe yaramaz ucuz tamirciler!”
Ali Osman yumruklarını sıktı. Parmak eklemleri bembeyazdı.
Sonra çok kısık bir sesle, Türkçe konuştu:
— Bu hayvan… nefes alamıyor. Bilgisayar hastalığı değil bu.
Eva anladı.
Bir anda döndü. Gözleri bıçak gibiydi.
— Yağlı kafanın, Amerikan Askerî Bilim Konseyi’nden daha mı akıllı?
Yüzünü ona yaklaştırdı:
— Tamir et. Yaparsan diz çökerim. Yapamazsan, sen veletle birlikte yok olursunuz.
Üs nefesini tuttu.
Ali Osman eğildi, paslı anahtarı bir kez daha eline aldı.
— Sözünü unutma.
Ayakkabılarını çıkardı.
Yara izleriyle dolu çıplak ayakları, tankın kavurucu çeliğine bastı. Fısıltılar yükseldi.
Bir çöl kertenkelesi gibi kuleye tırmandı.
— Murat! Ritmik vur. İnsan kalbi gibi!
Çocuk titreyerek yaptı.
Tak… tak… tak…
Ali Osman gövdeye kulağını dayadı, gözlerini kapadı.
Çöl kayboldu.
Zihninde çamur vardı, barut kokusu vardı, düşman tank paletlerinin kökleri ezme sesi vardı.
On dokuz yaşında, metali makinelerle değil, kemikleriyle dinlemeyi öğrenmişti.
Ve duydu.
Hafif bir ıslık. Ritmi bozuk — boğazına kılçık kaçmış bir insan gibi.
Motor bölmesine girdi.
El feneri yok. Ölçüm cihazı yok.
Sadece nasırlı elleri.
Bir kum tanesi.
İnanılmayacak kadar küçük.
Geri dönüş valfinin yayına sıkışmıştı. Sistem fazla mükemmeldi, fazla kapalıydı — çöl için ölümcül.
Ali Osman sessizce güldü.
Yay zayıflamıştı.
Yedek parça yoktu.
Cebinden ucuz bir sigara paketi çıkardı. Bir parça alüminyum kâğıt.
Onu yuvarladı, yayın altına yerleştirdi.
Fakir işi bir numara — ama hayat kurtarırdı.
— Murat! Çalıştır!
Marş motoru inledi.
Sonra…
GÜÜÜMMM—
Yer sarsıldı.
Demir Kurt canlandı. Motor, gök gürültüsü gibi kükredi.
Üs donup kaldı.
Ali Osman siyah dumanın içinde duruyordu. Sessiz.
Eva Skye’ın yüzü soldu.
Öne çıktı. Dizleri titriyordu. Sözünü tutmaya hazırlanıyordu.
Ali Osman elini omzuna koydu, durdurdu.
— Biz Türkler… kadınları kibir yüzünden diz çöktürmeyiz.
Paslı anahtarı eline aldı, cebine koydu.
— Askerlerini iyi yönet. Bu yeter.
Yanan çölün ortasında, çıplak ayaklı bir ihtiyar, kükreyen çelik canavarın yanında duruyordu.
Bu, bir tamircinin zaferi değildi.
Bu; tecrübenin, dinlemenin, yokluktan doğan aklın zaferiydi.
Ve paslı bir anahtarın.