6 Balistik Füze Karakola Doğru Geliyordu – O MUYDU GERÇEKTEN!
.
.
Fırat 7: Sessiz Kahraman
Malatya’nın doğusunda, sınır karakolunda sabah nöbeti değişirken güneş henüz dağların arkasından sızıyordu. Doğu Anadolu’nun sert iklimi, geceleyin sıfırın altına düşen soğuktan sonra sabah saatlerinde kaynar gibi sıcağa dönüşüyordu. Radar Kulesi dibindeki teknik serviste, yağlı tulumunun içinde kıvrılmış halde uyuyan genç mühendis kimse fark etmiyordu. Erkemal Yıldırım, 30 yaşında, saçları dağınık, yüzü makine yağıyla bulaşmış ve ellerinde sürekli tornavida olan sıradan bir teknisyendi.
Tabur Komutanı Binbaşı Hakan Iskan, her sabah aynı manzarayı görüyor, içinden geçiriyordu. Bu adam nasıl mühendis olmuş? Radar sistemlerini ancak çalışır halde tutuyor. Bunun dışında hiçbir değeri yok. Karakoldaki askerler Kemal’i görünce gülümsüyordu. 40 metrelik radar kulesine tırmanırken nefes nefese kalır, ağır ekipman taşırken sendeleyip dururdu. Diğer mühendislerle karşılaştırıldığında çok basitti. Üniversite mezunuydu ama sanki lise mezunu gibi davranırdı. Hep alçak gönüllü, hep sessiz, hep geri planda. Askeri raporlarda adı geçmeyen adamdı.

Oysa Fırat Nehri’nin kıyısında, sınırın en kritik noktasında herkesin gözü önünde saklanan en büyük sır oydu. Kemal’in gerçek hikayesi 3 yıl öncesine dayanıyordu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden mükemmel notlarla mezun olduktan sonra MIT tarafından özel olarak seçilmişti. Balistik füze teknolojileri alanında yurt dışında eğitim almış, NATO’nun en gizli projelerinde çalışmıştı. Amerika’da Vanandenberg Hava Kuvvetleri üssünde 6 ay, İsrail’de Arov savunma sistemi üzerinde 4 ay eğitim görmüştü. Parmakları sadece tornavida tutmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyanın en karmaşık elektronik savaş sistemlerini de çalıştırabiliyordu. Ama bu gerçeği bilen sadece üç kişi vardı: MIT’deki bağlantısı, Genelkurmaydaki sorumlu albayı ve kendisi. Ailesine bile söylememişti. Onlara göre oğulları sıradan bir askerdi.
Karakolda geçirdiği iki yıl boyunca Kemal, mükemmel bir kamuflaj yaratmıştı. Her sabah erken kalkıyor, diğer askerlerle birlikte kahvaltı ediyordu. Konuşması sade, davranışları samimi, hiçbir üstünlük taslamıyordu. Gece vardiyalarında tek başına radar odasında kaldığında ise gerçek işini yapıyordu. Düşman frekanslarını dinliyor, yeni füze sistemlerini analiz ediyor, elektronik karışıklık tekniklerini geliştiriyordu. Radar sistemlerine ufak müdahaleler yaparak gerektiğinde savunma kapasitesini üç katına çıkarabileceği gizli modifikasyonlar kurmuştu. Bu sistemler o kadar gizliydi ki günlük bakımlarda bile fark edilmiyordu.
Binbaşı Özkan, o sabah radar odasına girdiğinde Kemal yine terminalin başında oturmuş ekranları inceliyordu. “Sir, donanım kontrolü yapıyorum.” dedi Kemal, elindeki test cihazından gözünü kaldırmadan. Özkan ağır ağır yaklaştı. Omzunun üzerinden ekrana baktı. Raporlarda her şey normal görünüyordu ama bir şey eksikti. Bu kadar basit bir donanım kontrolü neden bu kadar uzun sürüyordu? Kemal hafifçe gerildi. “Sistemde bazı gecikme sorunları var. Sir, donanımsal bir şey değil. Yazılımla ilgili. Düzeltmeye çalışıyorum.” Özkan kaşlarını çattı. “Sen yazılım uzmanı mısın Er Yıldırım?”
“Hayır sir. Sadece elektronik mühendisiyim ama sistemlerin nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorum.” Özkan, Kemal’in ellerini izledi. Bu ellerin hareket tarzında bir terslik vardı. Tornavida tutarken usta bir teknisyen gibi hareket ediyor, ancak klavyeye dokunurken sanki farklı bir kişi oluyordu. Parmakları tuşlar üzerinde çok hızlı, çok güvenli hareket ediyordu. Bu, yıllarca kod yazanlara özgü bir refleksti. Bir elektronik mühendisinin normalde sahip olamayacağı bir beceri. Ama Özkan bu gözlemini kendine sakladı. Kemal’den şüphelenecek bir neden görmüyordu.
“Er Yıldırım” dedi, “Karakolda ne kadar süredir görevlisin?”
“İki yıl sir. Bu sürede herhangi bir disiplin problemi oldu mu?” “Hayır sir, hiç izin almadın mı?” Kemal biraz düşündü. “Sadece bir kez sir. Annem hastaydı.” Bu cevap Özkan’ı tatmin etmedi ama soruşturacak bir şey de görmedi. “Tamam, işine devam et.” dedi ve odadan çıktı. Kemal derin bir nefes aldı. Bu yaklaşımı sürdürmesi gerekiyordu. Çünkü gerçek kimliği ortaya çıkarsa hem kendi hayatı hem de ülkenin en kritik savunma projesi tehlikeye girerdi.
O gece karakola gelen istihbarat raporu, sınırın karşı tarafında artan hareketliliği bildiriyordu. Terörist gruplar, sınır hattındaki karakollara saldırı planı yapıyor olabilirlerdi. Özkan, tüm birlik komutanlarını acil toplantıya çağırdı. Toplantı salonunda rütbeli subaylar yerlerini aldı. Kemal de teknik destek için çağrıldı. Arka sırada sessizce oturuyordu. İstihbarat subayı haritayı açtı. Kırmızı noktalarla işaretli bölgeleri gösterdi. “Düşman unsurların özellikle radar sistemlerimizi hedef aldıkları görülüyor.” dedi subay. “Eğer radar kalkanımız çökerse hava savunmamız kör kalır. Bu durumda füze saldırılarına karşı savunmasız oluruz.”
Kemal, toplantıyı dinlerken zihninde harita canlanıyordu. Bu bölgeyi çok iyi tanıyordu. MIT’deki görevinde, buradaki tüm düşman pozisyonlarını analiz etmişti. Hangi tepelerde füze rampaları olduğunu, hangi frekanslarda haberleşme yaptıklarını, hatta komutanlarının isimlerini bile biliyordu. Ama şu anda sadece radar teknisyeniydi. Bu bilgileri paylaşamazdı.
İstihbarat subayı devam etti. “Düşman, özellikle elektronik savaş kapasitesini geliştirmiş, radarlarımızı kör edebilecek sistemleri var. Bu durum kritik.” Kemal’in içi burkuldu. Düşmanın elektronik savaş kapasitesi hakkında detaylı raporlar yazmıştı. Karşı önlemler geliştirmişti ama bunları kimseyle paylaşamazdı. Harita üzerinde gösterilen pozisyonlara bakarken Kemal’in zihninde hesaplamalar döndü. Eğer düşman gerçekten bu koordinatlarda bulunuyorsa, Fateh 110 türevi füzelerini kullanıyor olabilirlerdi. Bu füzeler 300 kilogram patlayıcı taşır. C değerleri 10 metre civarındaydı. Karakolu tamamen yok edebilecek güçteydi. Ama en önemlisi bu füzelerin elektronik karışıklığa karşı zayıf noktaları vardı. Kemal bunları biliyordu. Çünkü bu füzeler üzerine iki yıl çalışmıştı.
Özkan, ciddiyetle dinliyordu. “Ne tür füzelerden bahsediyoruz? Kısa menzilli kalküşe roketleri mi?”
İstihbarat subayı başını salladı. “Hayır, sir, orta menzilli balistik füzeler. Menzili 150 km, hassasiyeti 10 metre. Tek bir füze bu karakolu yeryüzünden silebilir.”
Salon sessizliğe büründü. Arka sıradaki Kemal, ellerini masaya koydu ve yavaşça ayağa kalktı. İçinde büyük bir çelişki yaşıyordu. Soru sorması, dikkat çekmesi demekti. Ama sormaması askerlerinin ölümü demekti. “Affedersiniz sir,” dedi alçak bir sesle. “Bu füzelerin güdüm sistemleri nasıl çalışıyor?”
İstihbarat subayı şaştı. “Teknik detayları bilmiyoruz. Er Yıldırım neden soruyorsun?” Kemal’in zihninde bilgiler çırpınıyordu. Bu füzeler, İran yapımı Fateh 110 türeviydi. GPS ve INS güdüm sistemi kullanıyorlardı. Elektronik karışıklığa karşı korumalıydı ama tam korumalı değillerdi. Belirli frekanslarda müdahale edilirse güdüm sistemleri çökertilebilirdi.
Bu bilgilerin tamamını biliyordu ama sadece alçak gönüllü bir teknisyen rolünü oynamalıydı. “Sadece radar sistemlerimizin bunlara karşı nasıl bir savunma sağlayabileceğini düşünüyordum, sir.” Özkan alaycı bir gülümsemeyle baktı. “Sen radar teknisyenin Yıldırım. Füze savunması senin işin değil.”
Kemal başını eğdi. “Haklısınız sir.” Ve o anda herkesten sakladığı gerçeği bir kez daha görmek zorunda kaldı. İçi yanıyordu ama sabırlı olmak zorundaydı.
Üçüncü gün gerçek saldırı başladı. Sabah 4’ü gece ilk roket karakola çarptığında Kemal uyku tulumunun içinde sıçradı. Patlama sesinin frekansı ağır topçu mermisininki değildi. Bu daha keskin, daha metalikti. Kemal anında anladı. Katyuşa roketiydi. Test atışıydı. Bu asıl saldırı henüz başlamamıştı. Siren sesleri, bağıran sesler, koşan ayak sesleri. Hızla tulumunu giydi ve radar kulesi yönünde koştu. Karakol alarm durumundaydı. Askerler siperlere koşuyor, ağır silahlar meyzillere taşınıyordu. Özkan telsizde sürekli koordinasyon yapıyordu. “Radar durumu nedir?” diye bağırdı Kemal’e doğru.
Kemal kulenin merdivenlerini ikişer ikişer çıktı. Bu sefer nefes nefese değildi. Vücut koordinasyonu değişmişti. Sanki aylardır antrenman yapıyormuş gibi hareket ediyordu. Yukarıda radar sistemlerini kontrol etti. “Sir, radar çalışıyor ama durdu.” Ekranda gördüğü şey kanını dondurdu. 15 kilometre uzaklıkta 6 adet orta menzilli füze rampası hareketleniyordu. Füzeler kalkışa hazırlanıyordu. Termal imzalar net görünüyordu. Bu sıradan bir sınır çatışması değildi. Bu karakolu yok etme operasyonuydu.
Radardan okuduğu veriler kafasında hesaplamalara dönüştü. Altı füze rampası 47 derece açıyla hedef alınmıştı. Menzil hesaplamaları bu karakolu işaret ediyordu. Kalkış sekansı başlamıştı. İlk rampa füze kaldırma pozisyonuna geçiyordu. T -90 saniye. Kemal telsizi aldı. “Sir, radarınızda 6 adet füze rampası tespit ediyorum. Kalkış hazırlığındalar.”
Özkan’ın sesi şaşırmışlığı ele veriyordu. “Füze mi dedin? Ne tür füzeler?”
Kemal nefesini tuttu. Bu noktada sessiz kalması gerekiyordu ama askerlerinin hayatı tehlikedeydi. “Balistik füzeler sir, orta menzilli. 90 saniye içinde kalkacaklar. Hedef burası.”
Özkan derhal telsizle üst komutanlığa bağlandı. “Acil hava desteği talep ediyorum. Karakolumuza füze saldırısı düzenleniyor.”
Ama cevap umduğu gibi değildi. En yakın F16’lar Diyarbakır’dan kalkacaktı. 15 dakika uzaklıktaydılar. Füzeler 3 dakika içinde hedeflere ulaşırdı. Matematik acımasızdı.
Özkan çaresizlik içinde etrafına baktı. Askerler siperlerde pozisyon almışlardı ama füzeye karşı siper işe yaramazdı. 300 kilogram patlayıcı taşıyan bir balistik füze bu karakolu bir krater haline getirirdi. Karakol tamamen savunmasızdı. Özkan derhal telsizle üst komutanlığa bağlandı. “Acil hava desteği talep ediyorum. Karakolumuza füze saldırısı düzenleniyor ama cevap umduğum gibi değildi. F16’lar 15 dakika uzaklıkta. Füzeler 3 dakika içinde hedefe ulaşacak.”
Füzeler tam kalkışa geçtiği anda, Kemal son bir müdahaleyle radarı kontrol etti ve ECM sistemini devreye soktu. Füze savunması mükemmel şekilde çalıştı. Düşman füzelerinin tüm güdüm sistemleri çökertildi ve hedefe ulaşamadan patladı.
Karakol kurtulmuştu ama Kemal’in sırrı artık su yüzüne çıkmıştı. Gizli kimliği ve kahramanlıkları herkesin gözleri önündeydi. Ancak, Kemal için tek önemli şey ülkesinin güvenliğiydi. Artık gizlilik kalmamıştı, ama o her zaman görevini yapıyordu.