6 SAT KOMANDOSU 120 TERÖRİSTİN ORTASINDA 48 SAAT GİZLENDİ! 💀 Gece Yarısı Çıkış Yaptı | 0 Kayıp

6 SAT KOMANDOSU 120 TERÖRİSTİN ORTASINDA 48 SAAT GİZLENDİ! 💀 Gece Yarısı Çıkış Yaptı | 0 Kayıp

.
.

Zagros’un batı yamaçlarında gece, insanın nefesini bile saklamaya zorlayan bir karanlıkla çökmüştü. Kasım 2024’ün ilk haftasıydı; Kuzey Irak’ın dağlık kuşağında rüzgâr bıçak gibi esiyor, sıcaklık geceleri eksi on beşe kadar düşüyordu. Taşların üzerinde ince bir kırağı tabakası vardı ve her adım, yanlış basılırsa ses çıkarabilecek kadar riskliydi. Buna rağmen altı gölge, sanki dağın kendi gölgesiymiş gibi neredeyse görünmez bir disiplinle ilerliyordu. Onlar sıradan askerler değildi. Lacivert bereleriyle bilinen, Türk Deniz Kuvvetlerinin en seçkin birimi SAT’ın tecrübeli operatörleriydi ve bu gece, bildikleri bütün eğitimlerin sınanacağı geceydi.

Tim’in başında Binbaşı Cengiz vardı. Kırk üç yaşında, on yedi yıldır Deniz Kuvvetlerinde, on bir yıldır SAT’taydı. Suriye’de, Libya açıklarında, ismi kayıtlara kısaca düşüp gerisi sessizliğe gömülen onlarca görevde bulunmuştu. Onu tanıyanlar, en çok yürürken çıkardığı sesi hatırlardı: neredeyse hiç yoktu. Yanındaki beş adam da en az onun kadar deneyimliydi. Serkan keskin nişancıydı; uzaklığı “mesafe” diye değil, “olası hata payı” diye ölçerdi. Tolga iletişimciydi; Ankara’yla bağlantıyı bazen bir cümlenin içine saklar, bazen hiç konuşmadan kurardı. Emre patlayıcı uzmanıydı; taşın üzerindeki tuhaf bir çizikten, ip gibi duran bir otun gereksiz düzgünlüğünden bile tuzak kokusu alırdı. Burak sağlıkçıydı; kanın nasıl duracağını, soğuğun parmağı nasıl öldüreceğini, korkunun nabzı nasıl hızlandıracağını bilirdi. Onur ise keşifçiydi; bir kampın varlığını gözle görmeden önce, rüzgârın taşıdığı metal kokusundan sezebilecek kadar dikkatliydi.

Operasyonun planlanması aylar sürmüştü. Ankara’daki brifing salonlarında, uydu görüntüleri dev ekranlarda dönerken kimse yüksek sesle konuşmazdı. Çünkü orada konuşulan her ayrıntı, sahada bir hayat demekti. Tepe eğimleri, kayaların büyüklüğü, çalıların yoğunluğu… haritanın üzerindeki her küçük işaret, ileride bir gecenin içinde saklanacak bir nefesin bile hesabı olabilirdi. İstihbarat, örgütün her ayın ilk haftasında Gara’daki mağara kompleksinde toplandığını söylüyordu. Toplantının tam koordinatları yoktu, ama çevresi belliydi. Görev, basit bir “bakıp dönmek” değildi; mağaraları, nöbet saatlerini, mevzileri ve yüksek değerli hedeflerin konumunu mümkün olduğunca kesinleştirmekti. Yakında yapılacak hava harekâtının başarısı bu altı kişiye bağlıydı.

Sınırı geçtikleri an, helikopterin içindeki metal soğuğu bile başka bir anlama büründü. Sikorsky, Hakkâri üzerinden kalkıp Kuzey Irak’a doğru alçaldığında kimse konuşmadı; konuşmak gereksizdi, gereksiz olan her şey risk demekti. Pilotların motoru kapatmadan indiği o ıssız platoda, yer temasının doksan saniyeyi geçmemesi gerekiyordu. Kapı açıldı, rüzgâr içeri doldu, altı adam birer gölge gibi kayıp karanlığa karıştı. Helikopter tekrar yükselip Türkiye’ye dönerken geride kalan tek şey, kısa bir an için kırağının üstünde beliren ayak izleriydi; sonra rüzgâr onları da sildi. Artık tamamen yalnızlardı. En yakın Türk birliği yüz elli kilometre uzaktaydı ve işler ters giderse yardım, belki de yetişemeyecekti.

İlk gece, kara taşların üzerinde sessiz bir yürüyüşle geçti. Ay ışığı zayıftı; bu onların işine geliyordu. Gece görüş cihazlarıyla karanlığın içinde yol buluyor, mümkün olduğunca iz bırakmamaya çalışıyorlardı. Şafak yaklaşmadan, büyük bir kayanın altındaki doğal oyuğa sığınıp gündüzü orada geçirmek zorunda kaldılar. Gündüz hareket etmek, bölgede aktif devriye gezen terör unsurlarına yakalanmak demekti. Cengiz, kısa bir şifreli mesajla Ankara’ya “İlk aşama tamam, ilerliyoruz” dediğinde bile kelimeler sanki taşın içine gömülmüş gibi kısaydı. Sonra tekrar sessizlik.

İkinci gece, arazi daha da sertleşti. Bazı bölümlerde ip kullanarak tırmanmaları gerekti; soğuk, kasların içine kadar giriyor, nefesi keskinleştiriyordu. Tam gece yarısına yaklaşırken Onur bir anda durdu; bu duruş bir refleks değil, yılların alışkanlığıydı. Haritalarda görünmeyen bir gözetleme noktası vardı: küçük bir ateş, iki-üç nöbetçi ve yakındaki kayaların üzerinde tüfeklerin silueti. Doğrudan geçiş tehlikeliydi. Kuzeye saparlarsa iki saat kaybedeceklerdi. Güney ise dik bir uçurumdu; tırmanışı tehlikeli ama daha az iz bırakabilirdi. Cengiz hesap yaptı; risk ile zaman arasında o ince çizgide yürüdü ve güney rotasını seçti. Emre önce çıktı, ip hattını kurdu. Diğerleri sırayla tırmandı. Kayanın yüzü buz gibiydi ama kimse geri düşmedi. O iki saat, belki de onları bir çatışmadan kurtaran iki saatti.

Üçüncü günün şafağında hedef bölgeye beş kilometre kalmıştı. Artık düşmanın kalbine girmişlerdi. Saklanacak bir yer buldular: bir meşe ağacının altındaki sık çalılık. Oradan vadiyi görebiliyorlardı. Serkan dürbünü kaldırıp kampı taradığında önce bir an durdu, sonra nefesini yavaşça bıraktı. Beklediklerinden çok daha fazla insan vardı. Kampın merkezinde en az seksen kişi hareket ediyordu; çevredeki mevzilerle birlikte sayı yüz yirmiyi buluyordu. İstihbarat kırk diyordu. Ya bilgi yanlıştı ya da örgüt takviye almıştı. Hangisi olursa olsun, görev bir anda daha ölümcül hâle gelmişti.

Cengiz Ankara’ya bildirdi. Cevap kısa ve net geldi: “Görev devam.” O cümle, geri dönüşün kapısını kapatan bir kilit gibiydi. Altı kişi, yüz yirminin ortasında kalacaktı. Gündüz hareket edemezlerdi. Gece ise devriyeler vardı. Buna rağmen otuz altı saatten fazla aynı noktada kalıp gözlem yapmaya karar verdiler, çünkü bu operasyonun amacı çatışmak değil, bilgi toplamaktı. Onur her hareketi not ediyor, Serkan fotoğraf ve video alıyor, Tolga örgütün telsiz konuşmalarındaki kalıpları yakalamaya çalışıyor, Emre çevredeki olası tuzak işaretlerini zihninde işaretliyor, Burak ise soğuğun ve uykusuzluğun timi nasıl aşındırdığını hesaplıyordu.

Bir keresinde iki terörist, saklandıkları yerin on beş metre yakınından geçti. O mesafe, normalde kısa sayılmazdı ama böyle bir yerde, böyle bir sessizlikte, on beş metre nefes kadar yakındı. Altı adam, neredeyse nefes almadan taş kesildi. Kalp atışları kulaklarında gürlüyordu. Teröristler geçip gitti. Sanki dağ onları yutmuştu. Ama o an herkes aynı şeyi biliyordu: şans, sonsuza kadar sürmez.

İkinci gün öğleden sonra kampın merkezindeki en büyük mağaraya doğru bir hareketlilik başladı. Beş kişilik bir grup içeri girdi. İçlerinden biri farklıydı; diğerleri ona yol veriyor, sanki görünmez bir hiyerarşi çizgisini takip ediyordu. Cengiz, bu görüntünün değerini anında anladı. Tolga şifreli mesajı geçti. Ankara’daki veri tabanıyla karşılaştırma yapıldığında kimliği netleşti: Gara bölgesi sorumlularından biri, yüksek değerli bir hedef. Bu, yalnızca haritalandırma değil, operasyonun ana damarını besleyecek bir tespit demekti.

Artık çıkmaları gerekiyordu. Otuz altı saati geçmişlerdi ve aynı noktada kalmak, her dakika keşfedilme ihtimalini büyütüyordu. Gece yarısı, nöbet değişiminde oluşan kısa boşluk onların tek fırsatıydı. Saat tam 23:30’da ekipmanlarını sessizce toparladılar. İlk iki yüz metre en kritik olanıydı; kampın dış çemberinden çıkmaları gerekiyordu. Gece görüş cihazları sayesinde nöbetçilerin yerlerini seçebiliyorlardı. İlk nöbetçi ateşe bakıyordu, arkasını dönmüştü. İkinci nöbetçi daha dikkatliydi ama bir kaya çıkıntısı onlara kalkan oldu. Üçüncü nöbetçi geçiş hattının tam üzerindeydi; bir dakika boyunca kıpırdamadılar. Sonra Tolga küçük bir taş fırlattı. Taş, otuz metre ötede bir çalılığa düştü. Nöbetçi sese döndüğü an tim kayıp bir rüzgâr gibi geçti. Saniyeler içinde tehlikeli bölgenin dışındaydılar.

Asıl zorluk şimdi başlıyordu. Tahliye noktasına kırk beş kilometre yürümeleri gerekiyordu ve bunu yirmi dört saat içinde yapmak zorundaydılar. Üstelik dönüş rotası bilerek farklı seçilmişti; olası bir takibi yanıltacak bir aldatma manevrası. İlk saatler hızlı ilerlediler. Adrenalin hâlâ yüksekti. Kimse arkaya bakmadı, çünkü arkaya bakmak bazen korkuyu çağırır. Şafak söktüğünde hızlarını düşürdüler. Gündüz hareketi her zaman daha görünürdü, görünürlükse bu coğrafyada davetiyedir.

Öğlene doğru bir devriye, saklandıkları kayanın yakınından geçti. Bu sefer yedi-sekiz kişiydiler ve sanki arama yapıyorlardı. “Bizi mi arıyorlar, yoksa rutin mi?” sorusunun cevabı, çoğu zaman sahada bilinmez. Cengiz, o belirsizliğin içinde tek doğruyu seçti: çatışmadan kaçınmak. Serkan’ın parmağı tetikteydi ama Cengiz başını çok hafif iki yana salladı. Ateş açmak, tüm bölgeyi ayağa kaldırırdı. Dakikalar saat gibi geçti. Bir terörist kayanın beş metre yakınına kadar geldiğinde timin içindeki sessizlik, bir bıçak sırtına dönüştü. Sonra adam uzaklaştı. Muhtemelen rutindi. Ama bu olay, onlara bir an önce bölgeden çıkmaları gerektiğini tekrar hatırlattı.

Gece çöktüğünde tahliye noktasına on kilometre kalmıştı. Normal şartlarda kısa bir mesafeydi, ama yorgunluk artık kemiklere işliyordu. Su azalmıştı, yiyecek tayınları tükenmeye yakındı. Emre son su şişesini çıkardı, hiç konuşmadan paylaştırdı. Herkes birer yudum aldı. O basit yudum, bir tür yemin gibiydi: “Buraya birlikte geldik, birlikte çıkacağız.”

Saat 04:00’te, şafak sökmeden iki saat önce, platoya ulaştılar. Tahliye noktası. Cengiz mesajı gönderdi: “Kartal yuvada.” Cevap birkaç dakika içinde geldi: “Tahliye onay. ETA 45.” O kırk beş dakika, bazen bir ömürdür. Çünkü artık hedefe ulaşmış, ama hâlâ savunmasızsınızdır. Serkan tüfeğiyle çevreyi taradı. Diğerleri sırayla dinlendi ama kimse gerçekten uyuyamadı. Gökyüzü ağarmaya başladıkça endişe arttı; gündüz tahliyesi daha riskliydi. Tam o sırada uzaktan helikopter sesi duyuldu. Önce bir hayal gibi, sonra giderek büyüyen bir gerçek gibi. İki Sikorsky alçaktan yaklaşıyordu; biri tahliye için, diğeri güvenlik için.

İşaret fişeği yakıldı. Helikopterler platoya indi. Binme saniyeler içinde gerçekleşti. Kapılar kapandı. Motorlar yükseldi. Dağ geride kaldı. Sınır geçildiğinde pilotun sesi kulaklıkta yankılandı: “Kahramanlara eve hoş geldiniz.” Kimse bağırmadı, kimse yumruk sıkıp havaya kaldırmadı. Çünkü SAT’ta sevinç bile sessiz yaşanır. Yalnızca birbirlerinin yüzüne baktılar: altı kişi girmişlerdi, altı kişi çıkıyorlardı. Sıfır kayıp.

Toplanan istihbarat, bir hafta sonra yapılan hava harekâtının temelini oluşturdu. Mağara kompleksleri hassas güdümlü mühimmatlarla vuruldu. Bu operasyon, yıllarca sürecek bir darbeyi mümkün kıldı. Ama bu başarı hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı. Resmî kayıtlarda kısa bir not vardı sadece: “Gara bölgesi keşif görevi başarıyla tamamlandı.” Çünkü SAT’ın hikâyeleri çoğu zaman manşet olmaz. SAT’ın hikâyeleri, gecenin içinde kalır.

Cengiz ve timi bir hafta izin aldıktan sonra yeni görevlere hazırlanmaya başladı. Beykoz’daki karargâhta lacivert bereler askıda, botlar temizlenmiş, silahlar kontrol edilmişti. Dinlenme kısa sürerdi, çünkü bir yerlerde yeni bir çağrı olurdu. Dünya döndükçe, böyle hikâyeler bitmezdi. Ve bazen en büyük kahramanlık, kimsenin adını bilmediği bir gecede, kimsenin görmediği bir çalılıkta, nefesini bile saklayarak hayatta kalmaktı.


Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News