90.000 OSMANLI ASKERİ -30 Derecede Dağları Aştığında ❄️ 60.000’i DONDU!

90.000 OSMANLI ASKERİ -30 Derecede Dağları Aştığında ❄️ 60.000’i DONDU!

.
.

1914 yılının Aralık ayıydı. Doğu’nun uçsuz bucaksız beyazlığı, insanın içine işleyen bir sessizlikle kaplanmıştı. Kar, gökyüzünden usulca değil; adeta kader gibi iniyordu toprağa. O günlerde en acımasız düşman kurşun değildi. En ölümcül saldırı top sesleriyle gelmiyordu. O günlerde dağların zirvesinde hüküm süren gerçek güç, -30 dereceyi bulan soğuktu.

Bu hikâye, Allahu Ekber Dağları’nda yazıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’na girmişti. Kafkas Cephesi’nde karşısında Çarlık Rusyası vardı. Hedef büyüktü: Sarıkamış alınacak, ardından Kars, Ardahan ve Batum’a giden yol açılacaktı. Planın mimarı Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa idi. Cesur, iddialı ve risk almaktan çekinmeyen bir komutandı.

Kâğıt üzerindeki plan kusursuz görünüyordu. 3. Ordu, yaklaşık 90.000 askerle dağları aşacak, Rusları arkadan kuşatacaktı. Önden baskı yapan birlikler düşmanı oyalarken, kuzeyden ve doğudan gelen kolordular Sarıkamış’ı çembere alacaktı.

Ama haritalarda görünmeyen bir gerçek vardı: kış.

Askerlerin büyük kısmı Anadolu’nun iç bölgelerinden gelmişti. Kimisi Urfa’dan, kimisi Konya’dan, kimisi Halep’ten. Çoğunun üzerinde ince üniforma vardı. Kışlık palto, çorap, eldiven yetersizdi. Üstelik cepheye gönderilen erzak ve mühimmatın bir kısmı Karadeniz’de batırılmıştı. Lojistik zayıftı. En yakın demiryolu hattı yüzlerce kilometre gerideydi.

22 Aralık 1914 sabahı taarruz başladı.

İlk günler umut vericiydi. Oltu ele geçirildi. Rus birlikleri geri çekildi. Gazeteler İstanbul’da zafer manşetleri atıyordu. “Turan yolu açılıyor!” başlıkları atılıyor, halk heyecanlanıyordu.

Fakat ordu Allahu Ekber Dağları’na yaklaştıkça rüzgâr sertleşti. Kar kalınlığı diz boyunu aştı. Geceleri sıcaklık eksi otuz dereceye düştü; bazı kayıtlara göre eksi otuz dokuzu gördü.

Mehmet on dokuz yaşındaydı. Sivas’ın bir köyünden gelmişti. Hayatında ilk kez bu kadar yüksek bir dağa çıkıyordu. Yanındaki Ali, Erzurumlu’ydu. Soğuğa alışkındı ama bu başka bir şeydi.

“Bu rüzgâr insanı kemiriyor,” dedi Ali, dişleri titreyerek.

Mehmet cevap veremedi. Dudakları morarmıştı. Nefes aldığında göğsü yanıyordu.

    ve 31. Tümenler, Hafız Hakkı Bey komutasında dağ geçişine başladı. Önlerinde dar patikalar vardı. Kar, askerlerin dizlerine kadar yükseliyordu. Her adım bir mücadeleydi.

Gece bastırdığında yürüyüş durmadı. Çünkü durmak ölmek demekti.

Yol kenarında çömelmiş bir asker gördü Mehmet. Kollarıyla karı kavramış, dişleriyle ısırıyordu. Gözleri boşluğa bakıyordu. Birkaç saat sonra o asker karların altında kalacaktı.

İlerleyen saatlerde birlikler dağınık hale gelmeye başladı. Bazıları geride kaldı. Bazıları yönünü kaybetti. Tipi görüş mesafesini sıfıra indirdi.

Mehmet’in ayak parmakları önce uyuştu. Sonra yanmaya başladı. Sonra hiçbir şey hissetmemeye başladı.

Ali omzuna dokundu.

“Uyuma sakın,” dedi. “Uyursan kalkamazsın.”

Ama uyku bir düşman gibi yaklaşıyordu. Tatlı, sıcak bir davet gibiydi.

O gece binlerce asker karların üzerine çöktü. Çoğu bir daha kalkamadı.

26.000 askerle yola çıkan iki tümen, dağın öte tarafına ulaştığında sadece birkaç bin kişiydi. Geri kalanlar ya donmuş ya da yürüyemeyecek hale gelmişti.

Bu sırada 9. Kolordu, Sarıkamış’a doğru ilerliyordu. 25 Aralık sabahı şehrin eteklerine ulaştılar. Ancak askerler geceyi açık arazide geçirmişti. Aç, yorgun ve donmuşlardı.

Sarıkamış’ta Rus birlikleri demiryolu sayesinde takviye almıştı. General Nikolay Yudenich savunmayı güçlendirmişti.

Türk birlikleri hücuma geçti.

Sokak çatışmaları başladı. Süngüler takıldı. Mehmet ve Ali bir evin köşesinde Rus askerleriyle burun buruna geldi. Bağırışlar, silah sesleri, karın üzerine düşen kan…

Bir an için şehir alınacak gibi oldu.

Ama cephane azdı. Erzak yoktu. Soğuk dayanılmazdı. Rus topçusu ormanlık alanları ateş altına aldı.

Taarruz durdu.

Bu küçük duraksama, harekâtın kaderini değiştirdi.

Günler geçtikçe Türk birlikleri eridi. Açlık başladı. Askerler at eti, donmuş ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalıştı. Birçok yerde askerler yarım ekmekle bir günü geçiriyordu.

Geri çekilme emri geldiğinde artık çok geçti.

Geri dönüş, ileri yürüyüşten daha korkunç oldu.

Mehmet geri çekilirken Ali’yi kaybetti. Bir tepede birlikte yürürken Ali bir anda dizlerinin üzerine çöktü.

“Devam et,” dedi fısıltıyla. “Ben gelirim.”

Mehmet birkaç adım attı. Arkasına baktığında Ali hâlâ dizlerinin üzerindeydi. Kar omuzlarına yağıyordu.

Bir daha onu görmedi.

Dağlarda donarak ölen askerlerin görüntüsü Rus subaylarının anılarında bile yer aldı. Diz çökmüş halde, tüfeğine sarılmış, sanki hâlâ ateş edecekmiş gibi duran askerler… Dimdik ayakta donmuş subaylar…

Bir Rus komutan, “Onları teslim alamadım,” diye yazacaktı. “Bizden önce Tanrılarına teslim olmuşlardı.”

Ocak 1915’e gelindiğinde 3. Ordu’nun mevcudu 20.000’in altına düşmüştü. On binlerce asker ya şehit olmuş, ya esir düşmüş, ya da hastalıktan kırılmıştı.

Erzurum’a dönenler için felaket bitmemişti. Tifüs salgını başladı. Hastaneler doldu. Her gün onlarca asker hayatını kaybediyordu. Hafız Hakkı Paşa da bu salgında öldü.

Sarıkamış Harekâtı’nın kayıpları hâlâ tartışmalıdır. Ancak genel kabul, 60.000’e yakın askerin hayatını kaybettiği yönündedir. Bunların büyük kısmı kurşunla değil; soğukla, açlıkla ve hastalıkla öldü.

Bu felaketin nedenleri yıllarca tartışıldı. Plan cesurdu. Hatta bazı Rus generalleri teorik olarak doğru olduğunu kabul etti. Ama teori başka, dağ başka, kış bambaşkaydı.

Lojistik yetersizdi. Kış şartları hafife alınmıştı. Komuta kademesinde koordinasyon sorunları vardı. Acele kararlar zincirleme sonuçlar doğurmuştu.

Ama bütün bunların ötesinde bir gerçek vardı: O askerler emre itaat etti. İmkânsıza yürüdü. Diz boyu karda, -30 derecede, aç ve yorgun halde ilerlemeye devam etti.

Mehmet savaş sonrası köyüne dönemedi. Onun mezarı Allahu Ekber Dağları’nda bilinmeyen bir yerde kaldı. Annesi yıllarca yol gözledi. Kapı her çaldığında irkildi. Ama o kapıdan Mehmet hiç girmedi.

Bugün Sarıkamış’ta ve Allahu Ekber Dağları’nda anıtlar var. Her yıl Aralık ayında binlerce insan karlar üzerinde yürüyüş yapar. Gençler beyaz kıyafetler giyer. Dualar okunur.

O yürüyüşte atılan her adım, yüz yıl önce atılan adımların yankısıdır.

Sarıkamış sadece bir askeri yenilgi değildir. Aynı zamanda insan iradesinin sınırlarının zorlandığı bir destandır. Emirle ölüme yürüyen, ama şikâyet etmeyen askerlerin hikâyesidir.

En çok öldüren kurşun değildi.

En acımasız düşman sadece Rus ordusu değildi.

O dağlarda asıl galip gelen soğuktu.

Ama o soğuğun içinde bile sönmeyen bir şey vardı: vazife duygusu.

Allahu Ekber Dağları hâlâ kışın beyaza büründüğünde rüzgâr eski bir hikâyeyi fısıldar. Karın altındaki isimsiz mezarlar, bir neslin fedakârlığını hatırlatır.

Ve Türk milleti o askerleri unutmaz.

Çünkü bazı destanlar zaferle değil, fedakârlıkla yazılır.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News